Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2022 Pazartesi

Asya’da Uzaklarda / Favell Lee Mortimer

 

Asya'da UzaklardaAsya’da Uzaklarda

Asya’da Uzaklarda’dan…

Siyon Dağı Hz. Davut’un Kutsal Ahit Sandığını şarkılar ve müzik eşliğinde getirip koyduğu yerdir. Burada Eski Ahit’in okunduğu ve İbranice duaların edildiği bir kilise bulunmaktadır. Bu kilisenin rahibi Protestan’dır ve Kudüs Piskoposu olarak adlandırılır. Bu kiliseyi pek az Hz. İsa’ya inan Yahudi de ziyaret eder.

Burada Musevi çocukların Müslüman çocuklarla yan yana oturup Hıristiyan bir öğretmenden Hz. İsa hakkında ders aldıkları bir okul bulunur. Her akşamüstü çocuklar öğretmenleri tarafından kırlara oynamaya götürülürler.

Mutlaka gitmeniz gereken hüzünlü ancak çok güzel bir yer daha vardır. Vadiden aşağı inip üzerinde dar bir köprünün olduğu küçük dereyi geçince alçak taş duvarı gördüğünüzde içeri girin. Burası Gethsemane Bahçesidir. Sekiz yaşlı zeytin ağacının bulunduğu bu bahçeye artık Hz. İsa havarileriyle beraber gelmiyor. Burası Yahuda’nın ihaneti sonrası Hz. İsa’nın ağladığı ve melekçe teselli edildiği yerdir.

Gethsemae’nin üzerinde hâlâ çok güzel zeytin ağaçlarının yetiştiği Zeytin Dağı bulunur. Hz. İsa yeniden burada görünecektir ve her göz onu bütün ihtişamı ile görecektir. Fakat herkes onu görmekten memnun olacak mıdır?

Hayır. O tekrar göründüğünde bazı gözlerden yaşlar akacaktır.

Kudüs hüzünlü ve sessiz bir şehirdir, burada evler karanlık ve kirli, caddeler ise dar ve engebelidir. Bu şehirde çok Musevi bulunur, çünkü dünyanın her yerindeki yaşlı Museviler buraya ölmek için gelir ve yerleşirler. Bu fakir ve yaşlı Museviler Avrupa’dan gelen Yahudi yardımlarıyla yaşarlar ve Ahiret Gününde burada gömülen insanların ilk olarak dirilerek sonsuza kadar mutlu kalacaklarına inanırlar.

Kudüs sağlıksız bir yer olduğundan burada yaşayan Yahudilerin çoğu hastadır. Yaz aylarında kalitesi bozulan kuyu suları etrafa veba da dâhil olmak üzere pek çok salgın hastalık yaymaktadırlar. İngiliz Hıristiyanların kurdukları misyonlar sayesinde şehirde tıbbi yardım yapılmaktadır. Bir gün yaşlı bir Yahudi çamaşırcı kadınla yaşayan çıplak ayaklı, kirli, pasaklı küçük bir yetim kız bana gelerek doktor istedi. Çocuğun evi camiye yakın dar ve karanlık bir yolun sonunda bir yerdeydi. Yaşlı çamaşırcı, torunları ve yetim kızla beraber zeminini yükselttiği tek odalı bir evde yaşamaktaydı. Yetim kıza divanda yatması için izin verilmiyordu ve çocuk halının ucunda uyuyordu. Doktor kıza hangi okula gittiğini sorduğunda tüm aile güldü, çünkü yukarıda resmi verilen İngiliz hanımefendi dışında bu şehirde kimse kızlara okuma yazma öğretmiyordu.

Kutsal diyarlardaki en ürkütücü ve korkunç yer Ölü Deniz’dir. Burada bir zamanlar dört sapkın şehir bulunmaktaydı ve Tanrı onları ateş ve sıcak çamurla yerle bir etti.

Sodom ve Gomore’yi duymuşsunuzdur.

Bir gün bir rahip Ölü Deniz’i ziyaret etmeye korumaları ile at sırtında gelmiş. Ölü Deniz’in suyunu tatmak için ağzına alan adam suyu çok tuzlu ve acı bularak ne yutabilmiş ne de bu suda yıkanabilmiş. Daha sonra aynı rahip Ürdün nehrine gittiğinde burasının o berbat Ölü Deniz’den ne kadar farklı bir yer olduğu görmüş. Ürdün nehri kenarında yetişen güzel ağaçların dalları, yaprakları suya değiyormuş. Gezgin rahip dallarla saklı bir yer bularak burada yıkanmış ve “Kurtarıcı İsa burada vaftiz oldu” diye düşünmüş. Ama rahip buraya her yıl gelen hacılar gibi bu suyun günahları yıkayıp götürdüğünü düşünmemiş, çünkü bunu ancak Hz. İsa’nın kanının yapacağına inanıyormuş. Bu nehrin bir yanında Katolikler diğer yanında ise Rum Ortodokslar yıkanmaktadır. Çünkü bu iki grup bir türlü aralarında anlaşamazlar.

Rahip Ürdün nehrinin tatlı suyundan içtikten sonra Jeriko’dan Kudüs’e seyahat etmiş. Bir zamanlar iyi bir Samaryalı’nın yolculuk ettiği ve hırsızlar tarafından yaralanmış zavallı Yahudi’yi bulduğu aynı yolu kullanmış. Hâlâ bu aynı yolda hırsızlar yolculara saldırmaktadır, çünkü yol çok ıssızdır ve hırsızların saklanacağı birçok kuytu yer bulunmaktadır...

LİNK

17 Şubat 2022 Perşembe

Gallia Savaşı / Gaius Julius Caesar

 

Gallia SavaşıGallia Savaşı

Gallia Savaşı’ndan…

Aynı gün içerisinde keşif birlikleri düşmanın ordugâhtan sekiz mil kadar uzaktaki bir dağın eteğinde bulunduğunu haber verdiler. Dağ konusunda bilgi edinmek, rahatça çıkılabilecek bir yer olup olmadığını öğrenmek üzere birkaç adam gönderdi. Bunlar geri geldiklerinde zirveye çıkmanın kolay olduğunu söylediler. Caesar, komutanlarından Titus Labienus'a üçüncü nöbet sırasında iki lejyon ve yolu iyi bilen kılavuzlarla dağın en yüksek tepesine çıkmasını emretti. Labienus'a planını açıkladı. Kendisiyse dördüncü nöbet sırasında harekete geçerek düşmanın geçtiği yoldan süratle ilerledi. Atlıların tamamını kendisinden önce gönderdi. Savaş sanatındaki büyük ustalığıyla ün kazanan ve Lucius Sulla ile Marcus Crassus'un ordusunda görev yapmış olan Publius Considius'u keşif birlikleriyle beraber ileriye gönderdi.

Labienus şafak sökerken dağın doruğunu işgal etmeye başlamıştı. Caesar ise düşmanın ordugâhına bir buçuk millik bir uzaklıktaydı. Daha sonradan esirlerden öğrendiğine göre kendisinin ve Labienus'un yaklaştığı anlaşılmamıştı. Bu sırada Considius gelerek Labienus'un işgal etmek üzere olduğu dağın düşman tarafından ele geçirildiğini söyledi. Galler'in silahlarından ve bayraklarından bunu anlamıştı. Caesar, birliklerini en yakındaki tepeye çekti. Savaş saflarını düzenledi. Labienus, Caesar'dan, kendi birliklerini düşman ordugâhının yakınında görünceye kadar çarpışmaya girmemek için emir almıştı. Böylece dört bir yandan düşmana karşı saldırıya geçilecekti.

Bu nedenle zirveyi ele geçirince asıl birlikleri beklediler ve çarpışmaktan çekindiler. Sonunda Caesar keşif birliklerinden dağın kendi birlikleri tarafından ele geçirildiğini öğrendi. Helvetler ordugâhlarının yerini değiştirmişlerdi. Considius da korkuya kapılarak görmemiş olduğu bir şeyi görmüş gibi anlatmıştı. O gün düşmanı her zamanki mesafeden izlemeye devam etti. Ordugâhını düşmanınkinden üç mil uzakta kurdu.

Caesar, bir sonraki gün orduya tahıl dağıtmak için iki günden fazla kalmadığını ve Haeduların en büyük ve en zengin kasabası olan Bibracte'ye onsekiz millik bir uzaklıkta olduklarını görerek tahıl sağlanması işinin çözümünü bulmaya karar verdi. Helvetlerin üzerine doğru ilerlerken yolunu değiştirerek çabucak Bibracte'ye gitti. Bu değişiklik Lucius Aemilius ismindeki Gallialı atlı birliği komutanından kaçan asker kaçakları tarafından düşmana haber verildi. Helvetler Romalıların kendilerinden kaçtıklarını sandılar. Çünkü bir gün önce en yüksek yerleri ele geçirmelerine rağmen savaşa girişmemişlerdi. Belki de ordunun iaşe yollarını kesebileceklerini zannettiler. Hangi nedenle olursa olsun planlarını değiştirdiler. Yollarından ayrılarak artçı birliklerimizi izlemeye başladılar ve onlara zarar verdiler.

Caesar Helvetlerin yaptıklarını görünce birliklerini yakındaki bir tepeye çekti. Düşmanın saldırısını durdurmak üzere atlılarını gönderdi. Bu sırada kendisi eski askerlerden oluşturulmuş olan dört lejyonu dağın ortasında üç sıralı bir saf şeklinde ilerletti öte yandan Yakın Gallia'dan toplamış olduğu iki lejyonun ve bütün yardımcı birliklerin dağın tepesinde beklemelerini emretti. 

Bu şekilde dağın her kısmı kendi adamlarıyla dolacaktı. Ayrıca bütün ağırlıkların aynı yerde toplanmasını ve en yüksek yerde saf tutmuş olan askerler tarafından koruma altına alınmasını da emretti. Helvetler bütün arabalarıyla geldiler. Ağırlıkları bir yerde topladılar. Askerleri yoğun ve kalabalık bir saf halinde süvarimizi geri püskürttü. Daha sonra bir kütle{11} oluşturarak ilk hatlarımıza karşı ilerlemeye başladılar...

LİNK

10 Şubat 2022 Perşembe

Ah Avrupa / Hans Magnus Enzensberger

 

Ah AvrupaAh Avrupa

Ah Avrupa’dan…

Seçimden bir gece önce Kraliyet meclisinde üyesi bulunan tüm partilerin yöneticileri bir televizyon programında tartışmaya katılıyorlar. Bu tartışma o derece terbiyeli, düzgün ve ölçülü geçiyor ki —zaten başka türlüsü de beklenemez— seyircinin bir kısmının uykusu bile geliyor. İlk andan itibaren reislerin reisinin kim olduğunu anlıyor insan; hiç de görevde olan başbakan değil, biçim açısından bakıldığında muhalefette bulunan partinin başkanı.

Olof Palme sanki ev sahibi, reis, şampiyon; bu rolü de kişisel karizması ve konuşma yeteneğiyle oynamıyor. (Ülke liderliği için gereken doğuştan gelme ağırlık onda yoktu, kişiler üzerinde saygı ya da çekinme oluşturabilmek için fazla aydın, fazla hareketli, fazla burjuvaydı.) Yani duruma egemen olması sadece mevkiinin ona verdiği güçten kaynaklanıyordu. Son sözü o söyledi, çünkü iktidarda olup olmamaya bağlı olmaksızın İsveç toplumunu ideolojik, ahlâki ve siyasal açıdan yöneten grubun temsilcisiydi.

Bu güç o derece büyüktü ki, karşıtlarının her türlü davranışını belirliyordu. Bu güce karşı muhalefet yapan, muhalifliği için bir çeşit özür diliyordu, çoğu kez de eğlendirici biçimde özür diliyordu, farkına bile varmadan. Öteki partilerin adlarından başlıyordu bir kere bu iş. Tutucular sanki tutucu olduklarından utanç duyarcasına kendilerine "Ilımlı Birleştirme Partisi" diyorlar, Liberaller herhalde liberalliklerini kuşkulu buluyor olmalılar ki kendilerine folklorik bir lakap bulmuşlar: Eski Köylü Partisi; hiçbir anlama gelmeyecek derecede tarafsız bir adın arkasına sığınmışlar.

Siyasal gücün banka kasalarında yerleşmiş olduğuna inanmak, kaba Marksizm'e dayanan eski bir hatadır. İnsanların kafalarından neyin geçtiği, hangi yazılmamış kanunlara inandıkları, hangi dili konuştukları da aynı derecede ağırlıklı sanılır. İsveç burjuvazisinin kendi dili kalmamıştır, kendi öz bilinci ve siyasal kültürü de yoktur. Borgerskapet sözcüğü bile şaibeli, daha çok savunmaya dayalı bir çağrışım yapar. Bu yüzden "burjuva hükümetlerinin", 1976'dan beri başka bir etiket altında ve küçük bazı farklarla sosyal demokrat politikayı sürdürmekten başka bir şey yapmamalarına şaşmamak gerekir: Vergi yükümlülüğünü artırdılar, kamu harcamalarını çoğalttılar ve devlet payını yükselttiler.

Böyle bir toplumda zenginlerin neşesinin pek yerinde olduğu söylenemez. Evet, yalnız vergiler olsa iyi! Dürüst vatandaşlar olarak gönülsüz de olsa vergileri zamanında ödemek istiyorlar. Onları üzen, bu ağır kaderlerinin yarattığı duruma kimsenin anlayışla bakmaması. Kapılarını özür dileyen bir tavırla açıyorlar. Sadece bir rastlantı sonucu, neredeyse kazara bu paraya sahip oldular, bu villayı satın aldılar.

Zaten zenginliklerinde de ısrarlı değiller. Tam tersine, yük oluyor bu onlara, dikkati çekiyor, yanlış anlaşılmalara neden oluyor. Herkes onları kendini beğenmiş ya da spekülatör zannedebilir, bu da son derece üzücü bir durum. Yani tek kelimeyle kendilerini fazlalık, küçümsenen, dışarda bırakılan kişiler olarak görüyorlar; çekingen bir protesto girişiminde bulunduklarında ise, bu protesto son derece çaresiz ve cılız kalıyor. (Seçim günü Grand Hotel Saltsjöbaden'in önünde duran gece mavisi Jaguar marka arabanın ön camındaki çıkartmayı her zaman gülerek anımsayacağım, üzerinde "Halk işçi fonlarına karşı," yazılıydı.)

Bu arada konukların sayısı azalmıştı. Ekrandaki oy yüzdelerini gösteren tablolara kimse bakmıyordu...

LİNK

9 Şubat 2022 Çarşamba

İç Savaş Manzaraları / Hans Magnus Enzensberger

 

İç Savaş Manzaralarıİç Savaş Manzaraları

İç Savaş Manzaraları’ndan…

Hiç kimse bu kökten değişime hazır değildi. Kimse bir çıkar yol bilmiyor. Karşılaştığımız bu durumun, siyasetin bir biçimi olması mümkün. Bunu kavramak için geçmişteki iç savaşlara dönüp bakmak gerekiyor. Almanya, geçirdikleri arasında en ağır ve en uzun olan iç savaşın5, etkilerinden hiçbir zaman tam kurtulamadı. Bu savaşta nüfusun üçte ikisinin yaşamını kaybettiği belirtiliyor. Fakat otuz yıl savaşları devlet güçlerince başlatılmış ve sürdürülmüştü.

Yeniçağ’ın büyük iç savaşlarının çoğu için de bu geçerlidir: Amerika’nın Güneyi’nin Kuzey’e karşı, Rusya’da Beyazlar’ın Kızıllar’a karşı, İspanyol Falanj’ının Cumhuriyetçiler’e karşı savaşı. Bütün bu vakalarda düzenli ordular ve cepheler vardı; merkezî komuta makamları, karargâhlarından verdikleri emirlerle birliklerini ayakta tutmaya ve stratejik amaçlarını planlı biçimde gerçekleştirmeye çalışıyordu. Askerî yönetimin yanında, kesin belirlenmiş amaçlar peşinde koşan ve müzakere ortağı gözü ile bakılan bir siyasal yönetim de vardı.

Fakat klasik Devletler Savaşı, gücü tekelleştirme eğilimi gösterir ve devlet mekanizmasını olağanüstü güçlendirirken, iç savaşta düzenin çökmesi ve milislerin kendi başlarına hareket eden silahlı çetelere dönüşmesi tehlikesi vardır.

Bazı savaş beyleri bağımsızlığını ilan eder; ana karargâh, çatışan yığınlar üzerindeki askerî, hükümet de siyasal denetimi yitirir. Fakat yine de ABD’deki, Meksika’daki, Rusya’daki savaşların gelişimi iki tarafın da her şeye rağmen pazarlık yapabilecek, kazanabilecek ya da teslim olabilecek durumda bulunduğunu göstermektedir; bunlar her halükârda uğruna savaşılan alanı denetimi altına alan yeni bir yönetimin, merkezî bir devlet gücünün pekişmesi ile sonuçlandılar. Günümüzdeki iç savaşların böyle bir umut ışığı taşıyıp taşımadığı yanıtsız kalan bir sorudur.

Sömürgecilik döneminde, hemen uluslararası boyutlara ulaşmayan, hiçbir iç çatışma yoktu. “Reel Politika” adı altındaki uygulamalar, her iç savaşın dış güçlerce körüklenmesine ve kullanılmasına yolaçıyordu. Çatışan taraflar büyük bir oyunun piyonları olarak kullanılıyordu. Büyük güçlerin amacı, etki alanlarını ve sömürge imparatorluklarını genişletmekti. Avrupalıların ve Amerikalıların Çin’e yaptıkları çok sayıdaki saldırıyı, Bolşevik Ekim Devrimi sonrasında Rusya’ya yapılan müdahaleleri ya da İkinci Dünya Savaşı’nın son provası olarak yorumlanması hiç de yersiz olmayan İspanya İç Savaşı’nı anımsatmak yeterlidir.

Daha yetmişli yıllarda bile süper güçler bu mantığa sıkıca sarılmış biçimde hareket ediyordu. Afrika’da, Asya’da ve Latin Amerika’da vekâleten bir dizi savaş yaptırıyorlar ve kendilerine sıfır toplamlı oyunlar çerçevesinde çıkar sağlayacağını düşündükleri her iç çatışmaya karışıyorlardı. Bu çatışmaları, üçüncü bir dünya savaşının eşiğine kadar tırmandırmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

Ancak soğuk savaşın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile birlikte bu tür dış siyaset anlayışından vazgeçildi. Yalnızca Moskova ve Pekin’de değil, Washington’da da, kardeşlik duyguları ile yapılan yardımların, getirdiğinden fazlasını götürdüğü görüşü ağızdan ağıza dolaştı. Son on yılda ekonomik açıdan kazançlı çıkan, bu oyuna katılmayan uluslar oldu. Eski Reel Politika, 19. yüzyıl sömürgeci düşünüşünün yıkıntıları ile karşı karşıya kaldı. Bununla artık dünya pazarından pay kapmak olası değildir...

LİNK

25 Ekim 2021 Pazartesi

Tarih / Herodotos

Tarih

Tarih

Tarih’ten…

Öbürü baktı ki, kurtuluş yok. “Olur” dedi. Kandaules yatma zamanı geldiğine hükmedince Gyges’i odaya götürdü, hemen arkadan kadın da geldi, içeri girdi, soyundu. Gyges hayran seyrediyordu. Yatağa yatmak için sırtını döndüğü zaman, gizlendiği yerden çıktı ve usulcacık kaçtı. Ama kadın gördü onu çıkarken. Bu işin kocasının başının altından çıktığını sezinlediği için hiç ses etmedi, utancında açılan yaranın farkına varmamış göründü, ama bunu Kandaules’e ödetmeyi koydu aklına. Zira Lydialılarda, hemen bütün barbarlarda olduğu gibi, çıplak görünmek büyük ayıp sayılır, hatta erkekler için bile.

Bir şey belli etmiyor, sesini çıkarmıyordu. Ama sabah olunca en güvendiği adamlarını ayırdı, onlara görevler verdi ve birisini gönderip Gyges’i çağırttı. O da bir şey bildiğini pek sanmadığı için, emre uyup gitti, ilk defa olan bir şey değildi, kraliçe her zaman yanına çağırırdı onu. Karşısına çıkınca kadın ona şunları söyledi: “Senin için iki yol var Gyges, birinden birini seçebilirsin, hangisini istersen onu yap. Ya Kandaules’i öldür, beni de Lydia krallığını da al ya da Kandaules’e hoş görüneyim diye görmemen gereken şeylere bir daha gözlerini kaldırmaman için, hemen şimdi ölmeye hazır ol.

Evet, ikinizden biriniz geberecek, ya seni bu suçu işlemeye zorlamış olan o ya da beni çıplak görmekle edep dışına çıkmış olan sen.” Gyges, önce kulaklarına inanamadı, sonra böyle bir seçime zorlanmaması için yalvardı, ama razı edemedi ve baktı ki durum kötü, ya efendisini öldürecek ya da kendisi başkalarının eliyle ölecek, kendi canını kurtarmayı yeğ buldu. O zaman şöyle dedi: “Mademki istemediğim halde beni efendimi öldürmeye zorluyorsun, öyle olsun. Ama izin ver de bu işi nasıl yapacağım onu da bileyim.” Kadın cevap verdi: “Beni sana çıplak gösterdiği yerden saldırırsın, uyku onu senin elinin altında tutar.”

Karar verildi ve gece olunca (Gyges’i bırakmamıştı, hiçbir çaresi yoktu savuşmanın, ya kendisi canından olacaktı ya da Kandaules), kadının peşine düştü odasına kadar. Kadın eline bir hançer tutuşturdu, gene o kapının arkasına gizlendi ve Kandaules uyuyunca, ses çıkarmadan yanaştı ve vurdu. –Kadın ve krallık Gyges’in oldu.– Aşağı yukarı o zamanlarda yaşamış olan Paroslu Arkhilokhos da onun adını bir üçlüsünde yazmıştır.

Krallık ona geçti ve Delphoi orakli5 de bunu saptadı. Lydialılar arasında Kandaules’in öldürülmesini canavarca bir iş sayanlar oldu, bunlar silaha sarıldılar, sonunda Gyges’ten yana olanlarla bir anlaşma yaptılar, buna göre eğer orakl Lydia krallığını ona verirse, kral o olacak vermezse, krallık Heraklesoğullarına geri verilecekti. Orakl, krallığı ona verdi ve Gyges işte böylece başa geçmiş oldu. Aslında, Pythia’nın cevabı şöyleydi, Heraklesoğulları öçlerini alacaklar ve Gyges’in dördüncü kuşak torununu vuracaklardır6. Lydialılar da, kralları da bu öngörüye, gerçekleşeceği güne kadar kulak asmadılar.

Devlet, böylece Heraklesoğullarının elinden çıkmış, Mermnadlara geçmiş oluyordu. Gyges başa geçince Delphoi’ye sunular yolladı, pek çok armağan: Delphoi’deki gümüşlerden başka, sayısız altın, mücevher ve bu arada adı anılmaya değer olarak altı tane iki kulplu som altın krateros vardır ki, bunları tapınağın içine koydurmuştu. Bugün bunlar Korinthos hazinesi içinde boy gösteriyorlar ve ağırlıkları otuz talantondur. Korinthos hazinesi diyorum, ama aslında bu hazine devletin malı değildir, Eetion oğlu Kypselos’undur. Phrygia kralı Gordias oğlu Midas’tan sonra Delphoi’ye sunular gönderen ilk barbar, bizim bildiğimiz, işte bu Gyges’tir.

Midas da üzerinde oturup alenen adalet dağıttığı krallık tahtını ki, görülmeye değer bir şeydir, sunu olarak vermişti, bu da tam Gyges’in krateroslarının durduğu yerdedir. Gyges’in sunuları olan bütün bu altın ve gümüş parçalara Delphoi’de, sunanın adına uyularak “Gygeantlar” denilir. – Bu Gyges tahta çıktıktan sonra, Miletos ve İzmir üzerine bir ordu gönderdi, hatta Kolophon kentini de aldı. Ama otuz sekiz yıllık saltanatı süresince, hatıralarda yaşayacak başka hiçbir şey olmadı ve biz de artık onu bırakacak ve sözü yeni gelene getireceğiz.

Gyges’in yerine geçen oğlu Ardys için tek şey söyleyeceğim. Priene’yi aldı ve Miletos üzerine asker yolladı. Göçebe Skythlerin yurtlarından kovdukları Kimmerler, Asya’ya geldikleri ve akropol hariç, Sardes kentini aldıkları zaman burada hüküm süren oydu...

LİNK

22 Ekim 2021 Cuma

Çankaya / Falih Rıfkı Atay

Çankaya

Çankaya

Çankaya’dan…

Sözlü, oyunlu ve kadınlı toplantılardan biri idi. Sofranın iki türlü dağılışı vardı. Ya Atatürk'e iyice uyku ve yorgunluk basar, arkadaşlarına izin verir ve yatak odasına çıkar, yahut, yabancı ve yarı bildiklerle vedalaşıp birkaç yakın arkadaşını alıkoyardı. Yemek odasında veya eğer bahar ve yaz günleri ise, köşkün bahçesinde kalanlarla biraz daha vakit geçirdikten sonra, hafifler ve ayrılırdı.

O gece bazı aşırıca sahneler geçti. Gülüşe oynaşa sabahladık. Atatürk benimle birkaç kişiyi sona bıraktı. Gece üstüne bir hayli dedikodu yaptık. Çıkıp gideceğimiz sıra kendisine dedim ki:

- Şimdiye kadar sizin için yalnız yabancılar yazdı. Biz yanınızdayız. Sizi ve eserinizi daha iyi tanıyoruz. İzin verir misiniz? Yakup Kadri ile sizin için bir kitap hazırlasak...

Ferah ve uyanık bir bakışla beni süzdü:

- Dün geceyi yazacak mısınız?

- Canım efendim, bu kadar hususiyetlerinize girmeye ne lüzum var?

- Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki... Siz de başkalarının yazdıklarını tekrarlamış olursunuz.

Yaptığını saklamak riyakârlığından, kendi gibi, halkı da kurtarmaya çalıştı. Bir yaz ikindisi Dolmabahçe Sarayı'ndan bir motörle Kalamış Körfezi'ne kadar uzanmıştık. Koy sandal dolu idi. Ortalarına sokulduk. Herkesin gözü Atatürk'te ve hepsi put. Ses yok, kımıldanış yok. Atatürk garsona:

- Bize bira getiriniz, dedi.

Getirdiler. Kadehini kaldırarak:

- Şerefinize vatandaşlar... deyince kimi yanı başında, kimi oturduğu yerin altında sakladığı içki kadehlerini:

- Şerefine paşam... diye kaldırıp içtiler. Bütün koy neşe içinde çalkalanıp durdu.

Hatıralarımdan gizleme çabasına düşmeyişim, yalnız Atatürk'ün o sabahki öğüdünü tutmak için değildir. Atatürk kadar iç ve dış, özel ve resmî yaşayışı birbirine karışan, iç içe giren, hatta birbirinden ayrılmayan belki pek az tarih adamı vardır. İç yaşayışı üzerine hikâyeler yazılması doğru değildir diye görünebilir. Fakat onu anlamak ve o anlatmak için bunlar, devrimlerinden veya eserlerinden herhangi birinin cansız belgeleri kadar faydalı olsa gerek. Atatürk, toplam hesaplaşmasında, içinde göründüğü bütün olayların üstünden bakar olur. Dikeni çalısı ayağınızı yalıyarak indirdiğiniz bir dağ gibi, geri dönüp baktığınızda onun ancak yüceliği altında ezilirsiniz.

Herkes gibi Atatürk'ün insanlığı iştahlardan, hırslardan, heyecanlardan, gurur ve öfkelerden, zaaf ve kuvvetlerden, iç varlığın düzlerinden, iniş ve çıkışlarından yoğrulmuştur. Eseri bu insanlığın derinliklerinden gelme, kaynaklarından doğmadır. Atatürk'ü ayıklıyarak değil, bir tabiat parçası gibi, toplu ve tam ele almalıdır.

Büyük adamlar için hayranları, dostları, düşmanları, hatta uşakları hatıra yazmışlardır.

Napoleon bir akşam sofrada otururken, yeni oynanan bir piyesten bahsederler. Piyeste bir de imparator rolü varmış. Napoleon, bu role hangi aktörün çıkmış olduğunu sormuş. Sonra da kendisini saraya çağırtarak:

- İmparator rolünü nasıl yaptın, tekrarla da bir göreyim, demiş.

Aktörün rolü pek iyi yapmış olduğunu söylemeğe lüzum yok. Fakat Napoleon'un bizzat kendisi imparator! Bir imparatorun ne gibi hâllerde nasıl davranacağını onun kadar bilmek kimin haddi?

LİNK

21 Ekim 2021 Perşembe

Tarihin Sonu ve Son İnsan / Francis Fukuyama

Tarihin Sonu ve Son İnsan

Tarihin Sonu ve Son İnsan

Tarihin Sonu ve Son İnsan’dan…

Kabul görme çabası ya da thymos buna göre, liberal ekonomi ile liberal politika arasındaki II. Kısımdaki analizde eksik olan bağı sağlamaktadır. Arzu ile akıl birlikte sanayileşme sürecini ve genel olarak ekonomik yaşamın büyük bir bölümünü açıklamaya yeterli olmaktadır, ama liberal demokrasiye yönelmeyi açıklayamamaktadırlar. Bu, son tahlilde thymol dan, ruhun kabul görme arzusundaki bölümünden kaynaklanmaktadır.

İleri sanayileşmeye eşlik eden toplumsal değişiklikler, özellikle genel eğitim düzeyinin yükselmesi daha yoksul ve daha az eğitim görmüş halklarda mevcut olmayan belli bir kabul görme ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Yaşam standartı arttıkça, insanlar dünyaya açı-' lıp eğitim düzeyleri yükseldikçe ve bir bütün olarak toplumun yaşam koşullarında daha büyük bir eşitlik oluştukça, insanlar artık yalnızca daha fazla zenginlik değil, aynı zamanda konumlarının kabul görmesini istemeye başlıyorlar. İnsanlar yalnızca akıl ve arzudan oluşsaydı, piyasa ekonomisi yönelimli otoriter devletlerde, örneğin Franco İspanya'sında da ya da Güney Kore ve Brezilya'daki askeri rejimlerde yaşamayı benimseyebilirlerdi.

Ama insanlar bunun dışında özdeğerleri konusunda timotik bir onura sahiptir ve bu nedenle de özgür bireyler olarak özerkliklerine saygı duyan ve kendilerine çocuk gibi değil, yetişkin gibi davranan demokratik hükümetler talep etmektedirler.

Kabul görme ihtiyacının tarihin itici gücü olarak oynadığı önemli rolün anlaşılması, kültür, din, çalışma, milliyetçilik ve savaş gibi tanıdığımızı sandığımız olguların yeniden yorumlanmasını olanaklı kılar. IV.

Kısım'da böylesi bir yeni yorumlamaya girişiyor ve kabul görme ihtiyacının gelecekte kendisini nasıl ortaya koyacağı konusunda bazı öngörülerde bulunmayı deniyorum. Örneğin bir dinin yandaşı kendi özgül tanrılarının ya da kutsal davranışlarının kabul görmesi için uğraşırken, bir milliyetçi kendi özgül dil, kültür ya da etnik grubunun kabul görmesi için çaba harcamaktadır. Her iki kabul görme biçimi de liberal devletin evrensel kabul görmesine oranla daha az akılcıdır, çünkü kutsal ile dünyaya ilişkin olan arasında ya da farklı sosyal gruplar arasında keyfi olarak yapılan ayrımlara dayanmaktadırlar. Bu nedenle din ve milliyetçilik ve bir halkın gelenek ve göreneklerinin, ahlâki kurallarının örgüsü (geniş anlamda "kültür") geleneksel olarak başarılı demokratik politik kurumların ve serbest piyasa ekonomisinin oluşmasının önündeki engeller olarak görülmüştür.

Oysa hakikat çok daha karmaşıktır, çünkü liberal ekonomik ve politik sistemlerin başarısı çoğu kez liberalizmin aslında aşmak istediği akıl dışı kabul görme biçimleri üzerinde yükselmiştir. Demokrasinin işlemesi için yurttaşların demokratik kurumlara ilişkin akıl dışı bir gurur geliştirmiş olması gerekir

Ayrıca Tocqueville'in "birleşebilme sanatı" diye tanımladığı küçük topluluklara gururla bağlanmayı öğrenmiş olmalıdırlar. Böylesi topluluklar genellikle dinsel ya da etnik bir temele sahiptir ya da liberal devletin özelliği olan evrensel kabul görmeden daha az kapsayıcı olan başka kabul görme biçimlerine dayanırlar. Aynı şey liberal ekonomi için de geçerlidir. Çalışmaya Batı liberal ekonomi geleneğinde kural olarak insan ihtiyaçlarının karşılanması ve acı çekmekten kurtulmak için yapılan hoşa gitmeyen bir etkinlik olarak bakılmıştır.

Ama Avrupa kapitalizmini yaratan Protestan girişimcilerde ya da Meici restorasyonundan sonra Japonya'yı modernleştiren seçkinlerde olduğu gibi, sıkı bir çalışma ahlâkına sahip bazı kültürlerde çalışma aynı zamanda bir kabul görme aracıydı. Bugün bile birçok Asya ülkesinde çalışma ahlâkı maddi teşviklerden çok, aileden ulusa kadar bu toplumların dayandığı örtüşen sosyal grupların çalışmaya gösterdikleri kabul sayesinde ayakta durmaktadır. Bu durum liberal ekonomilerin yalnızca li' eral ilkeler sayesinde işlemediğini, akıl dışı thymos biçimlerine de ihtiyaç duyduğunu gösteriyor olsa gerek...

LİNK

20 Ekim 2021 Çarşamba

Kölelik Yolu / Friedrich A. Hayek

Kölelik Yolu

Kölelik Yolu

Kölelik Yolu’ndan…

Terakki aşığı insanların ekserisinin kafasında sosyalizmin liberalizm yerine kaim olması sâdece, geçmişteki büyük liberal mütefekkirlerin kolektivizmin neticeleri hakkındaki ikaz ve ihtarlarının unutulmasından ileri gelmiş değildir. İnsanlar, bu mütefekkirlerim söylediklerine tamamıyla zıt itikatlara bağlandıkları içindir ki, sosyalizm liberalizmin yerine geçebilmiştir. İşin garibi şudur ki, daha ilk zamanlarda hürriyet için en büyük tehlikeyi teşkil ettiği anlaşılmış olan ve hatta açıktan açığa Fransız İhtilâli'nin liberalizmine karşı bir reaksiyon şeklinde başlamış bulunan sosyalizm, kendini herkese "hürriyet" bayrağı altında kabûl ettirmiştir.

Sosyalizmin başlangıçta otoriter bir doktrin olarak doğduğu bugün pek nâdiren hatırlanmaktadır. Modern sosyalizmin temellerini atan Fransız müellifleri, fikirlerinin ancak diktatörce bir idare sâyesinde tatbik edilebileceğine inanmışlardı. Onların nazarında, sosyalizm, cemiyeti hiyerarşik bir şekilde ve şuurlu olarak yeniden teşkilâtlandırmak suretiyle ve "manevî bir cebir kuvveti" kullanarak "ihtilâli tamamlamak" yolunda yapılacak bir teşebbüsten ibaretti. Sosyalizmin kurucuları, hürriyet hakkındaki niyetlerini gizlemiyorlardı. Düşünce hürriyetini 19. Yüzyıl'ın bütün fenalıklarının kaynağı telâkki ediyorlardı ve modern "plâncıların birincisi olan Saint Simon, kendi plânlarına itaat etmeyenlerin "hayvan gibi muamele göreceklerini" haber vermekten bile çekinmiyordu.

Ancak 1848 İhtilâline takaddüm eden kuvvetli demokratik cereyanların tesiri altındadır ki, sosyalizm hürriyet kuvvetleriyle birleşmek yolunu tutmaya başladı. Fakat, yeni "demokratik sosyalizm''in, eski sosyalizm tarafından uyandırılan şüpheleri ortadan kaldırabilmesi için çok zaman lâzım geldi. Özü itibariyle ferdiyetçi bir müessese olan demokrasinin sosyalizm ile telif edilemeyeceğini kimse A. de Tocqueville kadar vuzuhla görememiştir:

Demokrasi ferdî bağımsızlığın sahasını genişletir, sosyalizm ise daraltır. Demokrasi her insanın kıymetini mümkün olan azamî hadde kadar yükseltir, sosyalizm her insanı bir vasıta, bir âlet, bir rakam hâline getirir. Demokrasi ve sosyalizm yalnız bir kelime ile birbirlerine bağlıdırlar, müsavat. Fakat aradaki farka dikkat ediniz: Demokrasi hürriyet içinde müsavat, sosyalizm ise sıkıntı ve kölelik içinde müsavat ister.*

Bu şüpheleri ortadan kaldırmak ve siyasî motorların en kuvvetlisi olan hürriyet arzusunu kendi arabasına koşabilmek için, sosyalizm gitgide "yeni bir hürriyet" vaadetmek yolunu tuttu. Sosyalizmin iktidarı alması, bir anda zaruret devrinden hürriyet devrine geçiş demek olacaktı. Sosyalizm "İktisadî hürriyet'! getirecekti, İktisadî hürriyet olmadıktan sonra, elde edilmiş siyasî hürriyet "muhafaza edilmeye değmez"di. Atalardan beri devanı edegelen hürriyetin fetih yolundaki savaşım, ancak sosyalizm tamamlayabilecekti, siyasî hürriyetin elde edilmesi bu savaşın birinci merhalesinden ibaretti. İleri sürülen delilin akla yakın görünmesi için hürriyet kelimesinin mânâsında yapılan kurnazca değişiklik, mühim bir hâdisedir.

Siyasî hürriyetin büyük havarileri, hürriyetten bahsederken şunu kasdetmişlerdi: Her türlü cebirden, başkalarının her türlü keyfî ve indî muamelelerinden masun olmak, insanları bir âmirin emirlerine itaate mecbur eden ve hiçbir seçim hakkı bırakmayan bağlardan kurtulmak. Hâlbuki "yeni hürriyet", her birimizin yolumuzu serbestçe intihap imkânlarımızı ister istemez ve gayri müsavi surette tehdit eden hâricî şartların yüklediği mecburiyetten, her türlü ihtiyaçtan kurtulmak mânâsına geliyordu. Sosyalistlere göre, insanın hakikâten hür olabilmesi için, evvelâ "fizikî ihtiyacın despotizmim yıkması ve "İktisadî sistemin yaptığı tazyikleri" gevşetmesi lâzımdı.

Bu mânâda, hürriyet kelimesi iktidar* veya servete verilen yeni bir isimden başka bir şey değildir. Bu yeni hürriyet vaadiyle birlikte, ekseriya sosyalist cemiyette maddî servetin geniş ölçüde artacağı yolunda düşüncesizce vaitler de yapılmakta idi. Fakat, İktisadî hürriyeti gerçekleştirmek için, tabiat servetlerinin böyle mutlak olarak fethedilmesine güvenilmiyordu. Bu vakit hakikâtte, fertlerin mâlik oldukları seçme imkânları arasındaki büyük müsavatsızlıkların kalkması mânâsını ifade ediyordu.

Şu hâlde, yeni hürriyet talebi, aslında, servetin müsavi surette taksimi yolundaki çok eski talebin isim değiştirmiş şeklinden başka bir şey değildi. Fakat bu isim sosyalistlere liberallerle müşterek bir parola temin ediyordu ve onlar bu benzerliği adamakıllı istismar ettiler. Şüphesiz iki parti bu kelimeyi aynı mânâda kullanmıyorlardı, fakat bunun farkına varanlar pek azdı, hele vaadedilen bu iki hürriyetin birbirleriyle hakikâten kabîli telif olup olmadıklarım düşünenler daha da azdı...

LİNK

19 Ekim 2021 Salı

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk / Von Kress

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk’tan…

Alman Islah Heyeti Başkanı Prusya Krallığı Orgenerali ve Türk Mareşali Liman von Sanders’in enerjik ve dâhiyane sevk ve idaresi altında Çanakkale’nin muzafferane müdafaası ve Boğazlar’ın daimi surette kapatılması neticesinde Türkiye’nin Merkezî Devletlere yaptığı yardımın harbin cereyanı üzerinde oluşturduğu önem, Mareşal Liman von Sanders’in büyük başarısı gibi bugün de Almanya’da lâyık olduğu takdirle karşılanmamaktadır.

Türkiye dört uzun harp senesi devamınca sürekli kuvvetli düşman ordularını bağlamıştır (Kafkasya’da 300.000 Rus, Filistin’de 450.000’e yakın ve Irak’ta bazen adedi yarım milyona ulaşan İngiliz askeri). Avrupa harp sahnelerinde Türk tümenleri Alman ve Avusturyalı müttefikleriyle omuz omuza kahramanca dövüşmüşlerdir. Dünya Savaşı boyunca Türkiye, evlâtlarından 2.800.000 kişiyi silâhaltına almış ve bunlardan en az yarım milyonu şehit düşmüş veya hastalık veyahut da aldıklar yaralardan ölmüştür. Acı sona kadar Türk müttefikimiz bize, pek çok kurban vermek ve ağır ıstıraplar çekmek şartıyla sadık kalmıştır.

Merkezî Devletler için Türkiye ile olan ittifakın büyük ehemmiyeti, harbin başında İstanbul’da akıllı, tecrübeli ve kibar bir diplomat olan Alman Sefiri Baron von Wan-genheim tarafından lâyıkıyla takdir edilmişti. Biz, Alman Islah Heyeti üyeleri istisnasız olarak şahsî tecrübelerimize, Türk ordusunun zaaflarını tamamen bilmemize ve ordu ile milletin harp yorgunu olmasına dayanarak, Türkiye’nin ittifak kudret ve kabiliyetini sefirden çok aşağı takdir etmiştik. Bizim hükümlerimize fazlasıyla etki eden günlük hayatın can sıkıcı hallerinden daha uzak bulunması, büyük elçiye hükmünde faydalı olmuştu.

Türk arkadaşlarıyla sürekli temasta bulunan Alman subaylarının, bu arkadaşların siyasî düşünceleri, Türk nazırlarıyla politikacılarının İtilaf Devletleri sefaretleri ile hâlâ devam etmekte olan sıkı münasebetleri ve millet ile ordudaki ruh hâli hakkında duydukları şeyler bizde, Türkiye’nin ittifak anlaşmasıyla üstlendiği görevleri yerine getirebileceğine ve yerine getirmek isteyeceğine dair kuvvetli bir şüphe uyandırmıştı. Türk kabine azaları arasındaki kuvvetli fikir aykırılığı bizce biliniyordu. Bir gün ben şahsen, hasta olan genelkurmay başkanının vekili olarak işler hakkında her gün verilmesi alışılagelmiş olan raporu Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya arz ederken, kendisi bana bakanlar kurulunda yalnız başına kaldığını söylemişti. O, Alman Başkomutanlığı’nın arzusu üzere, Türkiye’nin derhal savaşa girmesine taraftardı.

Dâhiliye Nazırı Talat Paşa da Türkiye’nin Merkezî Devletler yanında harbe girmesini gerekli görüyorsa da işe ancak Bulgarların Merkezî Devletlere katılmasından sonra başlanmasını istiyordu. Talat’ın fikrine göre, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan tarafından bağlanmadığı müddetçe Rusya’nın vaadlerine kanarak Türkiye’yi arkadan vurması ihtimali hesaba katılmalıydı. Bahriye Nazırı Cemal Paşa ise harbe fiilen müdahalenin, Rusya için verilecek son karardan sonra olmasını istiyordu. Maliye Nazırı Cavid’e gelince, o Avrupa büyük devletleriyle harbe girmeyi doğrudan doğruya reddediyordu. Cavid ancak Yunanistan’a karşı bir harp için kazanılabilecekti.

Yetkili Türk politikacılarının bu fikirlerde olmasından dolayı Enver’in kabineden –hiçbir vakit ihtimal dışı olmayan– çekilmesi neticesinde Türkiye’nin, Merkezî Devletlerle ittifakını feshedebileceği, biz Alman subayları üzerinde endişe oluşturuyordu. Belki de doğru hüküm vermemiz mümkün olamıyordu; çünkü Türk hizmetinden ayrılıp Alman ordusunda kardeşlerimizin yanında vatanımız için çarpışmak hususunda duyduğumuz çok ateşli bir arzunun tesiri altında kalmıştık. Türkiye ile olan hizmet sözleşmemizin bu husustaki bir hükmüne dayanarak Alman Islah Heyeti başkanı, hepimizin namına İmparatora Türkiye’den geri çağrılmamız için bir dilekçe takdim etmişti.

Bu ricanın kesin bir dille reddedilmesi İmparatorun bize, siyasete önem vermeksizin kendisinin tayin ettiği vazifede kalmaya tahammül etmemiz hakkındaki açık emri, hepimizde derin bir ümitsizlik oluşturmuştu. Kardeş ve arkadaşlarımızın zaferden zafere koşarak vatan yolunda kan ve can verdikleri bu sırada Türkiye’de barışta olduğu gibi yaşamak ve çalışmakta devam etmek biz muvazzaf askerler için utanç verici bir hâldi...

LİNK

13 Ekim 2021 Çarşamba

Ölümün İzleri / Mark Benecke

Ölümün İzleri

Ölümün İzleri

Ölümün İzleri’nden…

Issei’den farklı olarak Denke hiç konuşmadı. Münsterberg belediye binası içinde bulunan küçük cezaevinde en küçük bir tereddüt geçirmeden mendiliyle kendini astı. Ona ait tek doğru dürüst fotoğraf, tabutta yatarken çekilen ve elleri karnında birleştirilmiş resimdir.

Denke, bir canavara yakışan bir şekilde şehre sadece ölüm değil, uğursuzluk da getirdi: Münsterberg için önemli bir gelir kaynağı olan ravent konservesinin satışı, Denke’nin yakalandığı andan itibaren kesildi, çünkü bu sebzenin kırmızı renginin tarlalara serpilen insan kanından kaynaklandığı söylentisi yayıldı. Münsterberg’in başka bir gelir kaynağı olan ekmek sepetleri de artık alıcı bulmamaya başladı, insanlar, ekmek sepetlerinin örülmesinde insan derisi kullanıldığına inanıyorlardı.

Bu olaydan birkaç yıl önce -bugün epeyce ünlü olan- Fritz Haarmann da muhtemelen bir dizi yamyam cinayeti işledi. Haarmann, sokakta ve tren garında avladığı genç çocukları6 boyunlarına dişlerini geçirerek öldürdüğünü itiraf etti. Bunun neredeyse imkânsız olduğu kendisine söylendiğinde, ağlamaklı bir şekilde kurbanlarım ısırarak öldürdüğünde ısrar etti. Muhtemelen gövdelerini parçalara ayırarak et olarak satmıştı. Haarmann, müşterileri ve kendini korumak için, sorguda buna ilişkin hiçbir ayrıntı vermedi.

Haarmann, dik kafalı ve tamamen duygusuz bir korku figürü değildi. Kurbanlarının etini yediğini kabul etmesi bir yana, sattığını bile bir kere olsun itiraf etmedi. Polis bu yüzden onu konuşturmak için, kurbanlarından birinin kafatasını hücresinin bir köşesine ulaşamayacağı şekilde bir tahta parçasının üzerine koydu. Geceleri yakılan bir mumun tüyler ürperten titrek alevleri, hücrenin içine vuruyordu. Bu psikolojik hile, Haarmann’ı gerçekten de sarstı. Baş ağrılarının giderilmesi için (canlı) bir gencin hücresine getirilmesi ricasında bulundu.

Unutulan daha birçok başka yamyam var. Mesela Kuzey Ren-Vestfalya’daki Ruhr bölgesinden Joachim Kroll, 1976 yılında kazara bir kız çocuğunun iç organlarını tuvalete atıp kat tuvaletini tıkayınca yakayı ele vermişti. Hemen sonrasında evinde yapılan aramada, kayıp çocuğun elleri ocağın üzerinde duran tenceredeki sebze çorbasının içinde bulundu.

Bütün bu cinayetler o denli korkunç ve dehşet verici ki, bu tür şeyleri normal bir insanın değil, ancak delilerin yapabileceğini düşünmek isteriz. Maalesef seri cinayetler işleyen bu yamyamların çoğu oldukça normaller -hatta genellikle fazlasıyla uyumlu ve sakin tipler. Bu rahatsızlık verici bir şey zira bu tür özellikler Almanya’da aslında oldukça makbul sayılır.

Eğer mahkemede izleyici bir suçluya her türlü işkenceyi reva görüyorsa, suçluları izleyicilerden ayıran kanlı çizginin ne kadar irice olduğu açık bir şekilde ortaya çıkar. Özellikle izleyici sıralarının en sonunda oturanların taleplerinin genellikle suçluların fantezi ve eylemlerini gölgede bırakması şaşırtıcıdır. Ama bir suçluyu canlı canlı yakmanın ya da derisini yüzmenin, suçlunun işlediği suçla eşdeğer olduğunu, korkutucu izleyiciler tabii ki kabule yanaşmazlar.

Bir tür yamyam daha var. Bunlar, bir vampiri huzura kavuşturma umuduyla hareket ederek, ölen bir yakınının kalbini kesip çıkarırlar. Böylece huzursuz ölünün kalbi, gitmeyi arzuladığı yere, aşkın ikametgâhına ulaşmalıdır: yaşayan yakınlarına. İnsan eti yiyen katil, antisosyal bir zorlama dürtüsüyle hareket ederken, kırsal kesimdeki kalp yiyiciler toplumsal uyumun korunması ve huzur için çaba gösterdiklerini düşünürler...

LİNK