Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2021 Pazar

Cellatlar da Ağlar / Helen Reilly

Cellatlar da Ağlar

Cellatlar da Ağlar

Cellatlar da Ağlar’dan…

Karşılıklı gülüştük. Lollie'yle Wick sadece çok sevişen bir çift değil, aynı zamanda çok iyi anlaşan: birer arkadaştılar da...

Tatlı bir hava içinde bir    kadar devam eden bu toplantımızın sonunda, tekrar görüşme vaatleriyle birbirimizden ayrıldık. New York'ta bir hafta kadar kalıp tekrar köye döneceklerini söylediler.

Ertesi sabah, Arizona'daki kuzenimin çok hastalandığını bildiren bir mektup alınca, hemen New York'tan ayrılmak zorunda kaldım. Lollie'ye bir mektupla durumu bildirdim. Fakat hiçbir karşılık almamam beni biraz şaşırtmadı da diyemem.

Ocak, Şubat ve Mart aylarını oldukça hareketli geçirdim. Nisan ayı ortalarında Lollie'yle Wick'i tekrar gördüm. Tamamen değişik bir hava ve son derece de kötü şartlar içersinde...

Acaba ölüm gelirken insana bir çeşit haber mi gönderir? Kendine çekmeden önce şartlarını hazırlar mı?

Bilemiyorum... Bugün bile düşünmek istemiyorum bunu.

Oldukça yorucu bir kış geçirmiştim. Bitirmem gereken bazı kitaplarım vardı ve tam bir yalnızlık içinde çalışmak istiyordum. Lollie'yle Wick aklıma gelmedi değil, fakat tek başıma kalma isteği onların yanına gitme planlarımı değiştiriverdi.

Kızkardeşim Laura'nın tavsiyesi, korkunç maceramın başlangıç noktası oldu.

Ailemizin doğup büyüdüğü çiftliğe gitmem fikrini ortaya o attı. Babamın ölene kadar elinde tuttuğu Bangall'daki çiftlik bir ara satılmış, fakat bir süre sonra yine geri alınmıştı. Yıllardan beri hiçbirimiz semtine bile uğramamıştık. Laura, çok bakımsız olmasına rağmen, orada tek başıma hayli rahat çalışabileceğimi söylemişti.

«Koskoca arazi ortasında bir ev düşün. Bahçedeki otlar artık insan boyu büyümüştür. Çevrede olsa olsa bir iki ev daha vardır. Seninki çok haraptır ama kolayca onarabilirsin. Seni rahatsız edebilecek tek şey, yanına fazla yaklaşacak bir inek olabilir. O kadar...»

Sadece ineklerle karşılaşmak fikri hoşuma gitmişti. Nasıl olsa inekler beni tedirgin edip konuşturamazlardı.

Nisan ayının üçünde Washington Caddesi'ndeki apartman katımı badanacılara bıraktım, hizmetçime iki aylık izin verdim ve Bangall'a tek başıma hareket ettim.

Laura, yanıma mutlaka birini almam için ısrar ediyordu. Onun bu sözlerine kulak asmadım.. Orada nasıl olsa bir yardımcı bulabileceğimi umuyordum.

Uzun bir yolculuktan sonra, bir akşamüstü Bangall'a vardım. Hemen o gece çiftliğe çıkmak istemedim. Hem geç olmuştu, hem de ışık durumunu bilmiyordum. Yıllardan beri kapalı duran binanın içi de mutlaka çok kötü olmalıydı.

Önce kasabadaki bir otele indim. Yanımdaki odada da bir kadın kalıyordu. Kâğıt kadar ince duvarlardan her şey duyuluyordu. Telefonda durmadan «Sevgilim...» dediği birine birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Konuşma bittiği zaman da bardağa dolan bir içkinin sesi duyuluyordu... O kadar...

İlk gece, oldukça geç bir saata kadar oturduktan sonra, sabah erken kalkabilmek üzere hemen yatıp uyudum.

Ertesi gün ancak saat onikide uyanabildim. Çiftüğin yolunu bulabilmek için arabamı kasabanın güneyine doğru sürdüm.

İki defa yanlış yola girdim. Kasabayla çiftlik arasındaki uzaklık iki kilometreyi geçmiyordu ama, yol çok dar ve birbirine benzeyen patikalardan kuruluydu. Sonunda koca çukurlara bata çıka güçlükle asıl yolu bulabildim.

Küçük bir tepeyi geçtikten sonra çiftlik evi göründü. Etraf günlük güneşlikti ve cırcırböceklerinin çıkardıkları sesten başka birşey duyulmuyordu. işte daha şimdiden kafamı dinlemeye başlamıştım.

Dan, son zamanlarda baskısını gittikçe artırmıştı çünkü. Bir an önce evlenmemiz gerektiğini habire tekrarlayıp duruyordu. Oysa bira'z daha kendimi dinlemek istiyordum...

LİNK

23 Ekim 2021 Cumartesi

Sürü / Frank Schatzing

Sürü

Sürü

Sürü’den…

Johanson kadının karşısına, yatağının ucuna oturdu ve bir parça baget ekmeğine tereyağı sürdü. "Olağanüstü."

Lund kendine biraz peynir aldı. "Diğerleri endişelenmem düşünüyorlar. Özellikle de Alban."

"Yani geçen sefer bu kadar çok değiller miydi?"

"Hayır. Demek istediğim benim zevkime göre yeterinden fazlas ben azınlıktaydım."

Johanson ona gülümsedi. "Zevkli kişiler hep az sayıdadırlar"

"Yarın sabah Victor bazı örneklerle birlikte gemiy^ ^^ecek. Onlara bakabilirsin." Peynirini çiğneyerek ayağa kalktı ve lombozdan dışarı baktı. Gökyüzü açılmıştı. Bir ay ışığı demeti sudaydı. Yalpalayan dalgaları liz gerekti. Ası vardı ama ası vardı ama aydınlatıyordu. "Video görüntülerine yüzlerce kez bakıp ne gördüğümüzü anlamaya çalıştım. Alban bir balık olduğuna emin... ki eğer öyleyse ya bir manta vatozu ya da ondan bile büyük bir şeydi.

Ama bir şekli varmış gibi görünmüyordu."

"Belki de yansımaydı," diye önerdi Johanson.

"Mümkün değil —sadece birkaç metre ötede, ışığın hemen kenarındaydı ve bir anda yok oldu, sanki ışığa kadanamı yormuş ya da korkmuş gibi."

"Bir balık sürüsü de böyle seğirtebilir. Yakın yüzen balıklar böyle görü — "

"Sürü değildi Sigur. Tam anlamıyla düzdü. Geniş, iki boyutlu bir şeydi, sanki cam gibi. Devasa bir denizanası gibi."

"Eh işte cevabın o zaman."

"Ama denizanası da değildi."

Bir süre sessizce yediler.

"Jörensen'e yalan söyledin," dedi Johanson aniden. "SVVOP kuracağın yok. -Her ne geliştiriyorsanız işçilere ihtiyacınız olmayacak."

Lund kadehini kaldırıp bir yudum aldı ve dikkatle masaya bıraktı.

"Doğru."

"O zaman neden ona yalan söyledin? Kalbini kırmaktan mı korktun?"

"Belki."

LİNK

18 Ekim 2021 Pazartesi

Dersu Uzala / Vladimir Arsenyev

Dersu Uzala

Dersu Uzala

Dersu Uzala’dan…

Ertesi gün yolumuza devam ettik. Rotamız, rüzgârın devirdiği ağaçlarla dolu bölgelerden geçiyor, bu da ilerlememizi bayağı yavaşlatıyordu. Saat dört civarında, bir zirveye ulaştık. Küçük grubumuzu geride bırakarak zirvenin öbür tarafına geçtim. Gördüklerim, şüphelerimi anında dağıttı. Kubbe biçimli dağ, aradığımız yerdi.

Ekibimin yanında döndüğümde, güneş ufka doğru alçalmıştı. Çabuk hareket etmek ve su bulmak zorundaydık. Hem adamlar, hem de atlar susuzluk çekiyordu. Önce yumuşak olan iniş, gitgide dikleşti. Atlar sağrılarının üzerinde kaydılar, yükleri öne doğru kaykıldı, bağlı olmasaydılar hayvanların başının üstünden aşıp yere düşeceklerdi. Devrilmiş ağaç sayısının çokluğu düşünülünce hiç de kolay olmayan bir şekilde zikzaklar çizerek indik aşağı.

Dağın eteğindeki bölge tamamen vahşiydi. Yerinden sökülmüş ağaçlarla tıka basa dolu derin çukurlarla yosun kaplı kayalıklar, çarpıcı bir Walpurgis2 etkisi yaratıyordu. Daha ıssız ve daha düşmanca bir yer, hayatımda görmemiştim.

Dağlar ve ormanlar, bazen neşeli ve çekici görünürler, o zaman insan onlardan hiç ayrılmak istemez. Başka zamanlarda ise, can sıkıcı ve kasvetlidirler. Ne tuhaftır ki, bu izlenimler asla tek bir kişiye özgü olmaz, herkes tarafından paylaşılırlar. Durum o anda da böyleydi. Üstümüzde hasta edici, korkutucu, iğrenç bir kasvet havası vardı ve hepimiz bundan fena halde etkilenmiştik.

“Neyse,” diye mırıldandı adamlar. “Bir gecelik. Yarın daha iç açıcı bir yer buluruz.”

Orası benim de hoşuma gitmemişti ama başka seçeneğimiz yoktu. Güneş batmak üzereydi. Kayalığın dibinde bir dere çağıldıyordu. Derenin kıyısında bir yer seçip adamlarıma çadırları kurmaları için emir verdim.

Balta ve insan sesleri, ormanın ezici sessizliğini anında paramparça etti. Adamlar çalı çırpı topladılar, atların eyerlerini çözdüler. Biz yemeğimizi yedik ama yük taşıyan hayvanlarımız taşlarla ve çıplak kütüklerle dolu bu vahşi yerde aç kaldılar. Bunu ertesi gün Çinli köylülerin kulübelerine rastladığımız takdirde telâfi etmeyi düşünüyorduk.

Taygada her zaman olduğu gibi alacakaranlık erken çöktü. Gecenin gölgeleri yere inmiş ve dünyaya yerleşmişken, Batı yönünde sık ağaçların arasından soluk gökyüzü parçaları hâlâ görülebiliyordu. Ateşimizin alevleri neşeyle parlayarak, yakı-nınımızdaki çalılıklarla ağaçlan aydınlatıyordu. Kampımız yavaş yavaş sessizliğe büründü. Çay da içildikten sonra adamlar tüfekleriyle, eyerleriyle ve üstleriyle başlarıyla ilgilenmeye başladılar. Yürüyüşlerde yama ve tamir işi her zaman çok olur. İşlerini bitirdikten sonra uykuya çekildiler. Paltolarına sannmış olarak, birbirlerine yakın yatıyorlardı, hepsi derin uykudaydı. Atlar ormanda yiyecek bulamayarak, başlan önde kampa dönüp ayakta uykuya dalmışlardı. Sadece Olentyev’le ben uyanıktık. Olentyev çizmelerini onanyor, ben de günlüğüme notlar alıyordum.

Saat on civarında, koyun postu paltoma sarınıp ateşin yakınında bir yere kıvrıldım. Altında kamp kurmuş olduğumuz yaşlı köknar ağacının dalları, ateşimizden dumanla birlikte yükselen sıcakta dalgalanıyor, yıldızlarla beneklenmiş siyah gökyüzünü bir gözlerden saklıyor, bir ortaya çıkarıyordu. Ağaçlar, bitmek bilmeyen sütunlardan oluşan sıralar halinde ormanın kalbine doğru uzanıyor, gecenin karanlığıyla karışıp belirsizleşiyorlardı.

Birdenbire, atlar başlarını kaldırıp kulaklarını diktiler, sonra gevşeyip uykularına döndüler. Önce duruma dikkat etmeden konuşmayı sürdürdük. Birkaç dakika geçti. Olent-yev’e bir soru sordum, cevap alamayınca dönüp baktım. Elini gözlerini ateşin ışığına karşı perdelemek için kaldırmış olarak ayaklanmış, karanlığa bakıyordu.

“Ne oldu?” diye sordum.

“Dağın yan tarafından aşağı inen biri var,” diye fısıldadı.

Etrafımızdaki mutlak, soğuk bir sonbahar gecesi bir ormana hâkim olan cinsten sessizlik, birdenbire yukarıdan yağmur gibi yağan çakıllar yüzünden bozuldu.

Olentyev, “Ayı bu,” diye soluyarak tüfeğini kaptı...

LİNK

17 Ekim 2021 Pazar

Mahşerin Dört Atlısı / Vicente Blasco Ibañez

Mahşerin Dört Atlısı

Mahşerin Dört Atlısı

Mahşerin Dört Atlısı’ndan…

Alman çalgıları koridorları, güverteleri "Marseillaise" ile inim inim inletiyorlardı. Onun afallamış haline gülümseyen garson sonunda olayı açıklamıştı: "Bugün On Dört Temmuz." Alman gemilerinde, yük ve yolcu sağlayan tüm ulusların büyük bayramları kendi bayramlarıymış gibi kutlanırdı. Kaptanlar bu bayrak dininin ve tarihsel anının törelerini titizlikle yerine getirirlerdi. Gemilere en ufacık bir cumhuriyetin bile bayrağı çekilirdi.

Bu da bir başka eğlenceydi, yolculuğun tekdüzeliğini gidermeye yardımcı olduğu gibi, Cermen propagandasının yüksek amaçlarına hizmet ederdi. Alman gemisinde ilk olarak Fransa'nın büyük günü kutlanmaktaydı; çalgıcılar, kan ter içinde, saçı başı darmadağın, zıplayıp hoplayan bir "Marsilyalı kadın"ı kat kat dolaştırırlarken, sabah sabah toplaşan yolcular olayı yorumlamaktaydılar. "Aman ne incelik! –diyorlardı Güney Amerikalı hanımlar–. Bu Almanlar meğer göründükleri gibi kaba saba değillermiş. Bu büyük bir nezaket... çok zarif bir jest. Hem, hâlâ bunların Fransa'ya karşı vuruşacaklarını düşünen var mı acaba?.."

Gemideki bir avuç Fransız yolcu herkesin kendilerine hayranlıkla baktığını duyumsuyordu, sanki topluluğun gözünde birden devleşmişlerdi. Topu topu üç kişiydiler: Amerika'daki şubelerini ziyaretten dönen bir kuyumcu ile Paix Caddesi'nde komisyonculuk yapan iki kızcağız, gemideki en tertipli ve çekingen yolcular, gözleri neşe saçan, kalkık burunlu rahibelerdi, o sevimsiz ortamda hiç ölçüyü kaçırmamaya özen göstererek bir kenarda duruyorlardı. Gece gala verildi. Yemek salonunun dibinde, Fransız bayrağıyla İmparatorluk bayrağı gösterişli, abuk sabuk bir tiyatro perdesi oluşturuyorlardı.

Bütün Alman yolcular fraklarını giymişlerdi, damları dekoltelerinin beyazlığını sergiliyorlardı. Denizcilik görevlerine şölenlerde söylev verme ve hanımların en saygıdeğeriyle dansı açma görevini de eklemiş olan kaptan efendi, tahta levhaların birbirine sürtülmesini andıran bir dizi sözcüğü art arda sıralamaya koyuldu, arada bir uzun tereddütlerle susuyordu. Desnoyers'in Berlin'deki akrabalarıyla ilişkilerinden kalma az buçuk Almancası vardı, birkaç sözcük yakalayabildi. Kumandan ikide bir "barış" ve "dost" sözcüklerini yineliyordu. Masa komşularından biri, bir ticaret simsarı, propagandayla yaşayan kimselerin teklifli haliyle çevirmenlik önerdi.

— Kumandan, Tanrı'dan Almanya ile Fransa arasındaki barışı sürdürmesini ve iki halkın her gün daha çok dost olmalarını diliyor.

Kaptanın masasından bir başka hatip daha ayağa kalktı. Alman yolcuların en saygı gösterileniydi, Amerika'daki iş ortaklarını ziyaretten dönen zengin bir Düsseldorflu sanayici. Kendisine hiç adıyla hitap etmiyorlardı. Ticari Müsteşar unvanını taşıyordu ve yurttaşları için Herr Comerzienrath'ı, hanımı kendisine Frau Raht dedirtiyordu. "Müsteşar hanım" kodaman zevcinden çok daha gençti ve yolculuğun başından beri Desnoyers'in dikkatini çekmişti. Hanım da kendi açısından bu genç Arjantinliye bir ayrıcalık tanımış, konuşmaya başlar başlamaz unvanından vazgeçme özverisini göstermişti.

Eteklerinin dibine çökmüş bir papaz efendiye yönelen bir Versay Sarayı düşesi kibriyle, "Adım Berta," demişti. Kocası da kendisine yurttaşları gibi "müsteşar bey" dediğini duyunca itiraz etmişti. "Dostlarım beni yüzbaşı diye çağırırlar. Ben bir landstrum birliğine komuta ediyorum." Sanayicinin bu sözleri söylerkenki hali, elindeki onuru küçümseyip, yalnızca elinde olmayanı düşünmekte olan anlaşılamamış bir adamın hüznünü sezdiriyordu.

Adam söylevini veredursun, Julio ona bir dövüş köpeği havası veren ufak kafasıyla güçlü boynunu incelemekteydi. Hayalinde üniformanın yüksek yakasının bastırmasıyla kenarlarından taşan çift kat kırmızı yağı görüyordu. Briyantinli dimdik bıyıkları saldırganca ileri doğru uzanmıştı. Sesi sanki sözcüklerini sarsıyormuş gibi kesici ve kuruydu... Herhalde imparator söylevlerini böyle veriyor olmalıydı. O savaş heveslisi burjuva da içgüdüsel bir öykünmeyle sol kolunu kasıyor, elini görünmez bir kılıcın kabzasına dayıyordu...

LİNK

16 Ekim 2021 Cumartesi

Avukat / Mark Gimenez

Avukat

Avukat

Avukat’tan…

Andy güneş gözlüklerini çıkardı. Tres ona uzun bir süre yakından baktı sonra da gülümsedi.

“Dostum bu harika bir uçuştu! Bu güne kadar şahit olduğum en şahane şeydi!”

Andy elini Tres’e uzattı; bileklerini bir araya getirdiler ve yumruklarını tokuşturdular.

“Eğlendiğine sevindim. Tam bir adrenalin pompasıydı, bir daha yapacağım.”

Çocuk arkasına döndü ve birine bağırdı, “O ölmedi!” Sonra da ipini saldı ve suya parende atarak daldı. Tres, Andy’nin omzuna vurdu.

“Samson teorisi hâlâ geçerli, en azından şu anda.”

Andy kafasını toplamak için sallamayı denedi ama başı dönmüştü.

“Bisiklet nasıl?”

“Bisiklet mi? Kimin umurunda bisiklet? Kendine bak önce.”

Andy kendine baktı. Profesyonellerin giydiği koruyucu zırhı bu hafta giymediğinden vücudu düşüşteki tüm o darbelere maruz kalmıştı. Ağaçların dallarının çarptığı kollarından ve bacaklarından kan sızıyordu. Dizi ve avuçları kıpkırmızıydı bunun anlamı da bu kısımlara bir hafta boyunca et koymak gerektiğiydi. Kıyafetleri sırılsıklam ve paramparçaydı. Neyse ki bu çok büyük bir maddi yıkıma yol açmayacaktı çünkü hepsini St Vincent’te bulunan Paul Thrift Mağazası’ndan almıştı, tabii iç çamaşırı hariç. İç çamaşırını buradan almama konusunda kendi kendine söz vermişti.

Derisinden dışarı çıkan kırılmış kemikler yoktu ve tüm eklem yerleri de düzgün çalışıyordu fakat sağ omzu ya da sol dizi hareket ederken acıyordu… ama işte bu yüzden ekstrem spor deniyordu. Beyni yerindeydi ve kulaklarından kan gelmiyordu, belli ki başından yaralanmamıştı. Fakat kanaması vardı. Kan tükürdü ve yüzündeki kanı sildi ama o kadar da kötü olamazdı çünkü Tres ona hâlâ bakabiliyordu. Tres ailesinin yollamak istediği tıp fakültesi yerine hukuk fakültesine gitmişti çünkü kan görmeye dayanamıyordu.

“İyiyim.”

Bisikleti değildi ama.

Güzel bisikleti artık bahçe satışı için uygun bir parça haline gelmişti. Tekerleri ve iskeleti dağılmış halde Sculpture Şelalesi’ndeki beyaz kayanın üzerinde duruyordu. Schwinn marka bisiklet kayaya çarpmış ve çarpmanın şiddetiyle paramparça olmuştu. Bu kötü olmuştu işte, hâlâ beş aylık ödemesi vardı bisikletinin.

“Nihayet bisiklet bulundu, şimdi çay partisine yetişebilirim.”

“Andy, eğer su yerine o kayaya çarpmış olsaydın durumun o bisikletten çok daha kötü olurdu. Neden bisikletten atlamadın ki?”

“O zaman bisiklet yaşlı bayanlara çarpabilirdi.”

“Ah. Kahraman çocuk.”

Andy ayağa kalktı. Ya o ya da Tres sallanmıştı, Tres onu omuzlarından tutana kadar bunu kimin yaptığını anlamadı...

LİNK

15 Ekim 2021 Cuma

Ölüm Mesajı / Mark Billingham

Ölüm Mesajı

Ölüm Mesajı

Ölüm Mesajı’ndan…

Cep telefonu çaldığında, Thorne internette Go-Cat'i bulmaya çalışıyor ve bir yandan da kafasında nasıl bir hamle yapacağını planlıyordu.

'Üzgünüm,' dedi Louise. 'Şimdi çıkıyorum işten.'

Çocuk Kaçırmaları Soruşturma Ünitesi, diğer özel bölümlerle beraber, Scotland Yard'da bulunuyordu. Thorne'un Cinayet Masası Ekibinin bulunduğu Hendondaki Peel Centre'den, bir hayli uzaktı ama gecenin bu saatinde, Kentish Town'a olsa olsa 20 dakikada gelebilirdi Louise.

'Suyu hemen ısıtıyorum,' dedi Thorne. Karşıda bir duraksama oldu ve Thorne, Louise'in binadan çıkarken diğer polislere iyi geceler dediğini duydu. Herkes binanın altındaki kapalı garaja iniyor olmalıydı.

Sonunda, 'sanırım bu gece eve gideceğim,' dedi Louise.

'Peki, tamam.'

'Çok yorgunum.'

'Tamam, sorun değil'

'Yarın akşam yapalım.'

'Ben bu gece de yapacağım,' dedi Thorne. 'Sadece görünüşe göre, seninle değil, tek başıma yapacağım.'

Louise'in gülüşü, kısık ama içtendi. Nefes alışverişlerinden, Thorne onun arabasına doğru hızla yürüdüğünü ve eve varmak için can attığım tahmin edebiliyordu. 'Önceden aramalıydım,' dedi, 'ama buraların nasıl olduğunu biliyorsun. Çok bekledin mi?'

'Önemli değil.' Gerçekten de önemli değildi. Her ikisi de o kadar garip saatlerde işten çıkabiliyorlardı ki, bu gibi gecenin bir yansı yapılan telefon konuşmaları, onlar için olağan hale gelmişti.

'Senin günün nasıldı?'

'Şöyle böyle.' Her zamanki gibi, Thorne aynı anda birkaç tane değişik cinayet olayı üzerinde çalışıyordu. Her biri, değişik durumlardaydılar; henüz soğumamış bir cesetten, yeni yeni yol almaya başlayan bir mahkeme davasına, sinir krizi geçirip boş bir votka şişesiyle karısını ve kayınvalidesini katleden bir adamdan, genç bir Asyalıyı "namus" uğruna öldüren bir amcaya, bir pub'ın otoparkında öldürülen bir Türk gencine kadar her şey vardı. 'Senden ne haber?' diye sordu Thorne.

'Bir demet kahkaha,' diye yanıtladı Louise. 'Tüm öğleden sonrayı, büyük bir uyuşturucu kaçakçısını, başka bir büyük kaçakçıya karşı dava açması için ikna etmeye çalışmakla geçirdim. Adama bir hafta boyunca kendi kendini tutsak etmesinin ve kendi başına üç parmağım kesmesinin mümkün olamayacağını anlattım.'

'Nasıl gitti?'

'Dediğine göre; kazayla kendini bir kulübeye kilitlemiş ve zaman geçirmek için biraz eroin almak isterken, elektrikli testereyle yanlışlıkla parmaklarını kesmiş.'

'Hemen sonuca ulaşma,' dedi Thorne. 'Yüzünde masumiyet belirtisi var mıydı?' Yeniden bir kahkaha. Derinden gelen eko, Louise'in yeraltı garajına girdiğini gösteriyordu.

'Sesin yorgun geliyor,' dedi Louise.

'İyiyim.'

'Neler yaptın?'

'Fazla bir şey değil. Saçma bir film seyrettim... Biraz dosyalan inceledim.'

'Tamam.' Sinyalin azalmasıyla, ses kesilmeye başladı. Thorne, arabanın kumandasından gelen sesi duydu.

'O zaman, yarın akşam görüşüyoruz.'

'Eğer saçımı yıkamıyorsam, evet,' dedi Thorne.

'Yarın gündüz seni ararım.'

LİNK

14 Ekim 2021 Perşembe

Loksandra İstanbul Düşü / Maria Yordanidu

Loksandra İstanbul Düşü

Loksandra İstanbul Düşü

Loksandra İstanbul Düşü’nden…

Merdivenin altındaki kapı yeraltı mutfağına açılıyordu. Loksandra'nın kral dairesine... Koca fırını, mangal ve maşaları, sinekleri kovmakta kullandığı flâpı ve kıyma baltaları ile çok sevdiği karanlık cehenneme açılıyordu.

Ermeni balıkçının aracılığı ile yanına almış olduğu küçük Ermeni çocuğu Tarnana bu mutfakta, kum ve limontuzu ile habire tencere kazır, tahta üzerinde kıyma doğrar, ya da mutfağın ortasına oturur ve tüy bulutları arasında tavuk yolardı. Kediler etrafında dönüp dolaşırlardı.

«Pist! Canın çıkmasın e mi nankör, düşüreceksin beni! Nah, ye! Ye, obur!» Kedilere laneti yağdıran Loksandra sonradan pişmanlık duyar ve onlara et atardı.

Bu mutfağın ortasında Loksandra hayatından memnundu. Zevkle ve başkalarına zevk vermek için pişirirdi. İkide birde yemeğin tuzuna bakar, falanca yemeği tadar, sonra da Tarnana’ya uzatırdı:

«Sen de bak, tuzu nasıl olmuş?»

Tamana, karşılık vermekte mırın kırın eder:

«Mmmm...» derdi. Öyle ya, bir kerecik tadına bakmakla nasıl anlasındı...

Hizmetçi kız Sultana, bu durumu görünce çığlığı basardı:

«Canım hanımcığım, yarın kutsal ayine gidecek­siniz, tavuk mu yiyorsunuz?»

«Kimmiş tavuk yiyen, mori?»

Yemeğin yine tadına bakardı.

man sonra Sultana’nın ayağı mutfaktan kesildi. Odacılığa yükselmiş ve mutfak ona yasak bölge ilân edilmişti. Böylece oruçlarına devam ederlerdi.

Loksandra, yemek işini bitirdikten sonra önlüğünü çıkanr, ellerini limon kabuğu ile ovar, Doğu’nun ve Batı'nın baharat kokularını etrafına saça saça yemek odasına geçerdi. Ortalığa sevinç ve mutluluk saça saça...

Ne demişler: Napoli’yi görde öl. Lâf! Loksandra’nın elinden midye dolması yede öl. Hünkârbeğendi, yoğurtlu kebap ve kışın bulunmadığı için asma yaprağına değil, pırasa yaprağına sarılmış sindirimi kolay (üstelik terletici ve sidik söktürücü) etli dolmasını ye. Taramasını ye de öl. Ölürsün de yeniden canlanıp yeniden yiyesin gelir. Yakınları Loksandra’nın yemeğinden tadabilmek için tâ Boğaziçi’nden, Kadıköy’den ve Tatavla’dan kalkıp Bakırköy’e gelirlerdi. Yılda iki kez bütün soyu hiç şaşmadan onun evine gelirdi. Bohçalarıyla, çocuklarıyla, köpekleriyle bir iki gün kalmak için gelirlerdi. Hal hatır sormaya gelenmi vardı zaten...

Bir defa Dimitro'nun yaş gününde güzün, bir defa da Loksandra'nın kutladığı Ortodoksia gününde gelirlerdi. Loksandra'yı Roksana diye çağırırlardı. Roksanalar dindar olurdu...

Yılbaşı gecesi, yalnız çocukları karılarını alıp gelirlerdi. O gece Loksandra, kasabının her yıl kendisine gönderdiği hindinin dolmasını hazırlardı. «Koskocaman kurko!» Kasabı, hindiyi baştan aşağı süsleyip öyle gönderirdi. «Kokona için». «Görüyor musun, kasabım bana ne yollamış?»

Dimitro, Loksandra ile evlendikten bu yana çok yılbaşılar geçmişti. O yılbaşı sabahı Dimitro evine bereket yayılsın diye avluya nar taneleri serpmekle geçen yıllarda olduğundan daha erken kalktı.

Ayağında terlikleri, sırtında uzun beyaz geceliği ve başında Loksandra'nın dikmiş olduğu (püskülü beline varan) kukuletası ile kürküne sarılmış olarak merdivenin sahanlığında durdu. Delikanlı gibi utangaç güneş ışıkları altında allaşan karlı bir sabah vakti gibi yüzü kızararak nar tanelerini avluya saçtı...

LİNK

12 Ekim 2021 Salı

Gelin Çiçeği Cinayeti / Maria Lang

Gelin Çiçeği Cinayeti

Gelin Çiçeği Cinayeti

Gelin Çiçeği Cinayeti’nden…

Dina şık şemsiyesini açtı ve yavaşça gülümsedi; çiçekçi dükkânının girişini seyredebildiği kaldırım kısmından ayrılmadı yine de Kırmızı ipekli elbisesine yağmur damlaları vurdukça ayakları habire ıslandı; sabırsızlıkla bekleyen bakışlarım dükkân kapısına çevirdi. Şu Anneli hâlâ gelemeyecek miydi? Hem bu iki ihtiyar kızın çenesini kapamanın yolu yok muydu?

«Ah canım! Ne de güzel bir gelin olacak! Gelinliği Bayan Persson dikiyormuş; fevkalâde birşey çıkacağına kalıbımı basarım. Yalnız eteğe onaltı metre kumaş gitmiş...»

«Ne yazık, Doktor Hammar bugünleri göremedi, vakitsiz öldü zavallı.» Livia leylakrenkli şapkasını üzüntüyle salladı. «Söz aramızda ondan iyi üvey baba bulunamazdı; her eve bir erkek gerektir. Yoksa o kuş beyinli Gretel Hammar ne kendine, ne de kızına gözkulak olabilirdi. Kilisede yürürken ne güzel bir görüntü meydana getirecekler, öyle değil mi?»

«Ah, evet!» diye Olivia tombul ellerini sevinçle çırptı. «Damadın annesinin İngiliz soylularından olduğu da pek belli.»

Livia hışımla sözü ağzına tıkadı onun:

«Benim sözünü ettiğim damat değil, Edward Strom. Gelinin babası olduğundan kilisede kızın koluna giren tabiî o olacak.» '

«Mihrapta da damada teslim edecek öyle mi?» dedi Olivia, kıkırdadı; uygunsuz bir konudan söz eder gibi hali vardı. «Biliyor musun, o monoklü alıp, tek gözüne yerleştirmiyor mu, tüylerim diken diken oluyor Bütün vücudum ürperiyor; neye benziyor kendisi? Ah! Tıpkısı tıpkısına... Sezebiliyor musun, Dina?»

Sır verecekmişçesine eğildi, kızarmış yanaklarla birşeyler fısıldadı. Skoga kasabasının diğer üçbin sakini gibi ihtiyar kızın gizli arzusunu bilen Dina bu kez biraz daha yumuşak ve dostça davranmaya karar verdi.

«Yok canım!» dedi, fısıldayarak. «Lord Peter Wimsey olamaz, hiç sanmam!»

Olivia mutlu bir şekilde güldü, hayranlığını çeken kişi Tütüncünün köşesinde belirince gözleri daha da süzüldü. Erkeğin acelesi vardı, fakat buna rağmen girişteki ufak grubu selâmlamak için yaklaştı.

Dina düşünceli bir tarzda ona baktı. Son altı aydır zihnini kurcalayan şeyi hatırladı: Joakim Cruse üzerine kesin bir yargıya varmamıştı hâlâ.

Çirkin bir genç falan değildi. Biraz zayıf sayılırdı o kadar. Saçındaki kırmızılık besbelliydi; üstelik bir zamanlar moda olan ve gerçekte küçüklere yakışan bir biçimde kesilmişti. Otuzbeşindeki bir genç adama yaraşır gibilerden değildi pek. Fakat açık gri yazlık elbisesi, gök mavisi çizgili yeleği kusursuz bir elden çıkmıştı, (hava ve ısı derecesi ne olursa olsun yelek giyerdi Joakim) monoklü da olmayınca insanda kendine güven besleyen şık bir kişi izlenimini bırakıyordu.

'Bazan çok budaladır,' diye düşündü Diana. 'Şimdiki gibi şu değerli iki yaşlının elini öperken yağmur altında ıslanır. Ve bazan da kendisi orada mıdır diye kuşkuya düşersiniz. Buna rağmen...'

Joakim'in sorusunu yüksek sesle cevaplandırdı ;

«Evet, Falkman'ın dükkânında. Kendisini almak üzere yanına giderseniz, memnun oiur sanıyorum. Kadının çenesinden kurtulamıyordur bu türlü

LİNK

11 Ekim 2021 Pazartesi

Efsane / Marie Lu

Efsane

Efsane

Efsane’den…

Her biri bir gaz maskesi takmıştı. Bazen bir evden çıktıklarında evin kapısını büyük kırmızı bir X koyarak işaretliyorlardı. Bundan sonra kimse o eve girip çıkamıyordu ya da bunu en azından kimsenin göremeyeceği bir şekilde yapıyorlardı.

“Hâlâ göremiyor musun onları?” diye fısıldadı Tess. Gölgeler yüz ifadesini gizliyordu.

Kafamı dağıtma çabası içinde eski PVC borularından derme çatma bir sapan yapmaya çalışıyordum. "Akşam yemeği yemediler. Saatlerdir masaya oturmadılar.” Duruşumu değiştirip rahatsız olan dizimi esnettim.

"Belki de evde değillerdir?”

Tess’e gıcık olduğumu belli eden bir bakış attım. Beni avutmaya çalışıyordu ama istediğim bu değildi. "Bir ışık yanıyor. Şu mumlara bak. Eğer evde kimse yoksa annem asla mumları boşa harcamaz."

Tess yakınlaştı. "Birkaç haftalığına şehirden gidelim bence, ne dersin?" Sakin konuşmaya çalışıyordu ama sesinde korku vardı. "Yakında veba geçmiş olacak, o zaman geri gelirsin. Paramız iki tren bileti almaya yeter de artar bile."

Başımı salladım. "Haftada bir gece demiştik, hatırladın mı? Haftada bir gece onları kontrol etmeme izin ver."

"Evet. Bu hafta her gece onları kontrol etmeye geldin zaten."

"Sadece iyi olduklarından emin olmak istiyorum."

"Peki ya, hastalanırsan?"

"Şansımı deneyeceğim. Ayrıca benimle gelmek zorunda da değilsin. Alta’da durup gelmemi bekleyebilirdin."

Tess omuz silkti. "Birinin sana göz kulak olması lazım." Benden iki yaş küçük olmasına rağmen bazen bana bakabilecek kadar olgun biri gibi konuşuyordu.

Askerler evimize doğru yaklaşırken sessizlik içinde izledik. Bir evin önünde her durduklarında, bir asker kapıyı vururken diğer bir tanesi de hemen yanında silahı çekilmiş halde beklerdi. Eğer on saniye içinde kapı açılmazsa ilk asker kapıyı tekmeyle açardı...