İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2022 Pazartesi

Asya’da Uzaklarda / Favell Lee Mortimer

 

Asya'da UzaklardaAsya’da Uzaklarda

Asya’da Uzaklarda’dan…

Siyon Dağı Hz. Davut’un Kutsal Ahit Sandığını şarkılar ve müzik eşliğinde getirip koyduğu yerdir. Burada Eski Ahit’in okunduğu ve İbranice duaların edildiği bir kilise bulunmaktadır. Bu kilisenin rahibi Protestan’dır ve Kudüs Piskoposu olarak adlandırılır. Bu kiliseyi pek az Hz. İsa’ya inan Yahudi de ziyaret eder.

Burada Musevi çocukların Müslüman çocuklarla yan yana oturup Hıristiyan bir öğretmenden Hz. İsa hakkında ders aldıkları bir okul bulunur. Her akşamüstü çocuklar öğretmenleri tarafından kırlara oynamaya götürülürler.

Mutlaka gitmeniz gereken hüzünlü ancak çok güzel bir yer daha vardır. Vadiden aşağı inip üzerinde dar bir köprünün olduğu küçük dereyi geçince alçak taş duvarı gördüğünüzde içeri girin. Burası Gethsemane Bahçesidir. Sekiz yaşlı zeytin ağacının bulunduğu bu bahçeye artık Hz. İsa havarileriyle beraber gelmiyor. Burası Yahuda’nın ihaneti sonrası Hz. İsa’nın ağladığı ve melekçe teselli edildiği yerdir.

Gethsemae’nin üzerinde hâlâ çok güzel zeytin ağaçlarının yetiştiği Zeytin Dağı bulunur. Hz. İsa yeniden burada görünecektir ve her göz onu bütün ihtişamı ile görecektir. Fakat herkes onu görmekten memnun olacak mıdır?

Hayır. O tekrar göründüğünde bazı gözlerden yaşlar akacaktır.

Kudüs hüzünlü ve sessiz bir şehirdir, burada evler karanlık ve kirli, caddeler ise dar ve engebelidir. Bu şehirde çok Musevi bulunur, çünkü dünyanın her yerindeki yaşlı Museviler buraya ölmek için gelir ve yerleşirler. Bu fakir ve yaşlı Museviler Avrupa’dan gelen Yahudi yardımlarıyla yaşarlar ve Ahiret Gününde burada gömülen insanların ilk olarak dirilerek sonsuza kadar mutlu kalacaklarına inanırlar.

Kudüs sağlıksız bir yer olduğundan burada yaşayan Yahudilerin çoğu hastadır. Yaz aylarında kalitesi bozulan kuyu suları etrafa veba da dâhil olmak üzere pek çok salgın hastalık yaymaktadırlar. İngiliz Hıristiyanların kurdukları misyonlar sayesinde şehirde tıbbi yardım yapılmaktadır. Bir gün yaşlı bir Yahudi çamaşırcı kadınla yaşayan çıplak ayaklı, kirli, pasaklı küçük bir yetim kız bana gelerek doktor istedi. Çocuğun evi camiye yakın dar ve karanlık bir yolun sonunda bir yerdeydi. Yaşlı çamaşırcı, torunları ve yetim kızla beraber zeminini yükselttiği tek odalı bir evde yaşamaktaydı. Yetim kıza divanda yatması için izin verilmiyordu ve çocuk halının ucunda uyuyordu. Doktor kıza hangi okula gittiğini sorduğunda tüm aile güldü, çünkü yukarıda resmi verilen İngiliz hanımefendi dışında bu şehirde kimse kızlara okuma yazma öğretmiyordu.

Kutsal diyarlardaki en ürkütücü ve korkunç yer Ölü Deniz’dir. Burada bir zamanlar dört sapkın şehir bulunmaktaydı ve Tanrı onları ateş ve sıcak çamurla yerle bir etti.

Sodom ve Gomore’yi duymuşsunuzdur.

Bir gün bir rahip Ölü Deniz’i ziyaret etmeye korumaları ile at sırtında gelmiş. Ölü Deniz’in suyunu tatmak için ağzına alan adam suyu çok tuzlu ve acı bularak ne yutabilmiş ne de bu suda yıkanabilmiş. Daha sonra aynı rahip Ürdün nehrine gittiğinde burasının o berbat Ölü Deniz’den ne kadar farklı bir yer olduğu görmüş. Ürdün nehri kenarında yetişen güzel ağaçların dalları, yaprakları suya değiyormuş. Gezgin rahip dallarla saklı bir yer bularak burada yıkanmış ve “Kurtarıcı İsa burada vaftiz oldu” diye düşünmüş. Ama rahip buraya her yıl gelen hacılar gibi bu suyun günahları yıkayıp götürdüğünü düşünmemiş, çünkü bunu ancak Hz. İsa’nın kanının yapacağına inanıyormuş. Bu nehrin bir yanında Katolikler diğer yanında ise Rum Ortodokslar yıkanmaktadır. Çünkü bu iki grup bir türlü aralarında anlaşamazlar.

Rahip Ürdün nehrinin tatlı suyundan içtikten sonra Jeriko’dan Kudüs’e seyahat etmiş. Bir zamanlar iyi bir Samaryalı’nın yolculuk ettiği ve hırsızlar tarafından yaralanmış zavallı Yahudi’yi bulduğu aynı yolu kullanmış. Hâlâ bu aynı yolda hırsızlar yolculara saldırmaktadır, çünkü yol çok ıssızdır ve hırsızların saklanacağı birçok kuytu yer bulunmaktadır...

LİNK

18 Şubat 2022 Cuma

Fütürist Manifestolar Kitabı / F.T. Marinetti

 

Fütürist Manifestolar KitabıFütürist Manifestolar Kitabı

Fütürist Manifestolar Kitabı’ndan…

Dile getirdiğimiz isyan çığlığı, ideallerimizi Fütürist şairlerinkilere ortak ediyor. Bu idealler bir takım estetik klikler tarafından icat edilmediler. Onlar bugün yaşayan her yaratıcı sanatçının damarlarında fokurdayan şiddetli bir arzunun ifadesidir.

Tüm gücümüzle geçmişin o fanatik, hissiyatsız ve kendini beğenmiş inancıyla savaşacağız, öyle bir inanç ki müzelerin kötücül varlığından cesaret alıyor. Biz eski tuvallerin ve eski heykellerin iradesiz tapınmalarına karşı isyan ediyoruz, pis ve kurtlanmış ve zamanla mahvolmuş olan her şeye karşı duruyoruz. Genç, yeni ve hayat dolu olan her şeye karşı alışılagelmiş olan küçümsemeyi adaletsiz ve hatta suç unsuru olarak addediyoruz.

Yoldaşlar, şu anda sizlere bilimdeki muzaffer gelişmelerin insanlık için önüne geçilmez değişiklikler yarattığını söylüyoruz, bu değişiklikler ki geleceğimizin parlak ihtişamına güvenen biz özgür modernler ile geçmiş geleneğinin o uysal köleleri arasında devasa uçurumlar açmakta.

On altıncı yüzyıldan bugüne, eski Romalıların zaferlerini sonsuzca sömüren sanatçıların hata dolu tembellikleri midemizi bulandırıyor.

Diğer ülkelerin gözünde, İtalya hala bir ölüler ülkesi, heykelleriyle bembeyaz devasa bir Pompeii. Ama İtalya yeniden doğmaktadır. Siyasi canlanmayı kültürel bir canlanma takip edecek. Cahil köylülerin ikamet ettiği topraklarda, okullar kurulacak; güneşin altında hiçbir şey yapmadan yaşamanın tek geçerli meslek olduğu topraklarda, milyonlarca makine çoktan gürüldemeye başladı bile; geleneksel estetiğin üstün olana hükmettiği topraklarda, yeni sanatsal ilham kaynakları doğuyor ve dünyayı ışıltısıyla büyülüyor.

Yaşayan sanat hayatını çevrelendiği öğelerden alır. Atalarımız sanatsal ilhamlarını ruhlarını besleyen dini bir atmosferden alıyorlardı; aynı şekilde bizler de günümüz yaşantısının somut mucizeleriyle soluk almalıyız-dünyayı sarmalayan hızlı ulaşım yollarına ait demir ağlar, kıtalararası hatlar, zırhlılar, göklerimizde iz bırakan o muhteşem uçuşlar, denizaltı gemilerimizin esaslı cesareti ve bilinmeyeni fethetmek için girişilen kasıcı mücadele. Büyük şehirlerimizin o hareketli hayatına ve gece yaşantısının heyecan verici yeni psikolojisine nasıl kayıtsız kalabiliriz; ehlikeyiflerin ateşli figürlerine, absenta içenlere?

Ayrıca estetik ifadenin bu çok önemli dirilişinde kendi payımıza düşeni de yapacağız: gelenek, akademizm ve hepsinin üstünde mide bulandırıcı akli tembellik ile tuzağa düşürülmüş oldukları halde sahte bir modernite duvarı arkasında saklanmakta direten tüm sanatçı ve kurumlara savaş ilan ediyoruz.

İsyankâr bir kalabalıkla Roma’daki acınası haldeki kla-sisizmin mide bulandırıcı yeniden çiçek açışı için destek dolu alkışlarından dolayı gençliği de şiddetle kınıyoruz; Floransa’da uğruna gösteri yaptıkları hermafrodit arka-izmin nevrotik gelişiminden dolayı da; Milano’da satın aldıkları o 1948 yapımı yarı kör, yaya işler için de; dünyanın onlardan ibaret olduğunu zannettikleri Tori-no’daki o emekliye ayrılmış devlet memurlarının işleri için de; Venedik’te taptıkları bir grup fosilleşmiş simyacının kabuk bağlamış çöplük türlüsü yüzünden de... Tüm yapaylığın ve banalliğin-İtalya’nın dört bir yanındaki büyük saygı gören sanatçılarımızın çoğunun işlerini en derin küçümsememize değer hale getiren tüm o baştan savma ve basit tecimselliğin karşısına dikileceğiz...

LİNK

15 Şubat 2022 Salı

Picasso İle Yaşamak / Françoise Gilot, Carlton Lake

 

Picasso İle YaşamakPicasso İle Yaşamak

Picasso İle Yaşamak’tan…

Picasso ve arkadaşları restorandan ayrıldığında biz hala oturuyorduk. Serin bir akşamdı, kalın bir oduncu ceketi giymiş, başına da bere takmıştı. Dora Maar omuzlarında vatka bulunan kürk bir ceket ve İşgal sırasında kızların çok giydiği modelde ayakkabılar giyiyordu. Bu ayakkabıların deri olanı işgal sırasında hemen her şey gibi az bulunuyordu. Dora’nın giydiği ayakkabı tahta tabanlı ve yüksek topukluydu. Yüksek topukları, vatkalı omuzları ve öne eğik duruşuyla; kalçasına kadar gelen oduncu ceketi giyen Bask bereli adamdan yirmi santim uzun, gösterişli bir Amazon’a benziyordu.

Sonraki Pazartesi sabahı saat sabah on birde Geneviève ile Grands-Augustins Caddesi 7 Numara’da bulunan arnavut kaldırım taşlı avlunun köşesine saklanmış karanlık ve dar merdivenlerden tırmanarak, Picasso’nun evinin kapısını çaldık. Kısa bir süre bekledikten sonra kapı 8–10 santim açıldı ve Picasso’nun sekreteri Jaime Sabartés’nin uzun, ince burnu göründü. Onu daha önce hiç görmemiştik ama kim olduğunu biliyorduk. Picasso’nun yaptığı resimlerinin reprodüksiyonlarını görmüştük ve Cuny bizi Sabartés’nin karşılayacağını söylemişti. Bize şüpheyle baktı ve “Randevunuz var mı?” diye sordu. Randevumuz olduğunu söyledim. Bizi içeri aldı. Kalın camlı gözlüklerinin arkasından kaygıyla bize bakıyordu.

Pek çok kuşun – üveyikler ve hasır kafeslerin içinde çok sayıda egzotik türler – ve bitkilerin bulunduğu bir bekleme odasına girdik. Bitkiler pek güzel sayılmazdı. Otellerdeki kapı görevlilerinin yanındaki bakır kaplarda bulunan dikenli, yeşil bitkilerdi. Ancak burada sunumları daha güzel yapılmıştı ve açık duran yüksek pencerenin önünde oldukça hoş bir görüntü oluşturmuşlardı. Bu bitkilerden birini, Nazilerin Picasso eserlerine getirdiği yasağa rağmen bir ay önce d’Astorg Caddesi’ndeki Louise Leiris Galerisi’nin kuytuda kalan kameriyesine asılı duran yeni bir Dora Maar portresinde görmüştüm. Pembe ve gri renklerinin hâkim olduğu mükemmel bir portreydi. Resmin geri planında şimdi gördüğüm büyük antika pencerenin bölmeleri gibi bölmeleri olan bir çerçeve, kafeste kuşlar ve dikenli bitkilerden biri vardı.

Sabartés’yi takip ederek ikinci bir odaya geçtik. Bu çok uzun bir odaydı. Odada XIII. Louis döneminin izlerini taşıyan çok sayıda eski divan, sandalyeler ve üzerlerine bırakılmış gitarlar, mandolinler ve Picasso’nun Kübist dönemde resimlerinde kullandığını düşündüğüm diğer müzik aletleri bulunuyordu. Picasso daha sonraları bana müzik aletlerini resimleri yapmadan önce değil, sonra aldığını ve aletleri Kübist günlerinin anısına bu odada tuttuğunu söyledi. Odada her şey oldukça orantılıydı ama her şeyden altı ya da yedi tane vardı. Karşımızda duran uzun masa ve sağ duvara dayalı, birbiri ardına duran iki uzun marangoz masası kitaplar, dergiler, gazeteler, fotoğraflar, şapkalar ve her türlü düzensizce yayılmış eşyayla kaplıydı. Masalardan birinin üstünde ortasında su gibi görünen bir sıvıyla dolu, üzeri kapalı küçük bir boşluk olan, insan başı büyüklüğünde bir parça işlenmemiş ametist kristal duruyordu. Masanın altındaki rafta çok sayıda katlanmış erkek takım elbiseleri ve üç, dört çift eski ayakkabı gördüm.

Odanın ortasındaki uzun masanın yanından geçerken Sabartés’nin diğer odaya açılan kapının yanında yerde duran mat, kahverengi bir nesnenin yanından dolandığını fark ettim. Yakına geldiğimde bu nesnenin bronz bir kafatası heykeli olduğunu gördüm...

LİNK

10 Şubat 2022 Perşembe

Ah Avrupa / Hans Magnus Enzensberger

 

Ah AvrupaAh Avrupa

Ah Avrupa’dan…

Seçimden bir gece önce Kraliyet meclisinde üyesi bulunan tüm partilerin yöneticileri bir televizyon programında tartışmaya katılıyorlar. Bu tartışma o derece terbiyeli, düzgün ve ölçülü geçiyor ki —zaten başka türlüsü de beklenemez— seyircinin bir kısmının uykusu bile geliyor. İlk andan itibaren reislerin reisinin kim olduğunu anlıyor insan; hiç de görevde olan başbakan değil, biçim açısından bakıldığında muhalefette bulunan partinin başkanı.

Olof Palme sanki ev sahibi, reis, şampiyon; bu rolü de kişisel karizması ve konuşma yeteneğiyle oynamıyor. (Ülke liderliği için gereken doğuştan gelme ağırlık onda yoktu, kişiler üzerinde saygı ya da çekinme oluşturabilmek için fazla aydın, fazla hareketli, fazla burjuvaydı.) Yani duruma egemen olması sadece mevkiinin ona verdiği güçten kaynaklanıyordu. Son sözü o söyledi, çünkü iktidarda olup olmamaya bağlı olmaksızın İsveç toplumunu ideolojik, ahlâki ve siyasal açıdan yöneten grubun temsilcisiydi.

Bu güç o derece büyüktü ki, karşıtlarının her türlü davranışını belirliyordu. Bu güce karşı muhalefet yapan, muhalifliği için bir çeşit özür diliyordu, çoğu kez de eğlendirici biçimde özür diliyordu, farkına bile varmadan. Öteki partilerin adlarından başlıyordu bir kere bu iş. Tutucular sanki tutucu olduklarından utanç duyarcasına kendilerine "Ilımlı Birleştirme Partisi" diyorlar, Liberaller herhalde liberalliklerini kuşkulu buluyor olmalılar ki kendilerine folklorik bir lakap bulmuşlar: Eski Köylü Partisi; hiçbir anlama gelmeyecek derecede tarafsız bir adın arkasına sığınmışlar.

Siyasal gücün banka kasalarında yerleşmiş olduğuna inanmak, kaba Marksizm'e dayanan eski bir hatadır. İnsanların kafalarından neyin geçtiği, hangi yazılmamış kanunlara inandıkları, hangi dili konuştukları da aynı derecede ağırlıklı sanılır. İsveç burjuvazisinin kendi dili kalmamıştır, kendi öz bilinci ve siyasal kültürü de yoktur. Borgerskapet sözcüğü bile şaibeli, daha çok savunmaya dayalı bir çağrışım yapar. Bu yüzden "burjuva hükümetlerinin", 1976'dan beri başka bir etiket altında ve küçük bazı farklarla sosyal demokrat politikayı sürdürmekten başka bir şey yapmamalarına şaşmamak gerekir: Vergi yükümlülüğünü artırdılar, kamu harcamalarını çoğalttılar ve devlet payını yükselttiler.

Böyle bir toplumda zenginlerin neşesinin pek yerinde olduğu söylenemez. Evet, yalnız vergiler olsa iyi! Dürüst vatandaşlar olarak gönülsüz de olsa vergileri zamanında ödemek istiyorlar. Onları üzen, bu ağır kaderlerinin yarattığı duruma kimsenin anlayışla bakmaması. Kapılarını özür dileyen bir tavırla açıyorlar. Sadece bir rastlantı sonucu, neredeyse kazara bu paraya sahip oldular, bu villayı satın aldılar.

Zaten zenginliklerinde de ısrarlı değiller. Tam tersine, yük oluyor bu onlara, dikkati çekiyor, yanlış anlaşılmalara neden oluyor. Herkes onları kendini beğenmiş ya da spekülatör zannedebilir, bu da son derece üzücü bir durum. Yani tek kelimeyle kendilerini fazlalık, küçümsenen, dışarda bırakılan kişiler olarak görüyorlar; çekingen bir protesto girişiminde bulunduklarında ise, bu protesto son derece çaresiz ve cılız kalıyor. (Seçim günü Grand Hotel Saltsjöbaden'in önünde duran gece mavisi Jaguar marka arabanın ön camındaki çıkartmayı her zaman gülerek anımsayacağım, üzerinde "Halk işçi fonlarına karşı," yazılıydı.)

Bu arada konukların sayısı azalmıştı. Ekrandaki oy yüzdelerini gösteren tablolara kimse bakmıyordu...

LİNK

9 Şubat 2022 Çarşamba

İç Savaş Manzaraları / Hans Magnus Enzensberger

 

İç Savaş Manzaralarıİç Savaş Manzaraları

İç Savaş Manzaraları’ndan…

Hiç kimse bu kökten değişime hazır değildi. Kimse bir çıkar yol bilmiyor. Karşılaştığımız bu durumun, siyasetin bir biçimi olması mümkün. Bunu kavramak için geçmişteki iç savaşlara dönüp bakmak gerekiyor. Almanya, geçirdikleri arasında en ağır ve en uzun olan iç savaşın5, etkilerinden hiçbir zaman tam kurtulamadı. Bu savaşta nüfusun üçte ikisinin yaşamını kaybettiği belirtiliyor. Fakat otuz yıl savaşları devlet güçlerince başlatılmış ve sürdürülmüştü.

Yeniçağ’ın büyük iç savaşlarının çoğu için de bu geçerlidir: Amerika’nın Güneyi’nin Kuzey’e karşı, Rusya’da Beyazlar’ın Kızıllar’a karşı, İspanyol Falanj’ının Cumhuriyetçiler’e karşı savaşı. Bütün bu vakalarda düzenli ordular ve cepheler vardı; merkezî komuta makamları, karargâhlarından verdikleri emirlerle birliklerini ayakta tutmaya ve stratejik amaçlarını planlı biçimde gerçekleştirmeye çalışıyordu. Askerî yönetimin yanında, kesin belirlenmiş amaçlar peşinde koşan ve müzakere ortağı gözü ile bakılan bir siyasal yönetim de vardı.

Fakat klasik Devletler Savaşı, gücü tekelleştirme eğilimi gösterir ve devlet mekanizmasını olağanüstü güçlendirirken, iç savaşta düzenin çökmesi ve milislerin kendi başlarına hareket eden silahlı çetelere dönüşmesi tehlikesi vardır.

Bazı savaş beyleri bağımsızlığını ilan eder; ana karargâh, çatışan yığınlar üzerindeki askerî, hükümet de siyasal denetimi yitirir. Fakat yine de ABD’deki, Meksika’daki, Rusya’daki savaşların gelişimi iki tarafın da her şeye rağmen pazarlık yapabilecek, kazanabilecek ya da teslim olabilecek durumda bulunduğunu göstermektedir; bunlar her halükârda uğruna savaşılan alanı denetimi altına alan yeni bir yönetimin, merkezî bir devlet gücünün pekişmesi ile sonuçlandılar. Günümüzdeki iç savaşların böyle bir umut ışığı taşıyıp taşımadığı yanıtsız kalan bir sorudur.

Sömürgecilik döneminde, hemen uluslararası boyutlara ulaşmayan, hiçbir iç çatışma yoktu. “Reel Politika” adı altındaki uygulamalar, her iç savaşın dış güçlerce körüklenmesine ve kullanılmasına yolaçıyordu. Çatışan taraflar büyük bir oyunun piyonları olarak kullanılıyordu. Büyük güçlerin amacı, etki alanlarını ve sömürge imparatorluklarını genişletmekti. Avrupalıların ve Amerikalıların Çin’e yaptıkları çok sayıdaki saldırıyı, Bolşevik Ekim Devrimi sonrasında Rusya’ya yapılan müdahaleleri ya da İkinci Dünya Savaşı’nın son provası olarak yorumlanması hiç de yersiz olmayan İspanya İç Savaşı’nı anımsatmak yeterlidir.

Daha yetmişli yıllarda bile süper güçler bu mantığa sıkıca sarılmış biçimde hareket ediyordu. Afrika’da, Asya’da ve Latin Amerika’da vekâleten bir dizi savaş yaptırıyorlar ve kendilerine sıfır toplamlı oyunlar çerçevesinde çıkar sağlayacağını düşündükleri her iç çatışmaya karışıyorlardı. Bu çatışmaları, üçüncü bir dünya savaşının eşiğine kadar tırmandırmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

Ancak soğuk savaşın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile birlikte bu tür dış siyaset anlayışından vazgeçildi. Yalnızca Moskova ve Pekin’de değil, Washington’da da, kardeşlik duyguları ile yapılan yardımların, getirdiğinden fazlasını götürdüğü görüşü ağızdan ağıza dolaştı. Son on yılda ekonomik açıdan kazançlı çıkan, bu oyuna katılmayan uluslar oldu. Eski Reel Politika, 19. yüzyıl sömürgeci düşünüşünün yıkıntıları ile karşı karşıya kaldı. Bununla artık dünya pazarından pay kapmak olası değildir...

LİNK

20 Kasım 2021 Cumartesi

Kötülük Üzerine Bir Deneme / Terry Eagleton

Kötülük Üzerine Bir Deneme

Kötülük Üzerine Bir Deneme

Kötülük Üzerine Bir Deneme’den…

Martin ölemez çünkü kendini ebediyen yok olamayacak kadar değerli görmektedir. Aynı zamanda ölmeyi beceremez çünkü sevmeyi beceremez. Sadece iyiler ölmeyi becerebilir. Martin ölüme teslim olamaz çünkü yaşarken de hiç kimseye bırakmamıştır kendini. Bu anlamda, nasıl yaşamışsanız, öyle ölürsünüz. Ölüm, eğer başarıyla gerçekleştirmek istiyorsanız, yaşarken provasını yapmanız gereken bir kendinden vazgeçiştir. Aksi takdirde ölüm bir ufuk değil bir fasit dairedir. Başkaları-için olmak ve ölüme-doğru olmak aynı durumun farklı yönleridir sadece.

Pincher Martin bazen cehennemle ilgili bir roman olarak anılır ama aslında Arafla ilgili bir hikâyedir. Araf ahlaken vasat olan insanların oturup, isimleri okunana kadar bekledikleri ve günahlarının karşılığı olarak türlü aşağılayıcı kefareti yerine getirdikten sonra ayaklarını sürüye sürüye, utanmadan cennete gitmek için terk ettikleri bir bekleme odası değildir. Hıristiyan teolojisine göre Araf, içinde eser miktarda bir itirazla kendini ölüme teslim etmene yetecek kadar sevgi olup olmadığını anladığın ölüm anının ta kendisidir, işte şehitler -başkaları için kendi ölümlerinin kucağına atlayanlar- geleneksel inanca göre bu yüzden doğruca cennete giderler.

Martin cehennemde değildir. Yürüyen bir ölü olsa da hayaletimsi bir sureti hâlâ ortalarda dolaşmaktadır ve katıksız bir yok oluşu simgeleyen cehennemde yaşam olamaz. Borç veya aşk ya da umutsuzluk adında maddesel bir yerde kimsenin olamayacağı gibi cehennemde de kimse olamaz. Geleneksel teolojiye göre cehennemde olmak, Tanrı’nın sevgisini bile isteye reddederek onun ellerinden düşmektir, elbette böyle bir şey mümkünse. Bu açıdan bakıldığında, cehennem insan özgürlüğüne yapılabilecek en cafcaflı iltifattır. Bir insan yaratıcısının tatlı dilini, nazik davranışını reddedebiliyorsa, bu insan gerçekten de güçlü olmalıdır. Ama bütün canlılığın kaynağı olan Tanrı’nın dışında hayat olamayacağına göre cehennem yok oluştur, sonsuzluk değil.

Cehennem ateşi diye bir şey varsa bu sadece Tanrı’nın gaddar sevgisinin ateşidir ve yalnız bu sevgiye katlanamayanları yakar bitirir. Lanetlenmişler Tanrı’yı şeytani bir dehşet olarak yaşayacaklardır çünkü Tanrı onların benliklerini zorla ele geçireceğini söylemiştir. Tanrı‘nın onlara sevgisi ve merhameti azalmıştır ve böylece onların sahip olduğu en önemli varlıklar tehlikeye girmiştir. Cehennem ateşinden korkanlar artık rahatlayabilir. İyi haber şu ki sonsuza kadar ateşte kavrulmayacaklar. Çünkü işte kötü haber geliyor, sadece hiçliğe dönüşeceklerdir.

Kesin olarak bilemeyiz ama muhtemelen Christopher Martin’e olan da budur işte. Tıpkı Othello’nun sırf varoluşuyla Iago’yu öfkeden kudurtması gibi Martin’i, münasebetsizce hep gözüne soktuğu masumiyetiyle çileden çıkaran arkadaşı Nathaniel “ölüp cennete doğru yok olmak tekniğinden, şeylerin nihai gerçeğinde erimekten bahseder. Martin’in ona tepkisi pek soylu olmaz: Nat’i öldürmeye çalışır. İçinde bulunduğumuz bu sapkın durumda Nat, Tanrı’nın sevgisinin bize “kesin bir yok oluş” olarak ulaşacağını iddia eder: “Varlık ve yokluktan uzak. Anlıyor musun? Hayat dediğimiz her şeyi yok eden bir tür kara şimşek.” Tanrı yüce bir hiçliktir. Amansız merhameti, kendini ona bırakamayanlara kesinlikle dayanılmaz bir hakaret gibi gelecek olan bir sevgi teröristidir Tanrı. Lanetlenmişler Tanrı’nın “iyi” sonsuzluğunu “kötü” sonsuzluk olarak yaşayacak olanlardır. Aynı şekilde, sanat tarihçilerinin ulvi diye nitelediklerini (yükselen dağlar, fırtınalı denizler, sonsuz gökyüzü) berbat ya da muhteşem ya da hem berbat hem de muhteşem bir şekilde tecrübe edebilirsiniz.

Lanetliler, tıpkı Faust gibi, sınırlan kabul etmek için fazla mağrurdurlar. Sonlu olanın karşısında diz çökmeyeceklerdir, hele ki kendi faniliklerinin karşısında. Bu yüzden gurur tipik bir şeytani erdemsizliktir. Lanetliler yine aynı sebeple ölümden korkarlar çünkü ölüm insanın tartışılmaz sinindir. Romanda Tanrı’nın “iyi” hiçliğiyle Martin’in “kötü” hiçliği, katışıksız yaşamsızlığı karşılaştırmaktadır. Nihai hesaplaşmada “Şefkatinize tükürürüm!...) Cennetinize sıçarım!” diye hırlayacaktır. Siyah şimşeğin çizgileri, içeri dalabileceği bir gedik ya da zayıf nokta aramak için etrafında acımasızca dolanırken, Martin, kendi kişiliğinin ele geçmez karanlık merkezi üzerine bir kaplumbağa gibi çöreklenmiş, ıstakoza benzer bir çift devasa pençeye indirgenmiştir...

LİNK

13 Kasım 2021 Cumartesi

CIA’nın Büyük Operasyonları / Mark Zepezauer

CIA'nın Büyük Operasyonları

CIA’nın Büyük Operasyonları

CIA’nın Büyük Operasyonları’ndan…

ABD'nin 2. Dünya Savaşı sırasında oluşturduğu ve CIA'nın öncülü olan ilk gizli örgütü Office of Strategic Services (Stratejik Hizmetler Bürosu-OSS) 1945'te devlet içinde bir güç mücadelesinin aracı olduğu için, birimleri değişik bakanlıklara dağıtılarak kapatılmıştı. Ağustos 1946'da OSS'nin örtülü operasyonlardan sorumlu birimi Strategic Services Unit (Stratejik Hizmetler Birimi-SSU) Savaş Bakanlığı'ndan alınıp CIG'a bağlandı. ÖSS dağıtıldığında, Ön Asya ve Kuzey Afrika'da 7 istasyonu bulunuyordu.

Bu istasyonlar da CIG'a bağlandı. Ve böylece CIG, koordinasyon görevini aşıp bir icra organı haline dönüştü. Bu konuma gelir gelmez Özel Operasyonlar Dairesi'ni (Office of Special Operations-OSO) kurdu. Yönetim, 1946'nın sonunda OSO'nun kadrolu personel sayısının 800'e ulaştığını Senato'ya bildirdi.

1947'de, ABD’nin yeni yönelimine göre devletin iç yapılanmasını düzenleyen ünlü "Ulusal Güvenlik Yasası" (National Security Act) çıkarıldı. Buna göre, Savunma Bakanlığı, CIA, Ulusal Güvenlik Konseyi, daha önce Kara Kuvvetleri'nin bünyesinde olan Hava Kuvvetleri ayrı bir komutanlık olarak kuruldu. Silahlı kuvvetler arası koordinasyon için Genelkurmay Başkanlığı (Joint Chiefs of Staffs) oluşturuldu.

1946'da Sovyetler Birliği'nin savaş sırasında işgal ettiği İran Azerbaycanı'ndan birliklerini geri çekmeyi reddetmesi, 1947'de Macaristan ve Polonya'da komünistlerin iktidarı alması, Çin'de ve Yunanistan'da komünistlerin önderliğindeki ayaklanmanın yükselmesi ABD'yi telaşa düşürdü. Ve "Komünizmi-Smırlama" adı altında ezilen dünyaya ve sosyahst ülkelere karşı yoğun bir saldırı başlatıldı. CIA önderliğindeki bu yeni savaşın esasını örtülü operasyonlar oluşturuyordu. 1946'dan itibaren örtülü eylemler, özellikle de yaygın psikolojik savaş harekâtları devlet politikası olarak uygulamaya sokuldu.

Truman, bu örtülü eylemlerin yönetimini, önce Dışişleri Bakanı'mn onayı koşuluyla Savunma Bakanlığı'na verdi. Ancak dönemin Dışişleri Bakanı General George MarshaU, örtülü operasyonun kaynağının ortaya çıkması durumunda Dışişleri Bakanlığı'nın ve ABD dış politikasının büyük itibar kaybına uğrayacağını behrterek karara şiddetle itiraz etti. Bunun üzerine Ulusal Güvenlik Konseyi, Aralık 1947'deki ilk toplantısında birinci konu olarak Özel Savaş'm kimin tarafından yürütüleceğini görüştü ve yetki CIA'ya verildi.

Truman, 14 Aralık 1947'de CIA'ya örtülü operasyon ve psikolojik savaş yönetme görevi veren Ulusal Güvenhk Konseyi'nin 4/A numarah direktifini (NSC 4/A) onayladı. Bir hafta sonra CIA Özel Operasyonlar Dairesi bünyesinde, psikolojik savaştan sorumlu "Özel işlemler Grubu" (Special Procuders Group-SPG) kuruldu. Bir yıl sonra, SPG, sosyahst ülkelere yönelik radyo yayınlarını, propaganda malzemelerinin gizlice sokulmasını ve balonlardan Doğu Avrupa ülkelerine propaganda malzemeleri atılmasını organize ediyordu. SPG'nin ilk başkanı, Kennedy döneminde CIA Başkanlığı'na gelecek olan, Rockefeller ailesinin sadık hizmetkârı Ailen Dulles idi...

LİNK

11 Kasım 2021 Perşembe

Gutenberg Galaksisi / Marshall McLuhan

Gutenberg Galaksisi

Gutenberg Galaksisi

Gutenberg Galaksisi’nden…

Keyfi olarak tek bir durağan konumun seçilmesi, sönüp giden bir noktadan görülen bir resimsel uzay yaratır. Parça parça doldurulabilen bu uzay, her şeyin yalnızca görsel olarak iki boyutlu biçim halinde, kendi uzayında tınladığı ya da başka perdeye geçtiği, resimsel olmayan uzaydan bütünüyle farklıdır.

İşte Kral Lear’da sözlü sanatın üç boyutlu emsalsiz parçası, Perde IV, sahne vi’da belirir. Edgar, kör edilmiş Gloucester’ı, sarp bir kayalığın hemen kenarında bulundukları yanılsamasına inandırmaya çalışmaktadır:

Edgar. ... Dinleyin, denizin gürültüsünü işitiyor musunuz?

Gloucester. Yoo, hiçbir şey işitmiyorum.

Edgar. Demek gözlerinizin acısı, öteki duyularınızı da zayıflatıyor. ... İşte geldik efendim! Yaklaşın biraz... Tamam... Durun şimdi. Bu kadar derinlere bakmak ne korkunç, ne baş döndürücü bir şey!

Üçüncü boyut yanılsaması, E. H. Gombrich’in Art and Illusion’ında [Sanat ve Yanılsama] derinlemesine ele alınmıştır. İnsani görüşün normal tarzından çok farklı olan üçüncü boyut perspektifi, görmenin uzlaşımsal olarak edinilmiş tarzıdır; tıpkı alfabedeki harfleri tanıma ya da kronolojik bir anlatıyı izleme yetisinin edinilmiş olması gibi. Shakespeare, öteki duyuların görmeyle ilişkisi üstüne yorumlarıyla, bunun edinilmiş bir yanılsama olduğunu anlamamıza yardım eder. Gloucester, yanılsamaya düşmeyecek kadar olgunlaşmıştır, çünkü görme duyusunu sonradan ansızın yitirmiştir. Görselleştirme gücü artık bütün diğer duyularından tamamen ayrıdır. Shakespeare’in burada açıkça ortaya koyduğu gibi, insana üçüncü boyut yanılsamasını veren de, işte bütün diğer duyulardan kasıtlı olarak yalıtılmış bu görme duyusudur. Bunun yanı sıra bir de bakışı sabitleme gereği vardır:

İşte geldik efendim! Yaklaşın biraz... Tamam... Durun şimdi. Bu kadar derinlere bakmak ne korkunç, ne baş döndürücü bir şey! Uçurumun yarı yerinde uçuşan kargalar mayıs böcekleri kadar ufalmış... Kayalar ortasında bir adam sarkmış rezene topluyor, ancak bir insan başı kadar büyük... Korkunç zanaat! Sahilde dolaşan balıkçılar, farelere benziyor; uzaklarda demirli büyük gemi, sandal kadar; sandalı da, ancak zorla seçilebilen bir şamandıra kadar küçük! Boğuk gürültülerle sahildeki sayısız çakılları döven dalgaların sesi bu kadar yüksekten duyulmuyor. Bakamayacağım artık; başım döner, gözlerim kararır da yuvarlanırım diye korkuyorum.

Slıakespeare’in burada yaptığı, iki boyutlu düz panellerin beş ianesini arka arkaya yerleştirmektir. Bu düz panellere çapraz bir eğim verildiğinden, bu iki boyutlu düzlemler sanki "sabit duran" bir noktadan, bir perspektif içinde birbirini izliyor gibi görünmektedir. Shakespeare, bu çeşit yanılsama eğiliminin, duyuların birbirinden ayrılmasından kaynaklandığının gayet iyi farkındadır. Milton da, kör oluşunun ardından, aynı tür görsel yanılsamayı yaratmayı öğrenmiştir. Ve 1709’a gelindiğinde, Piskopos Berkeley, Nem Theory of Vision’da ["Yeni Görüş Kuramı"], dokunma duyusundan koparılmış soyut bir yanılsama olması açısından, Newton’cu görsel uzayın saçmalığına karşı çıkıyordu. Duyuların soyunmasının ve dokunsal sinestezideki etkileşimlerinin kesintiye uğramasının, Gutenberg teknolojisinin sonuçlarından biri olması pekâlâ mümkündür.

İşlevlerin bu şekilde ayrılması ve indirgenmesi süreci, King Lear’ın yazıldığı on yedinci yüzyılın başında kesinlikle kritik bir noktaya ulaşmıştı. Fakat insan duyularının yaşamında böyle büyük bir devrimin ne dereceye kadar Gutenberg teknolojisinden kaynaklanmış olabileceğini belirleyebilmek için, bu kritik dönemde yazılmış büyük bir oyunun duyarlılığından örnek vermekle yetinmekten biraz farklı bir yaklaşıma başvurmak gerekiyor.

King Lear, Rönesans’ın yeni eylem yaşamının çılgınlığını ve sefaletini ortaya koymak için bir çeşit Ortaçağ vaaz örneği ya da tümevarımlı akıl yürütmedir. Shakespeare, eylem ilkesinin kendisinin, toplumsal işleyişler ve özel duyular yaşamını uzmanlaşmış parçalara ayırmak olduğunu titizlikle ortaya koyar...

LİNK

8 Kasım 2021 Pazartesi

İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar / Marvin Harris

İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar

İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar

İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar’dan…

Hayvan kıtlığı pek o kadar kötü olmayabilir çünkü çiftçiler komşularından öküzleri kiralayabilir ya da ödünç alabilirler. Ama tarla süren hayvanların ortaklaşa kullanımının çoğu kez uygulanamaz olduğu görülür. Tarlanın sürülmesi muson yağmurlarıyla eşgüdümlü olmalıdır, ve bir çiftliğin toprağı sürüldüğü sırada, başka bir toprağın sürülmesi için en uygun olan zaman çoktan geçmiş olabilir.

Ayrıca, toprağın sürülmesi bittikten sonra, bir çiftçi bütün kırsal Hindistan'da yük taşıma işinin temel aracı olan öküz arabasını çekmek için kendi bir çift öküzüne hala gereksinim duyar. Büyük olasılıkla, çiftliklerin, çiftlik hayvanlarının, sabanların ve öküz arabalarının özel mülkiyette olması Hindistan tarımının verimini düşürmektedir, ama çok geçmeden anladım ki bu durum inek sevgisinden kaynaklanmış değildir.

Yük hayvanlarının kıtlığı Hindistan'ın köylü ailelerinin büyük çoğunluğunun üzerinde etkisini sürdüren korkunç bir tehdittir. Bir öküz hastalandığında, yoksul çiftçi, çiftliğini yitirme tehlikesi içindedir. Eğer yedek öküzü yoksa tefeci faiziyle borçlanmak zorunda kalacaktır. Gerçek halde milyonlarca köylü ailesi mal varlıklarının ya tümünü ya da bir bölümünü yitirmişler ve bu tür borçların bir sonucu olarak ya ortakçı ya da gündelikçi olmuşlardır. Her yıl yoksul çiftçilerin yüz binlercesi, sonunda, işsiz ve evsiz barksız insanlarla zaten dolup taşan kentlere göç etmektedirler.

Hasta ya da ölmüş öküzünün yerine yenisini koyamayan Hindistan çiftçisi, bozulmuş traktörünü ne yenileyebilen ne de onarabilen bir Amerikan çiftçisiyle aynı durumdadır. Ama şu önemli ayrım vardır: Traktörler fabrikalarda yapılırlar, ama öküzleri yapan ineklerdir. Bir ineğe sahip olan bir çiftçi öküzleri yapan bir fabrikaya sahiptir. İnek sevgisi ister olsun ister olmasın, bu durum onun ineğini mezbahaya satmakta pek hevesli olmaması için geçerli bir nedendir. Hindistan çiftçilerinin yılda yalnızca 250 kilo süt veren ineklere katlanmaya neden istekli olabileceklerini insan böylece anlamaya başlıyor.

Eğer zebu ineğinin temel işlevi erkek çekim hayvanları doğurmak ise, temel işlevi süt üretmek olan özel Amerikan mandıra hayvanlarıyla onu karşılaştırmanın hiçbir anlamı yoktur. Bununla birlikte, zebu ineklerince üretilen süt bir çok yoksul ailelerin besin gereksinimlerini karşılamakta önemli bir rol oynamaktadır. Küçük miktarlardaki süt ürünleri bile öldürücü açlığın sınırında yaşamını sürdürmeye zorlanan insanların sağlığını iyileştirebilir.

Hindistan çiftçileri aslında süt elde etmek için bir hayvana sahip olmak istediklerinde, süt verme süreleri daha uzun olan ve tereyağı için zebu sığırlarından daha üstün kaliteli süt üreten dişi su sığırına yönelirler. Erkek su sığırları ayrıca sular altındaki çeltik tarlalarını sürmekte üstündürler. Ama öküzler daha çevik ve beceriklidirler ve kuru tarla çiftçiliğinde ve taşıma işlerinde öncelikle kullanılırlar. Hepsinden önemlisi, zebu türü hayvanlar olağanüstü güçlüdürler ve Hindistan'ın çeşitli bölgelerini zaman zaman büyük sıkıntıya sokan uzun süreli kuraklıklara dayanabilirler.

Tarım insan ve doğa ilişkileriyle ilgili uçsuz bucaksız bir sistemin bir parçasıdır. Bu "ekosistem"in birbirinden ayrı parçaları hakkında Amerikan tarım işletmesinin yönetimine ilişkin deyimlerle yargıya varmak çok acayip izlenimlere yol açar. Hindistan'ın ekosisteminde sığırlar, sanayileşmiş, yüksek enerji toplumlarından gözlemcilerin kolaylıkla gözden kaçırdıkları ya da küçümsedikleri durumlarda önemli yer tutarlar. Amerika Birleşik Devletlerinde, kimyasal maddeler tarım gübresinin temel kaynağı olarak neredeyse tümüyle hayvan gübresinin yerini almış bulunmaktadır. Amerikalı çiftçiler toprağı katırlar ya da atlarla değil de traktörlerle sürmeye başlayınca doğal gübre kullanmaya son verdiler.

Traktörler gübreden çok zehir yaydıkları için, geniş çapta makinalı tarıma bağlanılması, hemen hemen zorunlu olarak kimyasal gübrelere bağlanma anlamına gelir. Ve dünyanın her yanında bugün gerçekten uçsuz bucaksız bir entegre petrokimya-traktör-kamyon sanayi kompleksi gelişmiştir; orada tarım makinaları, motorlu araçlar, petrol ürünleri ye benzin, kimyasal maddeler ve böcek ilaçları üretilir ve bunlar yüksek verimli üretim tekniklerine destek olur... 

LİNK

3 Kasım 2021 Çarşamba

Saçmalıklar Çağı / Michael Foley

Saçmalıklar Çağı

Saçmalıklar Çağı

Saçmalıklar Çağı’ndan…

Daha da kötüsü, buyuran kişi muhtemelen ortalama, sıradan, bugüne, çağa ait bir kişi; çözümse çağın önerileri ve yasaklarının zayıf bir karışımından ibaret olacaktır. Bu durumun yazında bir paraleli mevcut. Pek çok yazar ve şair heveslisi sadece çağdaşlarını okur hatta sıklıkla bunları bile okumaz; tembelliğini, başkalarının etkisinden kurtulmak için cesur bir hamle diye gösterir. Ama böyle bir etkilenmeden kaçınma girişimi etkilenmelerin en beteriyle, güncel popüler zevkle, sığ beğeniyle sonuçlanır.

İçgüdü ve yetenekleri duyarlılık veya vicdanla sınırlanmayıp çağın talepleriyle kusursuz eşleşen ve haliyle başarılı ve avantaların –saraylar, saray mensupları, hizmetçiler ve harem gibi– tadını çıkarmaktan memnun "mutlu hödük" olgusu elbette mevcut. Eski çağlarda bu tipler savaşçılardı. Bugünse girişimciler. Kapitalizmin en başarılı güven numaralarından biri herkesin milyoner olabileceği yanılsamasını yayabilmesidir. Oysa zirvede sadece birkaç kişiye yer vardır ve zirvede yer alabilecek beceriye çok az kişi sahiptir.

Bir de yanılsamalar içinde keyifle yaşayan mutlu düşçüler var. Hem kendini iyi hissetmenin en uygun ve zararsız yolu bu, değil mi? Fakat hayat, yanılsamaları paramparça etmekten müthiş haz duyar ve bu tür deneyimler yanılsamaları reddetmekten veya daha en başta oluşmalarını engellemekten çok daha ıstıraplıdır ve çok daha pahalıya patlar. Yanılsamalar ancak hepten hezeyanlara dönüşmeleri halinde gerçeklikten bağışıktır. Kısacası, gerçekten Napolyon olduğunuza inanmanız gerekir. Yani sonuçta iş dönüp dolaşıp bir kez daha dünyayı, benliği ve ikisinin nasıl etkileştiğini kavramaya gelmektedir.

Doğa boşluk sevmez. Hele insan zihnindekini hiç sevmez. Zihnin nasıl sömürgeleştirileceğine dair kavrayışımızı 20. yüzyılda büyük saygı görüp 21. yüzyılda yerden yere vurulan iki düşünüre, Freud ve Marx'a borçluyuz. Bugün hor görülmelerine karşın bu iki düşünürün temel fikir ve bakışları değer ve önemlerini korumaktadır. Marx bağımsız düşünce olarak varsaydığımızın ne kadarının aslında toplum tarafından dayatıldığını, Freud ise aslında ne kadarının bilinçdışından çıktığını göstermiştir. Yani her iki yönden –içten ve dıştan– yoğun ve bitmek tükenmek bilmez bir baskı söz konusudur ve sonuçta belki de bağımsız düşünce diye bir şey hiç varolmayabilir.

Ancak, her iki baskıdan da tamamen kaçış umudu yoktur. Dünyada, önyargıların dışında yaşamak imkansız bir idealdir. İçinde yaşadığımız çağ da bizim içimizde yaşar. Ve çağlar, içlerinde yaşayan insanlar kadar bencildir: Her çağ kendisini üstün görür ve diğerlerinden daha fazla sevilmeyi talep eder. Bu talepler de genelde karşılanır. Çağımıza, vatanımız gibi büyük değer biçeriz. Bizi ürettiğine göre, çağımız iyi olmak durumundadır.

Çağımız kendisine sadakat yaratmada büyük başarı sağlamıştır ve bundaki kilit etmenlerden biri tatminin sadece mümkün değil, aynı zamanda kolay hatta kaçınılmaz olduğu yanılsamasını yayma becerisidir. Düzenli yaşanan ekonomik krizler bu yanılsamanın maskesini indirirler indirmesine ama genellikle yanılsamanın gerçek yüzü sadece belli kimselere, kısa süreliğine ve sınırlı görünür. Sistemin mekanizmaları sorgulanır ama altında yatan, sınırsız kişisel özgürlük ve sınırsız seçenek varsa herkes her şey olabilir ve her şeyi elde edebilir varsayımı sorgulanmaz. Ne düşünce ne çaba gereklidir.

Sadece istemek, olmaya ve edinmeye yeter: Reklamlarla sinsice ve kişisel gelişim endüstrisi tarafından alenen pompalanan mesaj budur. Ve simgesi gülümseyen yüz, şiarı "İyi Günler" olan "Şen Şakrak Kişilik" çağın idealidir. Ama bir temel önerme söz konusu: Rol yapmayacaksınız. Öyle olunca iyi günler dileyen gülümser çağın şen şakraklarının gittikçe daha fazla anti-depresan kullanmasına şaşmamak gerekiyor. Işıltıyla gülümseyen depresifler çağın fenomenine dönüşüyor...

LİNK

2 Kasım 2021 Salı

Franz Kafka Boyun Eğmeyen Hayalperest / Michael Löwy

Franz Kafka Boyun Eğmeyen Hayalperest

Franz Kafka Boyun Eğmeyen Hayalperest

Franz Kafka Boyun Eğmeyen Hayalperest’ten…

Kafka’nın eserini, hangisi olursa olsun, herhangi bir politik doktrine indirgeyemeyeceğimiz aşikârdır. Kafka söylem üretmez, kişiler ve durumlar yaratır ve eserinde duygular, tavırlar, bir Stimmung ifade eder. Edebiyatın sembolik dünyası ideolojilerin söylemsel dünyasına indirgenemez; edebi eser, felsefi ya da politik doktrinler gibi soyut kavramsal sistem değil, kişilerin ve şeylerin somut hayali evreni’dir.

Bununla birlikte, bu durum, bir yandan Kafka’nın anti-otoriter ruhu, liberter duyarlılığı, sosyalist sempatileri ile diğer yandan bellibaşlı yazıları arasındaki geçitleri, köprüleri, yeraltı bağlarını keşfedip araştırmayı engellemez. Bunlar, Kafka’nın iç manzarası olarak adlandırabileceğimiz şeye erişmenin ayrıcalıklı yollarıdır.

Kafka’nın sosyalist eğilimleri çok erken kendini göstermiştir. Gençlik arkadaşı ve liseden dostu Hugo Bergmann’a göre genç Kafka görüşlerini sergilemek için ceketinin yaka deliğinde kızıl bir karanfil taşıyordu. Okuldaki son yıllarında (1900-1901) dostlukları biraz soğumuştu, çünkü “onun sosyalizmi de benim Siyonizmim çok güçlüydü.” Bu anlaşmazlıklar Germen milliyetçiliği karşısında aynı şekilde tepki göstermelerini engellemez. Her ikisinin de dahil olduğu Prag’daki Alman Öğrenciler Birliği’nin bir toplantısında, tören sırasında Wacht am Rhein okunurken iki arkadaş ayağa kalmazlar ve bu tavır derhal kapı dışarı edilmelerine yol açar…

Söz konusu edilen hangi sosyalizmdir? Genç Kafka’nın Çek ya da Avusturya sosyal-demokrasisiyle bağlarını ortaya koyan hiçbir tanık yoktur. Savaş sonrası yıllarda yeni Çekoslovak Cumhuriyeti’ndeki komünist partiyle de bağı yoktur –bu partinin kurucularından biri olan Stanislav K. Neumann’ın yazarı tanımasına ve Ateşçi’yi 1920 yılında bir Çek edebiyat dergisinde yayımlamış olmasına rağmen durum budur. Velhasıl, Bergmann’ın sözünü ettiği Kafka’nın sosyalizme bağlılığı Ekim 1917’den çok öncedir.

Kafka’nın Rus devrimine ilgi göstermiş olduğu doğrudur: Eylül 1920’de Milena’ya yazdığı bir mektupta, Bolşevizm üzerine bir makaleye referansta bulunarak, bu yazının “bedenim, sinirlerim, kanım” üzerinde güçlü bir etkisi olduğunu belirtir. Milena’ya mektupların yeni baskısını hazırlayanlara göre bu, 25 Ağustos 1920’de Prager Tagblatt’ta çıkan Bertrand Russell’in “Bolşevik Rusya Üzerine” başlıklı bir makalesidir. Ama Kafka, bana çok önemli gelen şu ifadeyi de eklemektedir: “Doğrusu, onu tam olarak oradaki haliyle almadım, kendi orkestram için onu transpoze etmeye başladım.”

Genel olarak Kafka’nın “etkilenme”lerine uygulanabilir bir saptamadır bu: Asla pasif bir alımlama söz konusu değildir, her zaman için seçmeli bir yeniden-özümseme, kendine özgü bir “müzikleştirme” söz konusudur. Kafka’nın tavrını daha iyi anlayabilmek için Bertrand Rusel’in makalesinin içeriğine bakalım. Bu metin –Temmuz-Ağustos 1920’de Londra’da The Nation adlı süreli yayında çıkan beş makalelik bir dizinin ilkidir– Sovyet iktidarının hakkaniyetli bir bilançosunu çıkarmaya çalışırken, hem Bolşeviklerin fedakârlıklarını vurgulamakta –onları, “demokrasi ve dinsel iman bileşimleri”yle ve “sarsılmaz politik–ahlaki hedefleri”yle Cromwell’in püritenleriyle karşılaştırmaktadır– hem de diktatörlük eğilimlerini ve hoşgörüsüzlüklerini belirtmektedir.

Kafka Milena’ya mektubunda makalenin sonunu ortadan kaldırdığını, çünkü bunların doğrulanmamış suçlamalar olduğunu belirtiyordu. Nelerdir bunlar? Russell, makalenin son paragrafında, Asya Rusya’sının yeniden fethi sırasında Bolşeviklerin emperyalist eğilimleri olarak adlandırdığı şeyi eleştirir ve bir süre sonra Bolşeviklerin iktidarının “herhangi bir Asya hükümetine” benzeyeceğini öngörür. Kafka’ya konu dışı gelen burasıdır: Bunlar “bu bütünün içinde yerini bulamamış” suçlamalardır...

LİNK