Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2022 Salı

A’mâk-ı Hayal / Filibeli Ahmed Hilmi

 

A'mâk-ı HayalA’mâk-ı Hayal

A’mâk-ı Hayal’den…

Bu adamın ciddiyeti ile kıyafeti arasındaki zıtlık beni şaşırtmıştı. Tekrar söze başlayarak:

– İsminiz nedir? dedi.

– Ahmet Raci.

– Ahmet Raci mi? (Gülerek). İnsanlığın ismini almışsın, nurum. İnsanoğlu o kadar güçsüz, zayıf ve muhtaçtır ki hayatını rica ile devam ettirir. Raci demek insan demektir.

Bu dervişçe sözler üzerine bir kat daha şaşırdım. Ben de sordum:

– Sizin isminiz nedir?

– Benim adım çoktur. Her yerde bir isim ve sıfatla anılırım. Üzerimdeki aynalardan dolayı burada (Aynalı Dede) adı ile anılırım. Ama sen istersen (dem Baba) de.

Biraz düşündükten sonra ortaya çıkan isteğimi durduramayarak dedim ki:

– Azizim, erdem sahiplerinden olduğunuz açıkça belli oluyor. Böyle iken erdeminizi bu garip kıyafet altında gizlemenizin sebebini anlayamıyorum.

– Oysaki bu pek basittir. (Kahveyi pişirerek fincanımı doldurduktan sonra) Herkes süse meraklıdır. Herkes fazla para harcayarak çeşit çeşit elbiseler yaptırıyor. Ben de bu çeşit elbiseden zevk duyarım.

Bu cevap hem akla yatkın, hem değildi. Düşündükten sonra, kendimce bunu doğru bulmadım. Kendisine fikrimi söyledim. Cevap verdi:

– Bu davamı mantıklı bulmuyorsunuz. Bu ise doğru değildir. Elli yaşında bir adamın on beş bazen yirmi kuruşa alıp boynuna taktığı ve ismine boyunbağı dediği bir yuları makul gördüğünüz halde kulağıma taktığım ayna parçaları neden mantıklı olmasın. Kabul edelim ki her ikisi de insanlığın bilgisizliğine, deliliğine kanıt oluştursun, bu şekilde bile benim deliliğim daha parlak ve mantığa daha uygundur.

Birdenbire aklıma parlak bir fikir geldi. Mecnun kıyafetine girmiş bir filozof olma olasılığı bulunan Aynalı Dede ile ciddi konular hakkında görüşmek istedim ve dedim ki:

– Sultanım, sen viranede terk edilmiş bir hazinesin. Ben ise felsefeye susamış bir çaresizim. Lütfen faydalanmama izin verir misin, ver elini öpeyim.

– El öpmek niçin? İstersen konuşalım. Yalnız sözden ne çıkar! Kim bilir şimdiye kadar kaç hayvan yükü kitap okudun. Ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanların bilgisi nedir? Bencillik ve zevklerinin ihtiyacı olan sanatlara ait şeylerdir. Ancak hak ve gerçekle ilişkili ne bilirler? Hiç! Akla ait denklem ile hakkı açıklamak mümkündür. Fakat bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım? Harf dizisi ile felsefenin esası bilinir mi?

Bu halde tuhaf bir durum hissediyordum. Koca bir medeniyetin, yedi bin senelik insanlığın çalışma ürünü olan bilgiyi küçük gören bu garip kıyafetli mecnunun sözlerindeki büyüklük, bana fazlasıyla bir küçüklük vermişti. Çok alçak gönüllü ve çok küçülmüştüm. Ağzımı açmaya cesaret edemeyerek gözlerimi, merhamet ve yardım dilercesine kendisine diktim. Gülerek dedi ki:

– Yorucu varsayımları bırakalım da biraz kendimizden geçelim, olmaz mı?

Aynalı Baba ile birer kahve daha içtik...

LİNK

19 Kasım 2021 Cuma

Eski Bahçe / Tezer Özlü

Eski Bahçe

Eski Bahçe

Eski Bahçe’den…

Sabah erken vapurdan denize bakıyoruz. Bütün gece yoldaydık. Serin bir sabah, öğleye doğru çok sıcak olacak. Çekilmez bir sıcak. Yorgunum. Ama bu kentte kalmak beni daha çok yoracak. Yıllardır yordu. Kaç kez buralara bir daha dönmemek için uzaklara gittim (belki de hiç gitmedim). Hiç bir şey değişmedi. Ama işte bu gün eski evimizi aramaya nereden başlayacağımı bilemiyorum.

Onu bulunca her şey çocukluğuma dönüyor. Merdivenlerdeyim. Yokuşlardayım. Evi bulmasam daha iyi. Ama beni oraya gitmeye zorlayan hiç bir şey yok ki. Hiç bir şey. Aynı halıların serili olduğu odalar. Aynı kalın bacaklı masa. Bütün bunlardan kaçarken ne kadar sevinçliydim. Bildiğim, tanıdığım her şeyden uzak olacaktım. Sabah istasyonun karşısındaki kahvede çay içtik. Ortalık daha pek aydınlanmamıştı. Onunla dün gece sokaklarda kavga etmiştim. Beni yanına çağırdığı için. Ondan da kaçıyordum. Ama gene de yanına gelmiştim çağırınca. O gün trende çok sıkıldım.

Dışarıda kapkara bir hava vardı. Kenti tanıyamıyorum. Her şey öylesine eski ki. Sonra bahçeyi gördüm. Bahçeyi değil, babamı tanıdım. Top oynuyordu bir başına. Topu bir ağaca atıyor, tutuyor, atıyor, gene tutuyordu. Sonra elinde topla ağaçların aralarında koşarak dönüyordu. Bir ara yere yattı. Bahçeye girdim. Babamın yanına gittim. Uyuyordu. Eski tahta ev. Kocaman bir holü var. Öylesine büyük ki. Eskiden bir ninem daha vardı. Ben okuldan döndüğümde onu hep büyük holün camının önünde oturur bulurdum.

Şu karşı mezarlığı görüyor musun? derdi bana. Bütün gün oraya bakardı. Şimdi ben de o ninem kadar yaşlıyım, incecik bir kadındı. Öldüğünde benim o zamanki çocuk cılızlığımdan daha da cılızdı. Ama öteki ninem hiç ölmemişti. Şimdi bu büyük evin herhangi bir köşesinde uyukluyordu.

Sokak satıcıları bağırıyorlar. Pencereye yaklaşıyorum. Kapıyı açıp, balkona çıkıyorum. Hemen karşıda bir ev daha var. Bir adam da cama çıkıyor. Üst kısmı çıplak. Esniyor. Sonra gene içeri giriyor. Dar sokak. Aşağıya doğru merdivenler iniyor. Başımı çeviriyorum. Taa ötede deniz var. Hayır. Tanımıyorum ben burayı. İlk gelişim bu. Bütün gün hiç bir şey olmayacak. Yalnız sokak satıcıları bağıracaklar. Bir odada uyumaya çalışıyorum. O geliyor. Uyandırıyor beni. Üstelik bana çok sıkıldığını söylüyor.

Bırak beni artık. Bu camdan çırılçıplak aşağıya atlayacağım. Sana karşı değil bu. Çocukluğuma karşı. Bu kente, bu eve, bu halılara, bu değişmeyen her şeye, bu ölmeyen herkese karşı. Yaşlı halimle ne değin mutlu olacağım, genç bedenim ölü olarak bu dar sokakta yatarsa. Yarın ne olacak sanki? Sokak satıcıları bağırışacaklar. Ve bu sesleri kulağımdan uzaklaştırmaya çalışacağım. Bir uğultu olacak sokağın tüm gürültüsü. Uyumaya çalışacağım.

Sabahleyin buldum ninemi. Babamla sarılmış yerde uyuyorlardı, ikisi de horluyordu. Ninem birden doğruldu. Ufacık gözleriyle bana bakıyordu. Görüyor muydu beni?

Hadi kalkın, bahçeye çıkıp oynayalım.

İkisi de kalktılar hemen.

Düşümde onun kadınlık organının içinde bir de erkeklik organı olduğunu gördüm. Uyanır uyanmaz seviştik. Ortada iki ölü vardı. Hem o. Hem ben.

O sabah saklambaç oynarken babamı da, ninemi de aradım. Babam çimenlerin üzerinde uyuyakalmıştı. Eli şeyindeydi. Ninemi bulamadım. O sabahtan beri kayıp. Saklambaç oynayalım derken, kaybolup gitti. Babam onun uzun yıllardan beri bahçeden dışarı çıkmadığını, yolları hiç bilmediğini, tanımadığını söyledi. Babamla el ele verip her yeri aradık. Ben istemedim bu kadarını ama, babam tutturdu. Üstelik ağlamaya da başlamaz mı?

Sus, istemem diye bağırdım.

Susturamadım. Tahta eve koşup topunu getirdim. Hemen sıçrayıp ayağa kalktı. Aynı dünkü gibi topu ağaçlardan birine atıyor, tutuyor, atıyor, tutuyor, gene atıyor, gene tutuyor, ge...........................

LİNK

25 Aralık 2020 Cuma

Yılanların Öcü / Fakir Baykurt

 


Yılanların Öcü'nden...

Gün ışığı, köyü köşeyi sardı, kapladı toprağı...

Bir çelik öküzle bir ince inek koşulu kağnı, gıcırtılı sesler çıkararak, Sazlıyer’deki harıma doğru, ağır aksak ilerliyor. Evin küçük sarı köpeği Tornan, başını yere dikmiş, kağnının yanı sıra tin tin koşuyor, ikide bir rasgeldiği otun dikenin dibine siyiyor, yeniden koşuyor.

Karataşlı köylüler, bir haftadır “gök govern” ekimini hızlandırdılar. Sabahlan erken kalkmaya, akşamları işten geç dönmeğe başladılar.

Kara Bayram; karısı, kendisi ve yavaş yavaş işe yarar çağa gelen oğluyla iki gündür gidip geliyor harıma. Ekilecek toprağı aktardılar. Arıkları emmenleri hazırladılar. Patatesle fasulyeyi ekmişlerdi. İş ötekilere kalmıştı.
Gıcırtılı sesler çıkaran kağnının üstünde gene gidiyorlar. Kara Bayram bir ineğe bir öküze dürtüyor övendereyi.

Anası Irazca, iki küçük torunuyla evde kaldı. Evin de ona göre işleri var.

Harım, Çakır’ın köprüyü geçer geçmez sol kolda kalır. Değirmensuyu’ndan kolayca sulanabilir. Üç evlek. Bir evleğine fasulye, bir evleğine patates ekiyorlar. Öteki sebzelere kala kala bir evlecik yer kalıyor. Çok azdı. Ama buralar iyi topraklar. Her yanını birer adam boyu kazsan, küçücük bir taş çıkmaz. Derin topraklar. Biterli. Hem de köye yakın.

Karataş’ın gündoğusundaki dağların başına yağan kar, baharda erir; bir görülmemiş gürültüyle yuvarlanır yürür; taşını çakılını daha yukarılarda bırakan seller, buraları ince, tatlı bir mille, bir iki kez doldurdu mu, biterli topraklar daha biterli olur.

Ufacık ufacık tarlacıklardır. Köyde sadece Ağali, Kosa, Muhtar Hüsnü, Ekiz İsmail, Üye İbrahim gibi varsılca kişilerinki bir dönümden, iki dönümden fazlaydı; geri kalanlarınki, yarım dönüm, bir. evlek! Hiç olmayanlar bile vardır. Beş parmağın beşi, Karataş’ta da bir değildir.

Karataş’tan ve çevredeki köylerden çıkan küçük sular bu topraklarda birleşir, aşağılara doğru, dolaylarındaki harımları, fasulye, mısır tarlalarını, bahçeleri, bostanları sulayarak köyleri geçer, sonra çanak gibi küçük bir göle dökülür. Yaz geldi mi göl uçar. Göl bir damla suya özlem çeker. Millet çayın suyunu göle düşürmez. Başında kırılırlar.

Bayram’in harımı küçüktü ama Değirmensuyu denen suyun Köysuyu denen suyla birleştiği açının tam içine düşerdi. Bu açıdaki üç harımdan biriydi. Bayram için, yaz boyunca Muhtarın önünde, “Su! Su!” diye kargalar gibi bağırmak yoktu. Hemen elinin altındaydı; çevir sula, devir sula; sulaması kolaydı.

Bayram, harımını düşündü mü, “Kaderim iyiymiş!..” der saf saf. “İyi bir harıma düşmüşüm! Koşum’um kötü, bir yanı öküz, bir yanı inek, ama harım da iyii, karım da iyi!..” böyle der, kendi kendine güler. Ortalık ıssızsa hafif hafif okşar karısı Haçça’yı.

12 Aralık 2020 Cumartesi

Rıza Bey'in Polisiye Öyküleri / Çetin Altan

 


Rıza Bey'in Polisiye Öyküleri'nden...

Ufak tefek Rıza Bey, taban düşüklüğünün bacaklarda yaptığı ağrıları önlemek için, ayaklarında hafif tahtadan kalın tabanlı İsveç saboları, yazı masasının başında, koca bir bardak taze demli çayla, yeni bir polis öyküsü yazmaya çalışıyordu.

Dışarda hava limoniydi. Gökyüzünü kademeli kaplamış yoğun bulutların arasından, güneş bazan azıcık görünüyor, sonra yine kayboluyordu.

Rıza Bey, gemiye İngiltere'den yüklenmiş elektronik aygıtlarla dolu sandıkların birinden çıkan Taylandlı bir kadın ölüsünün sırrına taktırmıştı kafasını. O kadını kim Öldürmüş, cesedini de oraya nasıl koymuştu?

Öyküyü mantıklı bir planda yürütebilmek için, bir yığın olasılık geçiyordu aklından...

O sırada kapının zili çalındı. Bu ikindi saatinde kim gelmiş olabilirdi ki? Üç beş yakın dostundan başka hemen hiç kimsesi yoktu Rıza Beyin.. Onlar da telefon etmeden, daha doğrusu Rıza Bey kendilerini davet etmeden, eve gelmezlerdi. Masasından kalkıp, kapıyı açmaya gitti...

Ay, o da nesi... Büyük teyzesinin torunu Vural, elinde bir utla karşısında duruyordu. Yıllar var gördüğü yoktu Vural'ı. Kendisi gemi telsizciliğiyle dünya denizlerinde dolaşıp dururken; çocukluğunda hiç değilse bayramlarda karşılaştığı eski akrabalarla da, ilişkisini tümden yitirmişti.

Vural on yaş daha küçüktü Rıza Bey'den. Liseyi bitirdikten sonra yüksek eğitim yapmamış ve itfaiye müdürlüğünün levazım masasında şef yardımcısı olarak girmişti. Küçüklüğünden beri alaturka müziğe meraklıydı. Piyanodan klarnete kadar hemen her aleti kendine göre çalar, bariton sesiyle de, eski yeni her şarkıyı okurdu.

Rıza Bey:

— Gir bakalım içeri nerden çıktın sen böyle, dedi. Vural, bir elinde ut, eski aile terbiyesi gereği, Rıza Bey'in elini öpmeye davrandı; Rıza Bey, «Rica ederim» diye elini aşağıya doğru çekti, sarmaş dolaş
öpüştüler.

Vural:

— Seni rahatsız ettim dayıcığım, kusura bakma, diyordu.

Salona geçip oturdular...

11 Aralık 2020 Cuma

Viski / Çetin Altan

 


Viski'den...

Gözleri ne kanlı, ne ürkütücüydü. Hatta öfkeli bile değillerdi başlangıçta. Hiçbir şeyi algılamayan donuk ve anlamsız bir bakışla bakıyorlardı.

Kasketli ve kocaman bıyıklılar duruyordu en önde. Kolları yanlarına sarkmış, Öyle taş gibi duruyorlardı. Arkalarında yığınlar vardı. Onlar da sakin ve sessizdiler.

Adını şöyle bir bildikleri birkaç kişiyi vurup yaralamış bir kabadayı, elini ceketinin içine atarak.

«Siktirin ulan dağılın bakayım,» diye üstlerine doğru yürüse, geri geri giderek dağılabilirlerdi.

Ölmek ve öldürmek için bir nedenleri yoktu. Öyle bir gerilim içinde de değildiler.

Konuşmacı, önünde mikrofon, bağırıyordu:

«Güneş sizlerin üstünden doğacaktır. Güzel günler yakındır. Sağ olun var olun.»

Ne bir alkış, ne bir «yaşa». Sadece put kesilmiş öyle bakan bir kalabalık.

Konuşmacı elini kaldırmış, sözcüklerin üstüne basa basa bağırıyordu:

«Benim canım kardeşlerim, o güzel günleri hep birlikte yoğuracak, doğmamış güneşleri doğuracak, pişmemiş aşımıza soğuk su katanları hep birlikte kurutacağız...»

Çıt yok.

Üç beş alkış olsa, konuşmacı bunu çoktan dinleyicilerin nutuk sonlarındaki coşku gösterisi niyetine kabullenip inecekti kürsüden.

Ama karşısında sanki yığınlar yok, ölüleri ayakta duran bir mezarlık vardı. En ufak bir tepki alamıyordu ve son bir umutla sözü uzatmaya çalışıyor, başarılarını eskiden denediği beylik nutuk cümlelerini art arda sıralamaya devam ediyordu:

«Yüreği ak, alnı pak, özü doğru, sözü doğru...»

Öndeki kocaman bıyıklı kasketliler öyle duruyorlardı.

«Bu topraklar için toprağa düşen...»

Gün ikindiye dönüyordu. Uzakta bir kuş uçuyordu.




5 Aralık 2020 Cumartesi

Yeşil Peri Gecesi / Ayfer Tunç

 


Yeşil Peri Gecesi'nden...

İçeri girmeden önce Ali’nin kapısında dikilmiş, gözlerine bakmıştım. O güzelim, o simsiyah gözlerine. Korkudan içimin titrediğini göstermemek için kaskatı kesilmiştim. Hâlâ genç bakıyor oluşu beni ümitlendirmiş olsa da, öyle korkuyordum ki olacaklardan, sırtımdan akan ter belime inmişti. Avuçlarım bile ıslaktı. Hem çok korkuyor, hem de bu kadar çok korkuyor olmama şaşıyordum.

Oysa sabah uyandığımda içimde korku yoktu. Zerresi bile yoktu. Aksine delimsirek bir neşe vardı. Tanya gelmeden, gelip de anahtarıyla usulca kapıyı açmadan, montunu askıya asıp, bizi uyandırmamak için ayaklarının ucuna basarak mutfağa gidip, kendine bir Türk kahvesi yapmadan yataktan kalkmıştım. Ben kalktığımda Tanya bunları çoktan yapmış, ortalığı toparlayıp kahvaltıyı hazırlamış olurdu.

Ev buz gibiydi. Sanki içerde rüzgâr esiyordu. Geçen yüzyılın başında yapılmış kibirli palasımızın tembel kapıcısı daha kalkmamış, kaloriferi yakmamıştı. İncecik ipek sabahlığımın üstüne Osman’ın sweatshirt’ünü giydim. Polardı, sıcak tutuyordu. Salona gittim. Yüksek tavanlı, uçsuz bucaksız salonumuzun İstanbul’a tepeden bakan genişötesi penceresi, görüntüsü kaybolmuş bir televizyon ekranına benziyordu. Mattı, kül rengiydi. İstanbul kül rengi bir pus altında, kıpırdamadan uyuyordu. Boğaz’dan gemiler bile geçmiyordu.

Gene Kurdun Saati’nde uyanmıştım. Başıma gelenlerden çok daha önce başlamıştım bu saatte uyanmaya. Babam öldüğünden beri, bebekler doğarken yaşlıların öldüğü, geceyle gündüz arasındaki o garip saatte uyanıyordum. Bir süre öylece, gözlerim tavana dikili yatıp tekrar uyumaya çalışıyordum, sonunda uyuyordum.
Ama yetmiş küsur saattir öyle olmuyordu. Yetmiş küsur saattir gözüme uyku girmiyordu. Ara sıra başım göğsüme düşüyordu. Biraz içim geçiyordu. Uykuya benzemeyen huzursuz bir şeyin içinde bir süre kendimi kaybediyordum. Başım ağrıyordu, çatlıyordu ağrıdan. Başımı durduramıyordum.

Sabaha karşı biraz dalmıştım. Bir-iki saat boyunca çok derin uyumuştum. Çok zinde uyanmıştım. Başımın ağrısı geçmişti. İnanamamıştım. Sanki hayatımda bir şey olmamıştı. Hayatım sanki pürüzsüzdü, tertemizdi.

Mat ekran dalga dalga açılmaya başlayıncaya kadar pencerenin önünde dikildim. Şehir Hatları vapurlarıyla motorlar belirdi. Bir tanker görüntüde yüzer gibi geçti. Sisi delen soluk ışıklar söndü. İçimde aşırı, vahşi bir coşku vardı.

Hiç âdetim olmadığı halde kahvaltı hazırladım. Hem çay demledim, hem kahve yaptım. Bir cam kâseye üç yumurta kırdım, biraz süt, bir tutam tuz-karabiber ekledim, çırptım-çırptım-çırptım. Buzdolabından çıkardığım çok tahıllı, çok besleyici, çok sağlıklı ekmekleri çırptığım sütlü yumurtaya batırıp kızartmaya başladım. Osman mutfaktan gelen kahve kokusuyla uyandı. Cilası iyice eskimiş parkelerde terliklerinin çıkardığı sesi duydum.
Osman Berlin’den altı saat önce gelmişti. Yetmiş küsur saat önce olup bitenlerden habersizmiş gibi yapmıştı.

“Çok yorgunum,” deyip yatmıştı. Yatarken bana “Hayalete benziyorsun,” demişti.

Beni sabahın köründe ayakta görünce çok şaşırdı. Ben hem yumurtalı ekmek kızartıyor, hem var gücümle şarkı söylüyordum.

Rüzgâr söylüyor şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı şarkısını söylüyordum...

4 Aralık 2020 Cuma

Ömür Diyorlar Buna / Ayfer Tunç

 


Ömür Diyorlar Buna'dan...

İki ağabey savaştan dönmeyi başardı. Aile üyeleri doğdukları topraklara, evlerine döndüler, Volkovisk'e, Polonya'ya. Fatma yurdunu özlemişti, yurdunun yıldızlarını ve göğünü. En çok da atını özlemişti. Ama atı ölmüştü.

Atının ölümünün acısını unutturan şey, bir aşk oldu. Fatma bir toplulukta Kafkas kökenli bir Türk olan Cemalettin ile tanışmıştı. Cemalettin Prag Üniversitesi'nde harita mühendisliği okumuştu, yakışıklı, görgülü, kültürlü bir gençti. Babasının tam istediği gibi bir damattı. Evlendiler, iki oğulları oldu.

Hayat güzeldi, masalın ilk keskin dönemeci atlatılmıştı, önlerinde mutlu bir gelecek olduğuna inanıyorlardı. Baba Bayraşevski'nin ölümü bile bu inancı sarsmadı. Çünkü artık yaşlanmış olan babanın ölmesi doğaldı, üstelik onun da mutlu bir hayatı olmuştu.

Ancak uzun ve görkemli masalın ikinci dönemecinin çok daha sert, uzun ve trajik olacağını henüz bilmiyorlardı. Almanlar yine saldırdılar. Fatma'nın yaşadığı coğrafya bu defa Hitler'i tanıyor, "Heil Hitler!" ünlemi giderek artan bir şiddette duyuluyordu. Cemalettin henüz tam anlamıyla başlamamış olan savaşın kan ve kin kokusunu çok çabuk duydu. Fatma'yı karşısına aldı.

- Bak Fatma, dedi. Bu savaş çok uzun sürecek. Macaristan düşecek, Polonya da düşecek. Beni ya Sibirya'ya sürecekler, ya kurşuna dizecekler.

Fatma'nın yüreği titredi. Kocasına inanmak istemedi. Bunun da birinci savaş gibi yara almadan geçeceğini sanıyor, bu sıkıntılı günleri atlatır atlatmaz her şeyin yoluna gireceğini düşünüyordu. Ne de olsa yine savaşa gitmiş olan ağabeylerinden mektup geliyordu, üstelik öyle korkunç şeyler yazmıyorlardı.

- Kurşuna mı dizecekler? diye sordu Fatma, her şeyin düzeleceğine dair inancı sarsılınca.

- Gel, Türkiye'ye gidelim, dedi Cemalettin. Orada yeni bir cumhuriyet var.

Fatma başka bir lehçeye ait olsa da, iki Türkçe kelime hatırladı:

"Men ölüm".

- Peki, gidelim, dedi.

Bir İtalyan gemisine bindiler. İki çocukları ve Fatma'nın annesiyle birlikte. Romanya kıyılarından geçerek İstanbul'a vardıklarında...



3 Aralık 2020 Perşembe

Evvelotel / Ayfer Tunç

 


Evvelotel'den...

Sinirli yapar bizim buralar adamı. Öyle tuhaf bir yerdir ki, kaderi hızlandırır. Üç ayda olacak olan üç günde olur, yaran varsa kanar, durduramazsın. Sabrım var sanırsın, tükenir. Öleceğin yoksa bile ölürsün. Ölmezsen eksilirsin. Hâlâ burada yaşıyorsan bil ki, son sen, ilk sen değilsin. Kendimden biliyorum, eksildim.

Hikâyemi başkalarına da anlatmış. En başta muhtara, sonra postacıya, mandıracıya, gazete bayiine. Önüne gelene yani. Neden anlattın dedim, hani bir şey anlattığın adamlar seni eksiltiyorlardı? Böylece eşitleniyoruz dedi.

Muhtar kayıtlara bakarken gülüp durdu. Demek Zembilli Göçmen’in oğlusun sen dedi. Benziyorsun da... Ne aksi, ne huysuz adamdır baban!

Beni ilk görüşte tanıdığını söylemiş muhtara, yalan, tanımadı. O acıklı hikâyeyi hatırlamış olsa öyle mi konuşurdu benimle?

— Evvel Otel burası mı?
— Burası.
— Çok değişmiş.
— Eee?
— Ne?
— N’olmuş değişmiş de?
— Hiç.
— Ne vardı?
— Oda istiyorum, burası otel değil mi?
— Kapıda yazıyor, otel.
— İyi o zaman. Bir oda.
— Kaç kişisin?
— Tek. Tek başımayım.
— Kaç gün kalacaksın?
— Bilmiyorum.
— İyi. Buyur, anahtar. Her akşam oda parasını peşin alırım.
— Yerlere seramik döşetmişsiniz, tahtaydı. Şu bina da yoktu.
— Ne zaman?
— Otuz sene evvel.
— Otuz sene evvel benim de karımla çocuklarım yoktu.
— Benim de yoktu, annemle gelmiştik. Ama seni hatırlıyorum.

Dik dik konuştuğu halde alınmadım, seni hatırlıyorum dediğimde dikkatle yüzüme baktı, ama çıkaramadı. Sormadı da nerden hatırlıyorsun diye. Gözlerimden yaş geldi o an demiş mandıracıya, yalan, öyle bir şey olmadı. Gerçi olsa ne olur, hikâyemin konusu o değil ki. Birkaç gün sonra, artık iyiden iyiye ahbap olduğumuzda, sana en iyisi Zebercet diyeyim ben dedim, kendimi asmaya niyetim yok dedi, kaçıp gideceğim buralardan.

Şaşırdım. Anladım kaderlerimizin kardeş olduğunu, birlikte okunduğunda hiç benzemese de birbirine. Nereye gideceksin? dedim. Buradan gittiğim yere dedi.

Muhtar hikâyenin benim de olduğum kısmını değil, sonrasını, şehirde ağızdan ağza dolaşan kısmını dinlemiş sağdan soldan. Anlatmaya kalktı, susturdum. Çirkin bir adamdı, gözleri çapaklıydı, hikâyem ağzına yakışmıyordu. Evet, dedim sertçe, buldun mu kayıtları? Sinirlendi, kayıt mayıt yok! dedi. Nasıl yok dedim, işte, burada yazıyor, Kuyudibi mahallesi. Kayıtlı olduğu ev çoktan yıkıldı da yerine apartman yapıldı, çekmiş gitmiş ama kaydını almamış, Süslü Yenge tutmuş yakasından götürmüştür. Yüzündeki sinsi sırıtma değişti, hesap sormaya dönüştü: Hem... şimdi mi geldi aklına baban?

2 Aralık 2020 Çarşamba

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi / Ayfer Tunç

 


Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'nden...

Karadeniz şehirlerinden birinde, denize sırtını dönmüş biçimde inşa edildiği için görenlerin içinde anlamsız bir küslük duygusu yaratan bir Ruh Sağlığı Hastanesi’nin en üst katındaki konferans salonunda, konuk konuşmacı Ülkü Birinci 14 Şubat Sevgililer Günü nedeniyle, Aşk: Özveri mi? Benliği Korumak mı? başlıklı bir konferans veriyordu.

Nietzsche’den aparttığı bir cümleyi konu başlığı olarak seçen Ülkü Bey psikoloji doçentiydi, İstanbul’da uyduruk bir özel üniversitede görevliydi. Çoğunluğu mankafa olan öğrencilerine ders anlatırken kullandığı yüksek tansiyonlu üslubuyla konuşuyordu kürsüde. Avuçlarını dayadığı kürsü adi formikayla kaplıydı, bir ayağı da kısa olduğu için, sallandıkça konsantrasyonu bozuluyordu adamın. Gece hiç uyumadığı ve çok gergin bir sabah geçirdiği için sinirliydi. Şu siktiğimin kürsüsü yüzünden konuşmama fokuslanamıyorum! diye küfrediyordu içinden.

Fokuslanmak sözcüğünü yeni yeni kullanmaya başlamıştı. Eskiden odaklanmak derdi. ABD’de yürüttüğü psikoterapi çalışmalarını İngilizce yazdığı beş para etmez bir kitapla taçlandırıp yurda dönen Profesör Altay Çamur’un ikide bir fokuslanmak dediğini fark edince, hemen benimsedi bu sözcüğü; o da yerli yersiz fokuslanmak demeye başladı.

Severdi böyle yeni sözcükler kapmayı, zengin bir dağarcığı vardı. Ama herkes yalan yanlış kullanıyor diye dağarcığından sözcük ya da deyim sildiği de olurdu. Bir akşamüstü, üç kuruş maaşıyla yurtdışı tatillerine nasıl gidebildiğine akıl sır erdiremediği Fakülte Sekreteri Şenay Hanım’ın, Çok keyif alıyorum şu bisküvilerden, dediğini duyunca, tiksindi bu keyif almak deyiminden, kimin ağzından duysa batmaya başladı.

Ucuz kolejlerden yarım yamalak İngilizce’yle mezun olmuş öğrencilerle içli dışlı olmayı çok seven Şenay Hanım’ın konuşması baştan başa yanlıştı aslında. Ne kadar dil yanlışı varsa yapıyordu kadın. İşin kötüsü, bunun havalı bir konuşma tarzı olduğunu sanıyordu. Mesela, kendisiyle dalgasına flört eden kolejli piçlerin etkisiyle, İngilizce feel sözcüğünü Türkçe’ye birebir uyarlamıştı. Bayılıyordu onlar gibi Nasıl hissettin? diye sormaya. Ülkü Bey bir gün kantinci kızla konuşmasına kulak misafiri oldu. Kadının dekandan bahsederken, Bana kötü hissettirdi! dediğini duyunca, Şuna bir çaksam! dedi içinden.

Çakmadı elbette, o kadar değil, ama gene de büyük bir yanlış yaptı. Özel üniversite kantininin şımarık öğrencilerine sonsuz bir çeşitlilik sunan kantinde, Ne yesem.. ne yesem.. diye düşünen kadına, gayet üstü kapalı bir biçimde, saçları jöleli erkek öğrencilerin fakülteyle ilgili bürokratik işlerini kolayca halletmek için kendisiyle flört eder gibi yaptıklarını, bunun bir çıkar ilişkisi olduğunu söyledi. Cinsel içerikli ihsasları yanlış anlamakta Şenay Hanım’ın üstüne yoktu, yakışıklı doçentin kendisine asıldığını sandı.

Tamamen gereksiz bir konuşmaydı. Ülkü Bey odasına dönüp neden böyle saçma sapan şeyler söyleme gereği duyduğunu düşündüğünde, kadının dekandan azar işitmiş olmasına rağmen çevreye saçtığı mutluluğun sinirine dokunduğunu tespit etti.

Bu gereksiz konuşmanın Ülkü Bey’in kariyeri değil ama, aşk hayatı açısından olumsuz sonuçları oldu. Kimin kiminle yatmasının uygun olacağı konusunda sınırları sürekli genişleten bu özel üniversite camiasında, genellikle düzgün fizikli ve mümkünse seçkin kadınlarla ilişki kurduğu bilinen Ülkü Bey’in imajı zamansız bir yara aldı...




28 Kasım 2020 Cumartesi

Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek - 70'li Yıllarda Hayatımız / Ayfer Tunç

 


Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek - 70'li Yıllarda Hayatımız'dan...

60’ları bilemem, ama 70’lerde çocuk olmanın en güzel tarafı, özgürlük duygusuydu. Gerçi bunun anlamını bilmiyorduk, çünkü bütün arsalar, bahçeler, sokaklar, parklar, deniz kenarları bizimdi. İstediğimiz zaman gider, oynar, gelirdik. Bunun bir tür çocuk özgürlüğü olduğunu, arsalar ve yangın yerleri binalarla dolduktan, geniş, serin bahçeli evlerin yerini apartmanlar aldıktan, sokaklar arabaların egemenliğine terk edildikten sonra, büyüyünce anladık. Meğer şanslıymışız, çünkü özgürmüşüz.

70’li yıllar, özellikle küçük şehirlerde bahçeli evlerle apartmanların berabere kaldığı bir dönemdi. Zaman, bahçeli evlerin aleyhine işledi. O yıllarda hayatımıza giren televizyon dilimize de yeni kelimeler sokmuş ve böylece kolektif bir hayata gönüllü olarak katılmıştık. “Domates güzeli” olarak tanıdığımız Ayşen Gruda’nın televizyon aracılığıyla yayılan esprilerinden biri olan “apartıman çocuğu, poroblemli çocuk” tanımlaması, anlaşılır bir şeydi. O sıralar sadece gülmekle yetindiğimiz bu esprinin anlamını da büyüyünce kavradık, hayatımızdan bütün bahçeli evler çekilince.

İster apartmanlarda, ister bahçeli evlerde yaşasınlar, tüm çocuklar için sokağa çıkmak deyimi vardı. Hâlâ var, ama sokaklar çok değişti, üstelik eskisi gibi güvenli de değil. Sokağa çıkmak tanımlanmış bir özgürlüğe adım atmak demekti. Okuldan gelince sokağa çıkılır, akşam olup hava kararana, anneler yemeğe çağırana kadar, kan ter içinde sokakta oynanırdı. Yaz tatillerinde sokağa çıkmak ise, bütün bir günü sokakta geçirmek demekti.

O zamanlar iki türlü anne vardı. Birincisi “gelenekçi” anneler, ikincisi “modern” annelerdi. Gelenekçi anneler de ikiye ayrılırdı. “Gelenekçi-iyi anneler” ve “Gelenekçi-kötü anneler.” Gelenekçi iyi-anne çocuğun, çocukluğun ne demek olduğunu bir tür içgüdü ile bilir, çocuğunu uzaktan kollar, rahatsız etmez, çok terlediğini fark edince usulca gelip sırtına tülbent veya havlu koyar, reçelli ekmek hazırlayıp verirdi. Gelenekçi-iyi annelerin gözleri çocuklarının üstünde olurdu, ama belli etmezlerdi...




27 Kasım 2020 Cuma

Şarkını Söylediğin Zaman / İnci Aral

 


Şarkını Söylediğin Zaman'dan...

Zaman, içinde yaşadığımız bir akarsudur, bizi alıp ya ileriye doğru götürür ya da boğup öldürür, diye yazdı Ayşe, tezinin masanın üstüne dağılmış sayfalarından birinin yan boşluğuna. Bu sözün bir yerden mi aklında kaldığına yoksa kendi görüşü mü olduğuna karar veremedi ama önemi yoktu. Zaman; olaylar, adlar, tarihler ve ayrımlarla, varlığını durmadan hatırlatarak karşı konulmaz ama basit bir biçimde akıyordu. İnsanın kendini bu akışa karşı savunmasının yolu yoktu.

Az önce lavabonun aynasında gözlerinin çevresinde oluşmaya başlayan ilk çizgileri keşfetmişti. Parmağını yazdığı cümleyi oluşturan harflerin üzerinde gezdirdi, sözcüklerin elinin altında yumuşayıp solduklarını gördü.

Tez hocasının fakültedeki odasındaydı. Gereksiz büyüklükteki pencereden bahçenin bir bölümü görünüyordu. Puslu, gri bir gün. Kendini işine verdiği böyle günlerin öğleden sonraları daha çabuk geçiyordu. Az önce kütüphaneden dönmüştü. "Medya ve Popüler Kültür" konulu çalışması için belge toplamak zor değildi ama yazmak sıkıcı ve yorucuydu. Bildik şeylerin gündelikten çıkıp hayatın bütün alanlarını içine alacak biçimde dallanıp budaklanması bu işin üstesinden gelip gelemeyeceği konusunda kuşkular uyandırıyordu kafasında. Er geç olacaktı, biliyordu; kaygısı, bilinen bir konuda yazmanın kolaylığıydı. Baş etmesi gereken buydu. Üstelik bu tür çalışmalar yaratıcılığa imkan vermiyordu. Veriler elinin altındaydı ama sonuç olarak özgün, yeni bir şey çıkmayacaktı ortaya. Vazgeçmeme nedeni ise hocasıydı: Necla Güneren.

Amatör bir Türk sanat müziği topluluğundan tanışıyorlardı onunla. Önceki yıl ayda ya da on beş günde bir uygun bir lokalde toplanıp müzik yapıyorlardı. Daha küçük grupların bazen evlerde de bir araya geldiği oluyordu. O sıralar pek samimiyetleri yoktu ama her nasılsa bu zarif kadının ilgisini çekmiş, ısrar ve desteğiyle fakültede görev almıştı. Birlikte çalışmaya başladıktan sonra ise birbirlerini sevmişlerdi. Aralarında incelikli bir bağ vardı. Doktora yapması için ısrar eden, tez konusunu belirleyen de Necla'ydı. Ayşe, kendisine yerinde saymama şansı veren, gelecek için umut kapısı açan bu kadına büyük saygı duyuyordu.

Umut? Bir yere kadar tabii. Necla'nın da aşamadığı engeller vardı çünkü. Kurum öteden beri sağ yapılanmaların kalesi olmuştu. Asıl sorun ise yeteneksiz hırslıların köşe başlarını kaptığı ortamda iyi ve temiz kalmaktı.

Gölgesiz, içten, art niyetsizdi Necla ve doğal olarak bu tavır Ayşe'ye de yansıyordu. Tıpkı onun gibi açık sözlü, boyun eğmez ve hakkını savunmada inatçıydı. Yetenek ve çalışkanlığın değil, siyaset ve grup çıkarlarının gözetildiği bir devlet üniversitesinde geri plana itilmeye razı olmayan, öğrenciler tarafından sevilen bir yardımcı bulmak kolay değildi. Dedikodu, ayak kaydırma oyunları ve küçük hesaplar...




26 Kasım 2020 Perşembe

Safran Sarı / İnci Aral

 


Safran Sarı'dan...

Akşam, Londra'dan döndüğünde kendisinin sanarak alıp eve getirdiği valizin bir başkasına ait olduğunu gece geç vakit, açtığında fark etmiş, içindeki eşyayı bir sapığın tutkulu dikkatiyle incelediği halde sahibinin kimliğiyle ilgiline bir bilgi bulabilmişti ne de işe yarar bir ipucu.

İşaretler valizin genç bir kadına ait olduğunu gösteriyordu. Sade, iyi kalite dış giyimle baştan çıkarıcı iç çamaşırlar çekici bir karşıtlık oluşturuyordu. Otuz sekiz beden koyu kahve kaşe bir pantolon, biri beyaz biri pembe iki gömlek, açık lila ren­gi dantelli bir sütyen g-string takımı, beyaz ve siyah birer takım daha, birkaç çorap, grili pembeli ipek bir eşarp, kemer, kısacık bir siyah etekle içi naylon kaplı bez torbaya konmuş bir çift kahverengi, klasik kısa topuklu - otuz sekiz numara- ayakka­bı, Pantolon uzunluğundan valiz sahibinin boyunun bir yetmişer civarında olduğu anlaşılıyordu. Küçük tuvalet çantasındaki kozmetik pahalı ve iyi cins, kadife torbadaki gümüşler güzeldi. Hele aralarındaki biri yakut diğeri zümrüt gömme taşlı iki kalın altın yüzük olağanüstüydü.

Takıları yatağın üstüne dizdiğinde içinde şıkırdayan bir şeyler daha olduğunu anlayıp keseyi örtünün üstüne boşalt­mıştı. Bir avuç eski paraydı dökülen. On altı adet gümüş sik­ke...

Şaşırtıcı mıydı? Emin değildi Volkan, ancak yüzüklerle sik­kelerin Çok değerli olduklarını tahmin edebiliyordu. İnsan bunların benzerlerini ancak müzelerde, eski eserler arasında görebilirdi. Doğrusu valiz hiç de uygun bir yer değildi bu tür nesneleri taşımak için.

Taklit olabilirlerdi ama özellikle sikkeler tarihi eserse alışıl­mışın dışında, tersine bir yolculuğu işaret ediyorlardı. Belki de satılmak üzere yurtdışına çıkarılmış, bir nedenle geri dönmüş­lerdi. Daha çok sayıda gitmiş, az dönmüş de olabilirlerdi ayrı­ca. Her ne idiyse bunları valizde tutmak cesaret işiydi. Öte yandan valiz, el çantasından daha elverişli, daha az dikkat çe­kici de olabilirdi. Bu konularda deneyimi yoktu.

Zulasına sahip çıkamayan bu dalgın kadın nasıl biriydi acaba?

Kendi valizinin dış cebinde bu tür karışıklıklara önlem ola­rak şirket antetli bir kimlik kartı bulunduruyordu. Havayolu­na kayıp bildiriminde bulunmadan önce kadından bir-iki gün haber beklemek doğru olacaktı. Karar veremiyordu aslında. Valiz tehlikeli olabilirdi, bela aranmaya, basma dert açmaya gerek yoktu.

Kendini yazılacak polisiye bir öykünün kapı eşiğinde bekliyormuş gibi hissetti. Ofisteki odasında yalnızdı. Her zaman­kinin tersine sakin bir öğleden sonraydı. Kocaman bir salonu andıran zevkle döşenmiş çalışma odası beşinci kattaydı ve dış dünyadan özenle korunmuştu. Pencere önünde durduğunda caddeden geçen araçların, insanların, otobüs duraklan, kavşak­lar ve trafik lambalarının başını döndürecek kadar aşağıda kal­dığını görüyordu. Bazen paniğe kapıldığı, bir an önce yeryüzü­ne inip kalabalığa karışmak istediği de oluyordu ama bu oda­da hissettiği şey ayrıcalık ve iktidardı. Aşağıdaki karıncalar or­dusunun çok uzağında sanal bir...




25 Kasım 2020 Çarşamba

Ölü Erkek Kuşlar / İnci Aral

 


Ölü Erkek Kuşlar'dan...

Gök aydınlık, parlak koyu mavi. Ayın altında, uzakta, zeytinliklerle kaplı tepelerin inişli çıkışlı yumuşak eğimleri belli belirsiz ince çizgilerle ayrılıyor bu mavilikten.

Anılarla bağlıyım buraya. Kumsala çekilmiş kayıklardan balık aldığım yaz günlerini, çayın kıyısında söğütler ve böğürtlenler arasından geçen toprak yoldaki sabah koşularımızı, suyun denize kavuştuğu yerdeki bir köprünün üstünde esrik, şarkılar söylediğim bir geceyi anımsıyorum şimdi.

Çağrılılar az sonra gelmeye başlarlar. Büyük aşklar yaşamış olanlar, aşka inanmayanlar, inanıp da kimseyi sevilmeye değer bulmayanlar, sevip pişman olmuşlar, sevmeyi bekleyenler, iş işten geçmişler, gel geç ilişkilerle idare etmeye çalışanlar, durmuş oturmuşlar-oturamamışlar, uslanmışlar-uslanmamışlar, duyuları körelmişler, tövbekarlar, modası geçmişler, dağıtmışlar, bileklerini jiletlemişler, değişik seçenekler arayanlar, boşvermişler. Bu gece hepsi gelecekler. Gelmeliler. Son on yılın en büyük aşk faciası karanlıklardan çıkıp gözler önüne serilecek bu gece, bu sinemada...

Sinemanın ağır demir kapısında paslı bir zincirin ucunda sallanan kocaman asma kilidi yokluyorum. Kilitli. Açık olmalıydı oysa. Neyse, önemli değil.

Hazırlıklıyım. Cebimden maymuncuk, ince uçlu bir tornavida ve eğe çıkarıyorum.

Kilidi açmam uzun sürmüyor. Ne de olsa deneyimliyim.

İçeriye giriyorum. Ay ışığında el yordamıyla daracık tahta merdiveni çıkıp makine odasına dalıyorum. Duvarları yoklayarak elektrik düğmesini buluyor ve bütün ışıkları yakıyorum.

İnce bir toz tabakası kaplamış her yanı. Ama yalnızca geçen zamanı

belirlemek açısından önemli olabilir bu şimdi. Zaman tozdur çünkü, kirdir, nemdir, eskimişliktir, yenilgidir. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım koruyamayız kendimizi ve nesneleri ondan. Boşuna o tozbezleri, fırçalar, paspaslar, cilalar, saç boyaları, kozmetikler.

Kasetçaların üzerindeki tozu elimle sıyırıyorum, oracıkta gözüme ilişen ilk kaseti sürüyorum içine. Bezen Göksu söylüyor. Ses düğmesini sonuna dek açıyorum. Değer mi hiç? Değer mi, değer mi söyle? diye bağırıyor ses büyütücüler. Canlanıyor birden bahçe.

İmbat Limited Şirketinin kola kamyonu geliyor önce.

Ardından Minderci Şükrü.

İşsiz güçsüz takımından bir kaç kopuk.

Kış kahvesinde pişti oynarken yaygarayı duyup koşan Makinist Raşit...




14 Şubat 2020 Cuma

Yeniçeriler / Reşad Ekrem Koçu

Yeniçeriler

Yeniçeriler’den…

Esir kafileleri arasından “pençik oğlanı" olarak seçilmek, evvela muhakkak ki sekiz-on sekiz yaş arasında vücut yapısı sıhhatli ve endam tenasübü ile yüz çizgileri letafetine sahip oğlanlar için bir saadetti.
Bu kıymette bir oğlancık, küçük delikanlı pençik oğlanı seçilmediği takdirde eğer yolunu bulup kaçamazsa esir, köle kalacaktı, ilk sahibinin elinde veya satılacağı başka ellerin mutlak tahakkümü altında hürriyetinden mahrum, dolayısıyla zelil yaşayacaktı. Yahut bu zilleti duymaması için insanlığının şeref idraki nasırlaşacaktı.
Halbuki pençik oğlanı seçilince, hana (padişaha) mutlak sadakatle bağlanmak şartıyla evvela hürriyetine kavuşuyordu.
Yiyecek, içecek, giyecek düşünmeyecekti. Bir kışlası olacaktı. Günlük hayatı asker disiplininin programı içinde geçecekti. Bir asker ocağının ağır işlerine katlanacaktı, vücudu bu ağır işlerle tavlanacaktı, fakat bu disiplin ne kadar sert, bu işler ne kadar ağır olursa olsun esaret değildi. Üstelik boğaz tokluğuna da değildi. Her ihtiyacı temin edildiği halde padişah kendisine gündelik para verecekti. Basit bir nefer olarak gireceği asker ocağında sadakat, hizmet, liyakat, fedakârlık karşılığı zabitliğe, hatta kumandanlığa yükselecekti. Uzak da görünse, o basit neferin istikbali parlaktı.
Gılzete düştüğümü zannetmiyorum; hür insanın hakları arasında nefis lezzetini tatmak da vardır. Yeniçeri, bu asker ocağından emekliye ayrılıncaya kadar evlenmekten men edilecekti, fakat, ileride anlatacağız, eli yaman silah tutan bu zinde erkeklerin kadın ihtiyacı dalıi düşünülecekti.
Esir oğlanlar için pençik oğlanı seçilmek, esarette kalma karşısında büyük saadet olmakla beraber, onu yeniçeri hayatının disiplinine intibak ettirmek, onu bütün hüviyetiyle yeniçeri yapmak kolay iş değildi.
Sekiz-on sekiz yaş arasındaki bu oğlanlara evvela Türkçe öğretilecekti.
Bu arada karakterleri işlenecekti; disiplinli ve meşakkatli asker hayatı için acemilikleri törpülenecekti.
Yeniçeriler, daima padişahın yanında, en kıdemsiz neferi dahil, verilecek emre hazır, bu emrin mutlaka yerine getirilmesi yolunda ölümü göze almış bir kıtai muntazıra olacaktı. Bunun içindir ki pençik oğlanının yeniçeri olmasından evvel, geçireceği talim ve terbiye devresi için Gelibolu'da bir “Acemi Oğlanlar Asker Ocağı” kuruldu. Pençik oğlanları evvela “acemi oğlanı”, sonra “yeniçeri” oldular.
Yeniçeri Ocağı’nın ve yeniçerinin yetiştiği Acemi Oğlanlar Ocağı’nın kendi kuruluş devrinden kalmış vesikalar yoktur. En eski Âli Osman tarihleri dahi çok sonraları kaleme alınmış eserlerdir. Bunların arasında Derviş Ahmed Âşıkî pençik oğlanlarından bahsederken şöylece anlatıyor:
“...Hayli oğlanlar toplandı. Hana (Sultan I. Murad’a) getirdiler. 




13 Şubat 2020 Perşembe

Kızlarağasının Piçi / Reşad Ekrem Koçu

Kızlarağasının Piçi

Kızlarağasının Piçi’nden…

Sultan İbrahim yirmi dört yaşındaydı. Osmanoğulları'ndan kendisinden başka erkek kalmamıştı. İbrahim'in de hiç çocuğu olmuyordu. Başta Kösem Maıpeyker Sultan olmak üzere bütün devlet ricalini bir telaş aldı. Sultan İbrahim’den “döl almayı" 4 kendilerine en mukaddes bir vazife biliyorlardı. Ömrünü dar ve kasvetli bir saray odasında her an bir ölüm korkusuyla geçirmiş olan İbrahim’in koynuna her gece bir başka cariye veriliyordu.
Beyaz tenli ve kumral saçlı dilberler, ak gerdanlı, püskürme benli afetler, sarışın, esmer, buğday renkli güzeller, bin bir cilve ve işveyle İbrahim’i gaşyediyorlardı. Fakat heyhat... Hiçbir gelen yoktu. Padişahın çocuğu olmuyordu. Osmanoğulları inkıraza mahkûmdu !
İşte Kızlarağası Sünbül Ağa misilsiz bir Gürcü dilberi olan Zafire'yi padişaha takdim etmek üzere 450 kuruşa satın almıştı. Lakin kız zannıyla alınan bu cariye, biraz sonra, bir erkek çocuk dünyaya getirdi.
Çocuk o kadar güzeldi ki kızlarağası yavrucuğu evlat edindi. Zarif ve nükteci İstanbul halkı da, çocuğa derhal bir ad koydu:
 “Kızlarağasının Piçi !”
Sünbül Ağa ise Zafire’nin oğluna “Osman” adını vermişti.
Osman dünyaya geldikten pek az sonra, bir ramazan gecesi, “verâi perdei gaypten” de Sultan İbrahim’e bir şehzade gelmişti. Yer yerinden oynadı. Haseki Turhan Sultan’ın doğurduğu şehzade şerefine, üç gün üç gece donanmalar yapıldı. 
Sünbül Ağa, Zafire’yi saraya sütnine olarak takdim etti. Turhan Sultan, narin ve kumral bir Ukrayna güzeliydi. Alnından başlayarak gözlerinin altına doğru serpilen bir çil, güzel yüzüne, latif bir gölge gibi dökülüyordu. Zafire ise, beyaz tenli ve kapkara gözlü esrarengiz bir güzeldi. İbrahim güzel sütnineye ve bilhassa çok güzel olan küçük Osman’a derhal büyük bir teveccüh göstermişti. Bu hal, narin ve hassas genç Turhan Sultan’ı, muhteşem ve mağrur Kösem Valde’yi müteessir ediyordu.
Sarayın altın yaldızlı kameriyelerinde, İbrahim, yanına Zafire’yi alır, küçük Osman'ı da dizine oturtarak severdi. O zaman Turhan Haseki istikbalin Avcı Sultan Mehmed'i olacak olan şehzadesini bağrına basar, kırılmış gururuyla, haremin içine girerek gözden kaybolurdu. Sütninenin bu izzet ve itibarı, onu saraya takdim etmiş olan Sünbül Ağa'nın gözden düşmesini intaç etti. Zafire’yi takdim eden kızlarağasına karşı Kösem Sultan ile Turhan Sultan büyük bir nefret beslemeye başlamışlardı ve Sünbül Ağa bunun farkına varıyordu. Nihayet, sonbahara doğru zuhur eden bir vaka bu maceracaya bir hatime çekti:
Bir gün, İbrahim, Revan Odası'nın önündeki mermer havuz kenarına oturmuş, Kızlarağasının Piçi’ni kucağında oynatıyordu


17 Kasım 2018 Cumartesi

Yolpalas Cinayeti / Halide Edip Adıvar

Yolpalas Cinayeti

Yolpalas Cinayeti'nden...

O gece eğlenti, sabahın dördüne kadar sürdü. Altı erkekten beşi milyoner yahut öyle tanınmış yeni zengin. Beşi de fraklı, ikisi monokllu, hepsi karınlı ve çifte gerdanlı. Şişli bayanlarının cep köpeği nev’inden “r”leri Fransız gibi söyler, peltek ve jigolo makulesi gençlerden biri yok. Bir tek genç, Sallabaş’ın Paris’te hukuk doktorası yapan yeğeni Rıfkı. Tek fraksız ve bekâr olan erkek de o. Bu tahsil, Sallabaş’a hayli tuzluya oturmuştu. Fakat neticesinden hiç memnun değildi. Gelir gelmez “kapitalist” derken gözü dönüyor, kendinin “komünist” olduğunu söylüyordu. Bunu yola getirebilecek bir tek çare, Yolpalas muhitinin sıcak ve zevkli muhiti. Karı koca onu Yolpalas’ta yaşatmaya karar verdiler. Rıfkı tecrübe kabilinden bir ay için gelmeyi kabul etti. Sacide onun sivri fikirlerini bir haftada tashih etmeyi kocasına vaat etti.
Kadınların bir teki erkeksiz, Bayan Güngördü. Otuzu geçkin, lisan aşina bir sosyete kızı.
Elektrik, tavanın kenarındaki kapalı pervazlardan gizli ışık veriyor. Sofrada örtü filân yok. Son moda parlak, mücella satıh üstünde billur bardaklar, gümüşler parıl parıl yanıyor. Kırmızı güller arasında şamdanlar. Etienette Sacide’ye Misis Simpson’un bile bundan daha kibar bir ziyafet veremeyeceğini temin etti.
Sacide sırtı kuyruksokumuna kadar açık, önü çenesinin altına kadar kapalı, siyah, ipek kadife, eteği uzunca bir akşam tuvaleti giyiyordu. Tam kuyruksokumunun üstünde firuze renginde taftadan muazzam bir fiyonk vardı. İki çıplak kolunda, kendi rivayetine göre, Tutankhamon mezarlarında bulunmuş, Sallabaş tarafından bilmem kaç bin liraya alınmış, birer bilezik sarılı. İki uzun yılan, vücutları altından, güya asırlarca toprakta kalmaktan kararmış. Alacaları yeşil, mavi, firuze ve kırmızı lâl ile mercan kakması başları kadının pazılarını ısırır gibi, kuyrukları ince bileklerine sarılı. Saçları küçük başına geçen bir kasket gibi yapıştırılmış, dar alnında ince bir kâkül, siyah gözleri sürmeleri içinde bir kat daha büyümüş. Teni daha mübalâğa ile esmerlettirilmiş, dudakları ve tırnakları turuncu.
Bu kâkül ve kuyruk kadınlara: “Karı ne yapacağını şaşırdı, kendini maymun yavrusuna benzetti,” dedirtti. Erkekler, “Muhteşem bir cennet kuşuna” veyahut “Tutankhamon mezarlarından kalkmış eski bir Mısır melikesine” benzettiler. Filhakika, Sacide’de o akşam, birincisinin sevim[liliğ]i ve tuhaflığı, ikincisinin esrarı vardı.
Bayan Güngördü:
— Tutankhamon mezarlarından çıkan bir bileziği takmak talihine meydan okumaktır, Sacideciğim.
Bayan Sungur (Alman mektebi mezunu bir genç kadın):
— Burada hazır bulunan baylardan biri yarın sabah Sacide’yi kalbinden vuracak...
Bu orijinal lâfı söylerken gözlerini Sacide’den alamayan monokllu kocasına baktı.


10 Kasım 2018 Cumartesi

Vurun Kahpeye / Halide Edip Adıvar

Vurun Kahpeye

Vurun Kahpeye'den...

Bu kasaba çok güzel bir kasaba idi, tozu bile altın bir bulut gibi; şu asma, şu karşıki kırmızı damların üstünde uzanan baca gölgeleri, altın ay, her şey çok güzeldi. Dünya, bütün memleketin sefaletine, esaretine, bedbahtlığına rağmen, çok güzeldi. Bu, şimdiye kadar sükûnları kudretle çarpan Tosun Bey’in kalbinde tatlılığı bir ıstırap, bir acı olan çarpıntılar bırakmıştı. Ne olduğunu bilmiyordu. Hep Ömer Efendi’den kasaba hakkında malûmat alıyor, kasabanın eşrafı, bu havalideki Kuvayı Milliye’yi iaşe için ne verebileceğini tahkik etmekle meşgul görünüyordu. Fakat başında ve yüreğinde o altın bulut içindeki genç yüzün hüviyetini mütemadiyen burgu gibi soran âmir bir sual vardı.
Fakat o hayatını hep maksat için yaşamış demir iradeli, çok nezih hayatlı, hemen hemen hiç kadına temas etmemiş bir Türk genciydi. Kendi çetesinde en korkunç itidalle imha ettiği adamlar, geçtiği yerlerde kadınlara bakanlardı. Memleketin namusu onlara emanet edilmişti. Memleket onları besleyecek, elbet besleyecekti. Fakat onlar da onun namusunu kendi kanlarıyla kefalete almışlardı. İşte bütün bunlar onu genç muallime hakkında tecessüs göstermekten men ediyordu. Yalnız bu tatlı işkence ve mütemadi yeni çarpıntıyı azıcık tahfif eden bir fikir bulmuştu. Her zaman yaptığı gibi ertesi gün kasabanın mekteplerini gezecekti ve belki...
Aliye, o günün heyecan ve tehlikesinden çok üzülmüş ve biraz hastalanmıştı. Karşıki küçük odaya Gülsüm halanın serdiği şilteye fena bir baş ağrısıyla uzanmıştı. Onda da mektepte Tosun Bey’e çarpıntı veren altın bulut hülyasının başka bir cephesi, siyah başlıklı güzel ve kumral kumandanın erkek yüzü vardı. Fakat o ince İstanbul çocuğu, bu çarpıntıyı Tosun Bey’den daha vazıh görüyor ve bu mücadele günlerinde, bu mücadele kahramanlarının kalpleri yalnız memleket için çarpması lazım geleceğini düşünüyor ve bu tehlikeli misafire hiç görünmemeye karar veriyordu. Halbuki beraber otursalar, konuşsalar Aliye ona ne kadar kuvvet verecek, fikrini yeni vadilere dökecek, memlekete faydalı şeyler öğretecekti. O, bu düşünceyi hep şeytanın kendisini kandırıp onun yanına çıkarmak için icat ettiği bir düşünce sanıyordu. O, kapı aralığından erkeklere görünen her yakışıklı, namdar adam arkasından koşan bir kız değildi. Hayır, o, isimsiz hayatı bir kahramanlık menkîbesi olan bir Türk zabitinin kızıydı. Hayır, kendine hükmedecek ve bu genç kumandanın yanına çıkmayacaktı.
Karşılıklı iki odada iki genç kalbin ivicâclı ıstırap ve saadet titremelerine, tatlı işkencelerine sabaha kadar altın ay, mavi gökten baktı ve güldü.
Sofada sabahleyin Tosun Bey’in gür sesi Ömer Efendi’ye:
— Sizin çocuk da mektebe gidiyor değil mi, dedi.
Tosun Bey’in zihninde Ömer Efendi ile Gülsüm halanın çocukları toparlak al yanaklı, yanık yüzlü, tıknaz, siyah örgülü bir küçük kızdı. Akşam Gülsüm hala kitapları toplamış, sofrada Ömer Efendi:
— Emine’nin çorbasını verdin mi, demişti. O zaman kızlarının biraz hasta olduğunu da ilave etmişti.
Ömer Efendi gülerek, bütün yüzü çocuk gibi açılarak:
— Hiç gitme mi Tosun Bey, demişti. Sonra daha alçak ve daha karanlık