Araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2022 Salı

Picasso İle Yaşamak / Françoise Gilot, Carlton Lake

 

Picasso İle YaşamakPicasso İle Yaşamak

Picasso İle Yaşamak’tan…

Picasso ve arkadaşları restorandan ayrıldığında biz hala oturuyorduk. Serin bir akşamdı, kalın bir oduncu ceketi giymiş, başına da bere takmıştı. Dora Maar omuzlarında vatka bulunan kürk bir ceket ve İşgal sırasında kızların çok giydiği modelde ayakkabılar giyiyordu. Bu ayakkabıların deri olanı işgal sırasında hemen her şey gibi az bulunuyordu. Dora’nın giydiği ayakkabı tahta tabanlı ve yüksek topukluydu. Yüksek topukları, vatkalı omuzları ve öne eğik duruşuyla; kalçasına kadar gelen oduncu ceketi giyen Bask bereli adamdan yirmi santim uzun, gösterişli bir Amazon’a benziyordu.

Sonraki Pazartesi sabahı saat sabah on birde Geneviève ile Grands-Augustins Caddesi 7 Numara’da bulunan arnavut kaldırım taşlı avlunun köşesine saklanmış karanlık ve dar merdivenlerden tırmanarak, Picasso’nun evinin kapısını çaldık. Kısa bir süre bekledikten sonra kapı 8–10 santim açıldı ve Picasso’nun sekreteri Jaime Sabartés’nin uzun, ince burnu göründü. Onu daha önce hiç görmemiştik ama kim olduğunu biliyorduk. Picasso’nun yaptığı resimlerinin reprodüksiyonlarını görmüştük ve Cuny bizi Sabartés’nin karşılayacağını söylemişti. Bize şüpheyle baktı ve “Randevunuz var mı?” diye sordu. Randevumuz olduğunu söyledim. Bizi içeri aldı. Kalın camlı gözlüklerinin arkasından kaygıyla bize bakıyordu.

Pek çok kuşun – üveyikler ve hasır kafeslerin içinde çok sayıda egzotik türler – ve bitkilerin bulunduğu bir bekleme odasına girdik. Bitkiler pek güzel sayılmazdı. Otellerdeki kapı görevlilerinin yanındaki bakır kaplarda bulunan dikenli, yeşil bitkilerdi. Ancak burada sunumları daha güzel yapılmıştı ve açık duran yüksek pencerenin önünde oldukça hoş bir görüntü oluşturmuşlardı. Bu bitkilerden birini, Nazilerin Picasso eserlerine getirdiği yasağa rağmen bir ay önce d’Astorg Caddesi’ndeki Louise Leiris Galerisi’nin kuytuda kalan kameriyesine asılı duran yeni bir Dora Maar portresinde görmüştüm. Pembe ve gri renklerinin hâkim olduğu mükemmel bir portreydi. Resmin geri planında şimdi gördüğüm büyük antika pencerenin bölmeleri gibi bölmeleri olan bir çerçeve, kafeste kuşlar ve dikenli bitkilerden biri vardı.

Sabartés’yi takip ederek ikinci bir odaya geçtik. Bu çok uzun bir odaydı. Odada XIII. Louis döneminin izlerini taşıyan çok sayıda eski divan, sandalyeler ve üzerlerine bırakılmış gitarlar, mandolinler ve Picasso’nun Kübist dönemde resimlerinde kullandığını düşündüğüm diğer müzik aletleri bulunuyordu. Picasso daha sonraları bana müzik aletlerini resimleri yapmadan önce değil, sonra aldığını ve aletleri Kübist günlerinin anısına bu odada tuttuğunu söyledi. Odada her şey oldukça orantılıydı ama her şeyden altı ya da yedi tane vardı. Karşımızda duran uzun masa ve sağ duvara dayalı, birbiri ardına duran iki uzun marangoz masası kitaplar, dergiler, gazeteler, fotoğraflar, şapkalar ve her türlü düzensizce yayılmış eşyayla kaplıydı. Masalardan birinin üstünde ortasında su gibi görünen bir sıvıyla dolu, üzeri kapalı küçük bir boşluk olan, insan başı büyüklüğünde bir parça işlenmemiş ametist kristal duruyordu. Masanın altındaki rafta çok sayıda katlanmış erkek takım elbiseleri ve üç, dört çift eski ayakkabı gördüm.

Odanın ortasındaki uzun masanın yanından geçerken Sabartés’nin diğer odaya açılan kapının yanında yerde duran mat, kahverengi bir nesnenin yanından dolandığını fark ettim. Yakına geldiğimde bu nesnenin bronz bir kafatası heykeli olduğunu gördüm...

LİNK

10 Şubat 2022 Perşembe

Ah Avrupa / Hans Magnus Enzensberger

 

Ah AvrupaAh Avrupa

Ah Avrupa’dan…

Seçimden bir gece önce Kraliyet meclisinde üyesi bulunan tüm partilerin yöneticileri bir televizyon programında tartışmaya katılıyorlar. Bu tartışma o derece terbiyeli, düzgün ve ölçülü geçiyor ki —zaten başka türlüsü de beklenemez— seyircinin bir kısmının uykusu bile geliyor. İlk andan itibaren reislerin reisinin kim olduğunu anlıyor insan; hiç de görevde olan başbakan değil, biçim açısından bakıldığında muhalefette bulunan partinin başkanı.

Olof Palme sanki ev sahibi, reis, şampiyon; bu rolü de kişisel karizması ve konuşma yeteneğiyle oynamıyor. (Ülke liderliği için gereken doğuştan gelme ağırlık onda yoktu, kişiler üzerinde saygı ya da çekinme oluşturabilmek için fazla aydın, fazla hareketli, fazla burjuvaydı.) Yani duruma egemen olması sadece mevkiinin ona verdiği güçten kaynaklanıyordu. Son sözü o söyledi, çünkü iktidarda olup olmamaya bağlı olmaksızın İsveç toplumunu ideolojik, ahlâki ve siyasal açıdan yöneten grubun temsilcisiydi.

Bu güç o derece büyüktü ki, karşıtlarının her türlü davranışını belirliyordu. Bu güce karşı muhalefet yapan, muhalifliği için bir çeşit özür diliyordu, çoğu kez de eğlendirici biçimde özür diliyordu, farkına bile varmadan. Öteki partilerin adlarından başlıyordu bir kere bu iş. Tutucular sanki tutucu olduklarından utanç duyarcasına kendilerine "Ilımlı Birleştirme Partisi" diyorlar, Liberaller herhalde liberalliklerini kuşkulu buluyor olmalılar ki kendilerine folklorik bir lakap bulmuşlar: Eski Köylü Partisi; hiçbir anlama gelmeyecek derecede tarafsız bir adın arkasına sığınmışlar.

Siyasal gücün banka kasalarında yerleşmiş olduğuna inanmak, kaba Marksizm'e dayanan eski bir hatadır. İnsanların kafalarından neyin geçtiği, hangi yazılmamış kanunlara inandıkları, hangi dili konuştukları da aynı derecede ağırlıklı sanılır. İsveç burjuvazisinin kendi dili kalmamıştır, kendi öz bilinci ve siyasal kültürü de yoktur. Borgerskapet sözcüğü bile şaibeli, daha çok savunmaya dayalı bir çağrışım yapar. Bu yüzden "burjuva hükümetlerinin", 1976'dan beri başka bir etiket altında ve küçük bazı farklarla sosyal demokrat politikayı sürdürmekten başka bir şey yapmamalarına şaşmamak gerekir: Vergi yükümlülüğünü artırdılar, kamu harcamalarını çoğalttılar ve devlet payını yükselttiler.

Böyle bir toplumda zenginlerin neşesinin pek yerinde olduğu söylenemez. Evet, yalnız vergiler olsa iyi! Dürüst vatandaşlar olarak gönülsüz de olsa vergileri zamanında ödemek istiyorlar. Onları üzen, bu ağır kaderlerinin yarattığı duruma kimsenin anlayışla bakmaması. Kapılarını özür dileyen bir tavırla açıyorlar. Sadece bir rastlantı sonucu, neredeyse kazara bu paraya sahip oldular, bu villayı satın aldılar.

Zaten zenginliklerinde de ısrarlı değiller. Tam tersine, yük oluyor bu onlara, dikkati çekiyor, yanlış anlaşılmalara neden oluyor. Herkes onları kendini beğenmiş ya da spekülatör zannedebilir, bu da son derece üzücü bir durum. Yani tek kelimeyle kendilerini fazlalık, küçümsenen, dışarda bırakılan kişiler olarak görüyorlar; çekingen bir protesto girişiminde bulunduklarında ise, bu protesto son derece çaresiz ve cılız kalıyor. (Seçim günü Grand Hotel Saltsjöbaden'in önünde duran gece mavisi Jaguar marka arabanın ön camındaki çıkartmayı her zaman gülerek anımsayacağım, üzerinde "Halk işçi fonlarına karşı," yazılıydı.)

Bu arada konukların sayısı azalmıştı. Ekrandaki oy yüzdelerini gösteren tablolara kimse bakmıyordu...

LİNK

9 Şubat 2022 Çarşamba

İç Savaş Manzaraları / Hans Magnus Enzensberger

 

İç Savaş Manzaralarıİç Savaş Manzaraları

İç Savaş Manzaraları’ndan…

Hiç kimse bu kökten değişime hazır değildi. Kimse bir çıkar yol bilmiyor. Karşılaştığımız bu durumun, siyasetin bir biçimi olması mümkün. Bunu kavramak için geçmişteki iç savaşlara dönüp bakmak gerekiyor. Almanya, geçirdikleri arasında en ağır ve en uzun olan iç savaşın5, etkilerinden hiçbir zaman tam kurtulamadı. Bu savaşta nüfusun üçte ikisinin yaşamını kaybettiği belirtiliyor. Fakat otuz yıl savaşları devlet güçlerince başlatılmış ve sürdürülmüştü.

Yeniçağ’ın büyük iç savaşlarının çoğu için de bu geçerlidir: Amerika’nın Güneyi’nin Kuzey’e karşı, Rusya’da Beyazlar’ın Kızıllar’a karşı, İspanyol Falanj’ının Cumhuriyetçiler’e karşı savaşı. Bütün bu vakalarda düzenli ordular ve cepheler vardı; merkezî komuta makamları, karargâhlarından verdikleri emirlerle birliklerini ayakta tutmaya ve stratejik amaçlarını planlı biçimde gerçekleştirmeye çalışıyordu. Askerî yönetimin yanında, kesin belirlenmiş amaçlar peşinde koşan ve müzakere ortağı gözü ile bakılan bir siyasal yönetim de vardı.

Fakat klasik Devletler Savaşı, gücü tekelleştirme eğilimi gösterir ve devlet mekanizmasını olağanüstü güçlendirirken, iç savaşta düzenin çökmesi ve milislerin kendi başlarına hareket eden silahlı çetelere dönüşmesi tehlikesi vardır.

Bazı savaş beyleri bağımsızlığını ilan eder; ana karargâh, çatışan yığınlar üzerindeki askerî, hükümet de siyasal denetimi yitirir. Fakat yine de ABD’deki, Meksika’daki, Rusya’daki savaşların gelişimi iki tarafın da her şeye rağmen pazarlık yapabilecek, kazanabilecek ya da teslim olabilecek durumda bulunduğunu göstermektedir; bunlar her halükârda uğruna savaşılan alanı denetimi altına alan yeni bir yönetimin, merkezî bir devlet gücünün pekişmesi ile sonuçlandılar. Günümüzdeki iç savaşların böyle bir umut ışığı taşıyıp taşımadığı yanıtsız kalan bir sorudur.

Sömürgecilik döneminde, hemen uluslararası boyutlara ulaşmayan, hiçbir iç çatışma yoktu. “Reel Politika” adı altındaki uygulamalar, her iç savaşın dış güçlerce körüklenmesine ve kullanılmasına yolaçıyordu. Çatışan taraflar büyük bir oyunun piyonları olarak kullanılıyordu. Büyük güçlerin amacı, etki alanlarını ve sömürge imparatorluklarını genişletmekti. Avrupalıların ve Amerikalıların Çin’e yaptıkları çok sayıdaki saldırıyı, Bolşevik Ekim Devrimi sonrasında Rusya’ya yapılan müdahaleleri ya da İkinci Dünya Savaşı’nın son provası olarak yorumlanması hiç de yersiz olmayan İspanya İç Savaşı’nı anımsatmak yeterlidir.

Daha yetmişli yıllarda bile süper güçler bu mantığa sıkıca sarılmış biçimde hareket ediyordu. Afrika’da, Asya’da ve Latin Amerika’da vekâleten bir dizi savaş yaptırıyorlar ve kendilerine sıfır toplamlı oyunlar çerçevesinde çıkar sağlayacağını düşündükleri her iç çatışmaya karışıyorlardı. Bu çatışmaları, üçüncü bir dünya savaşının eşiğine kadar tırmandırmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

Ancak soğuk savaşın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile birlikte bu tür dış siyaset anlayışından vazgeçildi. Yalnızca Moskova ve Pekin’de değil, Washington’da da, kardeşlik duyguları ile yapılan yardımların, getirdiğinden fazlasını götürdüğü görüşü ağızdan ağıza dolaştı. Son on yılda ekonomik açıdan kazançlı çıkan, bu oyuna katılmayan uluslar oldu. Eski Reel Politika, 19. yüzyıl sömürgeci düşünüşünün yıkıntıları ile karşı karşıya kaldı. Bununla artık dünya pazarından pay kapmak olası değildir...

LİNK

21 Ekim 2021 Perşembe

Tarihin Sonu ve Son İnsan / Francis Fukuyama

Tarihin Sonu ve Son İnsan

Tarihin Sonu ve Son İnsan

Tarihin Sonu ve Son İnsan’dan…

Kabul görme çabası ya da thymos buna göre, liberal ekonomi ile liberal politika arasındaki II. Kısımdaki analizde eksik olan bağı sağlamaktadır. Arzu ile akıl birlikte sanayileşme sürecini ve genel olarak ekonomik yaşamın büyük bir bölümünü açıklamaya yeterli olmaktadır, ama liberal demokrasiye yönelmeyi açıklayamamaktadırlar. Bu, son tahlilde thymol dan, ruhun kabul görme arzusundaki bölümünden kaynaklanmaktadır.

İleri sanayileşmeye eşlik eden toplumsal değişiklikler, özellikle genel eğitim düzeyinin yükselmesi daha yoksul ve daha az eğitim görmüş halklarda mevcut olmayan belli bir kabul görme ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Yaşam standartı arttıkça, insanlar dünyaya açı-' lıp eğitim düzeyleri yükseldikçe ve bir bütün olarak toplumun yaşam koşullarında daha büyük bir eşitlik oluştukça, insanlar artık yalnızca daha fazla zenginlik değil, aynı zamanda konumlarının kabul görmesini istemeye başlıyorlar. İnsanlar yalnızca akıl ve arzudan oluşsaydı, piyasa ekonomisi yönelimli otoriter devletlerde, örneğin Franco İspanya'sında da ya da Güney Kore ve Brezilya'daki askeri rejimlerde yaşamayı benimseyebilirlerdi.

Ama insanlar bunun dışında özdeğerleri konusunda timotik bir onura sahiptir ve bu nedenle de özgür bireyler olarak özerkliklerine saygı duyan ve kendilerine çocuk gibi değil, yetişkin gibi davranan demokratik hükümetler talep etmektedirler.

Kabul görme ihtiyacının tarihin itici gücü olarak oynadığı önemli rolün anlaşılması, kültür, din, çalışma, milliyetçilik ve savaş gibi tanıdığımızı sandığımız olguların yeniden yorumlanmasını olanaklı kılar. IV.

Kısım'da böylesi bir yeni yorumlamaya girişiyor ve kabul görme ihtiyacının gelecekte kendisini nasıl ortaya koyacağı konusunda bazı öngörülerde bulunmayı deniyorum. Örneğin bir dinin yandaşı kendi özgül tanrılarının ya da kutsal davranışlarının kabul görmesi için uğraşırken, bir milliyetçi kendi özgül dil, kültür ya da etnik grubunun kabul görmesi için çaba harcamaktadır. Her iki kabul görme biçimi de liberal devletin evrensel kabul görmesine oranla daha az akılcıdır, çünkü kutsal ile dünyaya ilişkin olan arasında ya da farklı sosyal gruplar arasında keyfi olarak yapılan ayrımlara dayanmaktadırlar. Bu nedenle din ve milliyetçilik ve bir halkın gelenek ve göreneklerinin, ahlâki kurallarının örgüsü (geniş anlamda "kültür") geleneksel olarak başarılı demokratik politik kurumların ve serbest piyasa ekonomisinin oluşmasının önündeki engeller olarak görülmüştür.

Oysa hakikat çok daha karmaşıktır, çünkü liberal ekonomik ve politik sistemlerin başarısı çoğu kez liberalizmin aslında aşmak istediği akıl dışı kabul görme biçimleri üzerinde yükselmiştir. Demokrasinin işlemesi için yurttaşların demokratik kurumlara ilişkin akıl dışı bir gurur geliştirmiş olması gerekir

Ayrıca Tocqueville'in "birleşebilme sanatı" diye tanımladığı küçük topluluklara gururla bağlanmayı öğrenmiş olmalıdırlar. Böylesi topluluklar genellikle dinsel ya da etnik bir temele sahiptir ya da liberal devletin özelliği olan evrensel kabul görmeden daha az kapsayıcı olan başka kabul görme biçimlerine dayanırlar. Aynı şey liberal ekonomi için de geçerlidir. Çalışmaya Batı liberal ekonomi geleneğinde kural olarak insan ihtiyaçlarının karşılanması ve acı çekmekten kurtulmak için yapılan hoşa gitmeyen bir etkinlik olarak bakılmıştır.

Ama Avrupa kapitalizmini yaratan Protestan girişimcilerde ya da Meici restorasyonundan sonra Japonya'yı modernleştiren seçkinlerde olduğu gibi, sıkı bir çalışma ahlâkına sahip bazı kültürlerde çalışma aynı zamanda bir kabul görme aracıydı. Bugün bile birçok Asya ülkesinde çalışma ahlâkı maddi teşviklerden çok, aileden ulusa kadar bu toplumların dayandığı örtüşen sosyal grupların çalışmaya gösterdikleri kabul sayesinde ayakta durmaktadır. Bu durum liberal ekonomilerin yalnızca li' eral ilkeler sayesinde işlemediğini, akıl dışı thymos biçimlerine de ihtiyaç duyduğunu gösteriyor olsa gerek...

LİNK

20 Ekim 2021 Çarşamba

Kölelik Yolu / Friedrich A. Hayek

Kölelik Yolu

Kölelik Yolu

Kölelik Yolu’ndan…

Terakki aşığı insanların ekserisinin kafasında sosyalizmin liberalizm yerine kaim olması sâdece, geçmişteki büyük liberal mütefekkirlerin kolektivizmin neticeleri hakkındaki ikaz ve ihtarlarının unutulmasından ileri gelmiş değildir. İnsanlar, bu mütefekkirlerim söylediklerine tamamıyla zıt itikatlara bağlandıkları içindir ki, sosyalizm liberalizmin yerine geçebilmiştir. İşin garibi şudur ki, daha ilk zamanlarda hürriyet için en büyük tehlikeyi teşkil ettiği anlaşılmış olan ve hatta açıktan açığa Fransız İhtilâli'nin liberalizmine karşı bir reaksiyon şeklinde başlamış bulunan sosyalizm, kendini herkese "hürriyet" bayrağı altında kabûl ettirmiştir.

Sosyalizmin başlangıçta otoriter bir doktrin olarak doğduğu bugün pek nâdiren hatırlanmaktadır. Modern sosyalizmin temellerini atan Fransız müellifleri, fikirlerinin ancak diktatörce bir idare sâyesinde tatbik edilebileceğine inanmışlardı. Onların nazarında, sosyalizm, cemiyeti hiyerarşik bir şekilde ve şuurlu olarak yeniden teşkilâtlandırmak suretiyle ve "manevî bir cebir kuvveti" kullanarak "ihtilâli tamamlamak" yolunda yapılacak bir teşebbüsten ibaretti. Sosyalizmin kurucuları, hürriyet hakkındaki niyetlerini gizlemiyorlardı. Düşünce hürriyetini 19. Yüzyıl'ın bütün fenalıklarının kaynağı telâkki ediyorlardı ve modern "plâncıların birincisi olan Saint Simon, kendi plânlarına itaat etmeyenlerin "hayvan gibi muamele göreceklerini" haber vermekten bile çekinmiyordu.

Ancak 1848 İhtilâline takaddüm eden kuvvetli demokratik cereyanların tesiri altındadır ki, sosyalizm hürriyet kuvvetleriyle birleşmek yolunu tutmaya başladı. Fakat, yeni "demokratik sosyalizm''in, eski sosyalizm tarafından uyandırılan şüpheleri ortadan kaldırabilmesi için çok zaman lâzım geldi. Özü itibariyle ferdiyetçi bir müessese olan demokrasinin sosyalizm ile telif edilemeyeceğini kimse A. de Tocqueville kadar vuzuhla görememiştir:

Demokrasi ferdî bağımsızlığın sahasını genişletir, sosyalizm ise daraltır. Demokrasi her insanın kıymetini mümkün olan azamî hadde kadar yükseltir, sosyalizm her insanı bir vasıta, bir âlet, bir rakam hâline getirir. Demokrasi ve sosyalizm yalnız bir kelime ile birbirlerine bağlıdırlar, müsavat. Fakat aradaki farka dikkat ediniz: Demokrasi hürriyet içinde müsavat, sosyalizm ise sıkıntı ve kölelik içinde müsavat ister.*

Bu şüpheleri ortadan kaldırmak ve siyasî motorların en kuvvetlisi olan hürriyet arzusunu kendi arabasına koşabilmek için, sosyalizm gitgide "yeni bir hürriyet" vaadetmek yolunu tuttu. Sosyalizmin iktidarı alması, bir anda zaruret devrinden hürriyet devrine geçiş demek olacaktı. Sosyalizm "İktisadî hürriyet'! getirecekti, İktisadî hürriyet olmadıktan sonra, elde edilmiş siyasî hürriyet "muhafaza edilmeye değmez"di. Atalardan beri devanı edegelen hürriyetin fetih yolundaki savaşım, ancak sosyalizm tamamlayabilecekti, siyasî hürriyetin elde edilmesi bu savaşın birinci merhalesinden ibaretti. İleri sürülen delilin akla yakın görünmesi için hürriyet kelimesinin mânâsında yapılan kurnazca değişiklik, mühim bir hâdisedir.

Siyasî hürriyetin büyük havarileri, hürriyetten bahsederken şunu kasdetmişlerdi: Her türlü cebirden, başkalarının her türlü keyfî ve indî muamelelerinden masun olmak, insanları bir âmirin emirlerine itaate mecbur eden ve hiçbir seçim hakkı bırakmayan bağlardan kurtulmak. Hâlbuki "yeni hürriyet", her birimizin yolumuzu serbestçe intihap imkânlarımızı ister istemez ve gayri müsavi surette tehdit eden hâricî şartların yüklediği mecburiyetten, her türlü ihtiyaçtan kurtulmak mânâsına geliyordu. Sosyalistlere göre, insanın hakikâten hür olabilmesi için, evvelâ "fizikî ihtiyacın despotizmim yıkması ve "İktisadî sistemin yaptığı tazyikleri" gevşetmesi lâzımdı.

Bu mânâda, hürriyet kelimesi iktidar* veya servete verilen yeni bir isimden başka bir şey değildir. Bu yeni hürriyet vaadiyle birlikte, ekseriya sosyalist cemiyette maddî servetin geniş ölçüde artacağı yolunda düşüncesizce vaitler de yapılmakta idi. Fakat, İktisadî hürriyeti gerçekleştirmek için, tabiat servetlerinin böyle mutlak olarak fethedilmesine güvenilmiyordu. Bu vakit hakikâtte, fertlerin mâlik oldukları seçme imkânları arasındaki büyük müsavatsızlıkların kalkması mânâsını ifade ediyordu.

Şu hâlde, yeni hürriyet talebi, aslında, servetin müsavi surette taksimi yolundaki çok eski talebin isim değiştirmiş şeklinden başka bir şey değildi. Fakat bu isim sosyalistlere liberallerle müşterek bir parola temin ediyordu ve onlar bu benzerliği adamakıllı istismar ettiler. Şüphesiz iki parti bu kelimeyi aynı mânâda kullanmıyorlardı, fakat bunun farkına varanlar pek azdı, hele vaadedilen bu iki hürriyetin birbirleriyle hakikâten kabîli telif olup olmadıklarım düşünenler daha da azdı...

LİNK

19 Ekim 2021 Salı

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk / Von Kress

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk’tan…

Alman Islah Heyeti Başkanı Prusya Krallığı Orgenerali ve Türk Mareşali Liman von Sanders’in enerjik ve dâhiyane sevk ve idaresi altında Çanakkale’nin muzafferane müdafaası ve Boğazlar’ın daimi surette kapatılması neticesinde Türkiye’nin Merkezî Devletlere yaptığı yardımın harbin cereyanı üzerinde oluşturduğu önem, Mareşal Liman von Sanders’in büyük başarısı gibi bugün de Almanya’da lâyık olduğu takdirle karşılanmamaktadır.

Türkiye dört uzun harp senesi devamınca sürekli kuvvetli düşman ordularını bağlamıştır (Kafkasya’da 300.000 Rus, Filistin’de 450.000’e yakın ve Irak’ta bazen adedi yarım milyona ulaşan İngiliz askeri). Avrupa harp sahnelerinde Türk tümenleri Alman ve Avusturyalı müttefikleriyle omuz omuza kahramanca dövüşmüşlerdir. Dünya Savaşı boyunca Türkiye, evlâtlarından 2.800.000 kişiyi silâhaltına almış ve bunlardan en az yarım milyonu şehit düşmüş veya hastalık veyahut da aldıklar yaralardan ölmüştür. Acı sona kadar Türk müttefikimiz bize, pek çok kurban vermek ve ağır ıstıraplar çekmek şartıyla sadık kalmıştır.

Merkezî Devletler için Türkiye ile olan ittifakın büyük ehemmiyeti, harbin başında İstanbul’da akıllı, tecrübeli ve kibar bir diplomat olan Alman Sefiri Baron von Wan-genheim tarafından lâyıkıyla takdir edilmişti. Biz, Alman Islah Heyeti üyeleri istisnasız olarak şahsî tecrübelerimize, Türk ordusunun zaaflarını tamamen bilmemize ve ordu ile milletin harp yorgunu olmasına dayanarak, Türkiye’nin ittifak kudret ve kabiliyetini sefirden çok aşağı takdir etmiştik. Bizim hükümlerimize fazlasıyla etki eden günlük hayatın can sıkıcı hallerinden daha uzak bulunması, büyük elçiye hükmünde faydalı olmuştu.

Türk arkadaşlarıyla sürekli temasta bulunan Alman subaylarının, bu arkadaşların siyasî düşünceleri, Türk nazırlarıyla politikacılarının İtilaf Devletleri sefaretleri ile hâlâ devam etmekte olan sıkı münasebetleri ve millet ile ordudaki ruh hâli hakkında duydukları şeyler bizde, Türkiye’nin ittifak anlaşmasıyla üstlendiği görevleri yerine getirebileceğine ve yerine getirmek isteyeceğine dair kuvvetli bir şüphe uyandırmıştı. Türk kabine azaları arasındaki kuvvetli fikir aykırılığı bizce biliniyordu. Bir gün ben şahsen, hasta olan genelkurmay başkanının vekili olarak işler hakkında her gün verilmesi alışılagelmiş olan raporu Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya arz ederken, kendisi bana bakanlar kurulunda yalnız başına kaldığını söylemişti. O, Alman Başkomutanlığı’nın arzusu üzere, Türkiye’nin derhal savaşa girmesine taraftardı.

Dâhiliye Nazırı Talat Paşa da Türkiye’nin Merkezî Devletler yanında harbe girmesini gerekli görüyorsa da işe ancak Bulgarların Merkezî Devletlere katılmasından sonra başlanmasını istiyordu. Talat’ın fikrine göre, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan tarafından bağlanmadığı müddetçe Rusya’nın vaadlerine kanarak Türkiye’yi arkadan vurması ihtimali hesaba katılmalıydı. Bahriye Nazırı Cemal Paşa ise harbe fiilen müdahalenin, Rusya için verilecek son karardan sonra olmasını istiyordu. Maliye Nazırı Cavid’e gelince, o Avrupa büyük devletleriyle harbe girmeyi doğrudan doğruya reddediyordu. Cavid ancak Yunanistan’a karşı bir harp için kazanılabilecekti.

Yetkili Türk politikacılarının bu fikirlerde olmasından dolayı Enver’in kabineden –hiçbir vakit ihtimal dışı olmayan– çekilmesi neticesinde Türkiye’nin, Merkezî Devletlerle ittifakını feshedebileceği, biz Alman subayları üzerinde endişe oluşturuyordu. Belki de doğru hüküm vermemiz mümkün olamıyordu; çünkü Türk hizmetinden ayrılıp Alman ordusunda kardeşlerimizin yanında vatanımız için çarpışmak hususunda duyduğumuz çok ateşli bir arzunun tesiri altında kalmıştık. Türkiye ile olan hizmet sözleşmemizin bu husustaki bir hükmüne dayanarak Alman Islah Heyeti başkanı, hepimizin namına İmparatora Türkiye’den geri çağrılmamız için bir dilekçe takdim etmişti.

Bu ricanın kesin bir dille reddedilmesi İmparatorun bize, siyasete önem vermeksizin kendisinin tayin ettiği vazifede kalmaya tahammül etmemiz hakkındaki açık emri, hepimizde derin bir ümitsizlik oluşturmuştu. Kardeş ve arkadaşlarımızın zaferden zafere koşarak vatan yolunda kan ve can verdikleri bu sırada Türkiye’de barışta olduğu gibi yaşamak ve çalışmakta devam etmek biz muvazzaf askerler için utanç verici bir hâldi...

LİNK

13 Ekim 2021 Çarşamba

Ölümün İzleri / Mark Benecke

Ölümün İzleri

Ölümün İzleri

Ölümün İzleri’nden…

Issei’den farklı olarak Denke hiç konuşmadı. Münsterberg belediye binası içinde bulunan küçük cezaevinde en küçük bir tereddüt geçirmeden mendiliyle kendini astı. Ona ait tek doğru dürüst fotoğraf, tabutta yatarken çekilen ve elleri karnında birleştirilmiş resimdir.

Denke, bir canavara yakışan bir şekilde şehre sadece ölüm değil, uğursuzluk da getirdi: Münsterberg için önemli bir gelir kaynağı olan ravent konservesinin satışı, Denke’nin yakalandığı andan itibaren kesildi, çünkü bu sebzenin kırmızı renginin tarlalara serpilen insan kanından kaynaklandığı söylentisi yayıldı. Münsterberg’in başka bir gelir kaynağı olan ekmek sepetleri de artık alıcı bulmamaya başladı, insanlar, ekmek sepetlerinin örülmesinde insan derisi kullanıldığına inanıyorlardı.

Bu olaydan birkaç yıl önce -bugün epeyce ünlü olan- Fritz Haarmann da muhtemelen bir dizi yamyam cinayeti işledi. Haarmann, sokakta ve tren garında avladığı genç çocukları6 boyunlarına dişlerini geçirerek öldürdüğünü itiraf etti. Bunun neredeyse imkânsız olduğu kendisine söylendiğinde, ağlamaklı bir şekilde kurbanlarım ısırarak öldürdüğünde ısrar etti. Muhtemelen gövdelerini parçalara ayırarak et olarak satmıştı. Haarmann, müşterileri ve kendini korumak için, sorguda buna ilişkin hiçbir ayrıntı vermedi.

Haarmann, dik kafalı ve tamamen duygusuz bir korku figürü değildi. Kurbanlarının etini yediğini kabul etmesi bir yana, sattığını bile bir kere olsun itiraf etmedi. Polis bu yüzden onu konuşturmak için, kurbanlarından birinin kafatasını hücresinin bir köşesine ulaşamayacağı şekilde bir tahta parçasının üzerine koydu. Geceleri yakılan bir mumun tüyler ürperten titrek alevleri, hücrenin içine vuruyordu. Bu psikolojik hile, Haarmann’ı gerçekten de sarstı. Baş ağrılarının giderilmesi için (canlı) bir gencin hücresine getirilmesi ricasında bulundu.

Unutulan daha birçok başka yamyam var. Mesela Kuzey Ren-Vestfalya’daki Ruhr bölgesinden Joachim Kroll, 1976 yılında kazara bir kız çocuğunun iç organlarını tuvalete atıp kat tuvaletini tıkayınca yakayı ele vermişti. Hemen sonrasında evinde yapılan aramada, kayıp çocuğun elleri ocağın üzerinde duran tenceredeki sebze çorbasının içinde bulundu.

Bütün bu cinayetler o denli korkunç ve dehşet verici ki, bu tür şeyleri normal bir insanın değil, ancak delilerin yapabileceğini düşünmek isteriz. Maalesef seri cinayetler işleyen bu yamyamların çoğu oldukça normaller -hatta genellikle fazlasıyla uyumlu ve sakin tipler. Bu rahatsızlık verici bir şey zira bu tür özellikler Almanya’da aslında oldukça makbul sayılır.

Eğer mahkemede izleyici bir suçluya her türlü işkenceyi reva görüyorsa, suçluları izleyicilerden ayıran kanlı çizginin ne kadar irice olduğu açık bir şekilde ortaya çıkar. Özellikle izleyici sıralarının en sonunda oturanların taleplerinin genellikle suçluların fantezi ve eylemlerini gölgede bırakması şaşırtıcıdır. Ama bir suçluyu canlı canlı yakmanın ya da derisini yüzmenin, suçlunun işlediği suçla eşdeğer olduğunu, korkutucu izleyiciler tabii ki kabule yanaşmazlar.

Bir tür yamyam daha var. Bunlar, bir vampiri huzura kavuşturma umuduyla hareket ederek, ölen bir yakınının kalbini kesip çıkarırlar. Böylece huzursuz ölünün kalbi, gitmeyi arzuladığı yere, aşkın ikametgâhına ulaşmalıdır: yaşayan yakınlarına. İnsan eti yiyen katil, antisosyal bir zorlama dürtüsüyle hareket ederken, kırsal kesimdeki kalp yiyiciler toplumsal uyumun korunması ve huzur için çaba gösterdiklerini düşünürler...

LİNK

10 Ekim 2021 Pazar

Paganizmin Dehası / Marc Auge

Paganizmin Dehası

Paganizmin Dehası

Paganizmin Dehası’ndan…

Kişisel bir kült düşüncesi ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir ama tüm anlamını kuşkusuz insan kişiliğinin karmaşık karakterinden alır. Eğer her bireysellik, kökenleri değişik olan farklı ilkelerin geçici olarak bir araya gelmesinden başka bir şey değilse, insanın, bu unsurlar bileşiminden (doğumundan) önce gelen ve kesin çözülmeden (ölümünden) sonra da varlığını sürdüren her şeyi kendinde kutsaması şaşırtıcı değildir. Şu halde, Ashantilerdeki kra gerçek bir kültün nesnesidir; düzenli olarak dualar -ve bu “ruh”un sahibi, diğer “ruhunun” (sunsum) onu rahatsız ettiği hissine kapıldığı zaman özürler- alması gerekir.

Bu tür psişik “katmanlar” ya baba yanlı veya ana yanh soy bağına (aynı “ruhların” düzenli olarak her seferinde yeniden doğduğu soy bağı) ya da doğum gününe ilişkin olan ve işaretleriyle doğanların karakterine yön verdikleri düşünülen ruhlara gönderme yapar. Bizzat İcranın kendisi bazen Tanrı Nyame karşısında yeryüzündeki kaderini seçmiş olarak gösterilir. Yeni doğan çocuğun öz-niteliklerini (attributs) belirleyen görüşmelerin (consultation) ardından, bireyselliği özgül olarak oluşturan yazgı parçası, sıklıkla, çok daha net biçimde çağnştırılır; bu parça çoğu zaman, kil topaklarıyla dolu bir tabakla tasvir edildiği Alladianlardaki nafi durumunda olduğu gibi somutlaştırılır ya da Ewe, Guin veya Fon halklarındaki iki yüz elli altı temel imgeden biri olan Kpoli durumunda olduğu gibi resmedilir.

Roberto Pazzi (1976), bir çömezin, Kâhinin yönlendirmesiyle Fa mucizesini nasıl öğrendiğini ve bu vesileyle “işaretinin” doğasını nasıl açımladığını çok iyi tasvir etmiştir: kahin “kutsal vadideki bu yere onun kpoli’sini tasvir eden hiyeroglifi yazar. Böylece, kahinler ona, bu kpoli’nin büyülü mesajını söyler ve onunla ilgili efsaneler anlatırlar, zira bu, bireyin kendi yaşamında çizgilerini yansıtmak zorunda olacağı tipik ideal imgedir” (s. 297). Her birey, ceninin rahim içindeki yaşamı boyunca plasentaya bağlı olduğu gibi, yaşamı boyunca kendi Kpoli’sine bağlıdır: “...öyleyse Kpoli’si tüm yaşamına yön verir. Kpoli’ye, onu tanımaya yardım etmiş olan kutsal cevizler yıkanıp kana bulaştırılarak sunulur...” (a.g.y.).

Aynı biçem, çocuğun doğumundan itibaren ebeveynlerin, çocuğun yazgısına hükmeden ifanın işaretlerinin babalou/a, gizin baş rahibi (Fon ya da Guin halklarında bokcmö’ya karşılık gelir) tarafından aranmasını sağladığı Yoruba halkında da görülür. Pierre Verger (1973), bu merasimi belirli bir sayıda yasağın peş peşe açıklanmasının ve adeta çocuğun “derin kimliğinin” gözler önüne serilmesinin takip edeceğini ekler (s. 65). Verger’in bu konuda alıntı yaptığı (a.g.y., s. 65) Bernard Maupoil (1943) şöyle yazar: “Bir ifa ya da Fa işaretine sahip olma, ölümlü bir müttefike kişisel olarak bağlanmış bir tanrı ile bir ittifak olarak görülür ve insanın güvenlik, emniyet ihtiyacını tatmin eder. Ona sahip olan varlığın bir ata olarak içsel tanığı haline dönüşür.”

Öyleyse, doğumu ve çevresi, geleceğin bilinçli bireyini, ruhların koruması altına ya da ayrıcalıklı yazgılar atmosferi içine önceden yerleştirir. Ama burada söz konusu olan, herhangi bir dışsal ilkeye teslimiyetten daha çok, dünyevi yaşam ile ataların ve tanrıların yaşamı, bugün ile geçmiş, ilkel ideolojilerle ilgilenen Batılı felsefecilerin dediği gibi “görünen ile görünmeyen” arasındaki bağda herhangi bir kopuşu reddeden bir tanımdır: Çoğu zaman yeni doğanın şu ya da bu niteliği bir atanın geri dönüşünün ifadesidir.

Birçok yazar, örneğin Yoruba halkı konusunda Le Herisse, Frobenius, Maupoil, bu konudaki tamklıklan bir araya getirmiştir. Maupoil, tanrıları (Vodun) yeniden insan olmaya, insanları da tanrısal şeylerle meşgul olmaya teşvik eden “gizli ve karşılıklı nostaljiyi” başarılı bir biçimde gösterir. Bu tür bir karşılıklı sevginin sonunun, bazı Yunan tanrılarının dünyevi kadınları kabul etmesine ve bazı tanrıçaların yarı tanrılar doğurmak için ölümlülerle birleşmesine varabildiğini biliyoruz.

Bununla birlikte, cinlenme olguları (tanrının ya da ata-tanrının geri dönüşü) ve ölülerin, ceninin sonrada yeni doğanın gerçek bir birey olmak için geçmesi gereken aşamaları tersi yönde anımsatan bir dizi aşamadan geçtikten ancak bir süre sonra atalar olduğu olgusu düşünüldüğünde, yaşayanları ve ölüleri, insanları ve tanrıları ve aynı zamanda, yaşam ile ölüm arasında, insanlık ile tanrı arası ara bir yerde oldukları varsayılan karma ya da tamamlanmamış varlıkları aynı merasimler boyunca, aynı kutsal yerlerde, aynı köylerde adeta bir araya getiren şaşırtıcı içtenliğe karşı ancak duyarlı olunabilir...



5 Ekim 2021 Salı

Marksizm ve Medya Araştırmaları / Mike Wayne

Marksizm ve Medya Araştırmaları

Marksizm ve Medya Araştırmaları

Marksizm ve Medya Araştırmaları’ndan…

Bir mikro evren olarak bize sınıf ilişkilerinin bir haritasını ve son zamanlarda sınıf ilişkilerinde yaşanan baskı ve dönüşümler hakkında bir fikir veren sembolik bir imge ile başlayalım. Oradan başlayarak yaratıcı ve kültürel emeğin sınıf konumundaki belirsizlikleri netleştirebiliriz. İmgemiz Ridley Scott'un beden, cinsiyet ve üreme sorularıyla ilgili çağın ruhundan ilham alan dikkat çekici bir dizi filmi tetikleyen klasik bilim kurgu/korku filmi, Yaratık'tan (Alien Ridley Scott 1979 BK/ABD) geliyor (Penley 1989, Creed 1993, Kuhn 1990). Üzerine o denli yorum yapılmamış olsa da sınıf sorusu filmlerde, özellikle de Yaratık'ta çok önemli bir yere sahiptir.

Sınıf kavrayışları bir tür sağduyu, anında, kendiliğinden, neredeyse bilincinde olmadan anlaşılan bir kod, genel kullanımda olan popüler bilgelik ve bilgi birikimimizin bir parçası şeklinde örtülü olarak popüler kültüre işlenmiştir. Barthes, medyadaki metinlerin yararlandığı ve kendi özel anlatımları içinde tekrar düzenledikleri bu bilgiye kültürel kod[4] (Barthes 1990: 20) adını veriyor.

Yaratık'ta, bir derin uzay madencilik gemisi olan Nostromo'nun mürettebatı bilinmeyen bir gezegenden gelen bir sinyal üzerine dondurulmuş uykudan kaldırılırlar. Sınıf imleyenleriyle dolu bir sahnede, Parker (bir önceki sene Paul Shrader'in klasik işçi sınıfı dramı Mavi Yakalılar'da (Blue Collar, 1978 ABD) başrol oynayan Yaphet Kotto) ve Brett (Harry Dean Stanton) gidip esrarengiz sinyali araştırma konusundaki isteksizliklerini ortaya koyarak Ripley'den (Sigourney Weaver) bu fazladan işin bedelini alacaklarına dair garanti isterler.

Bu sahne Parker ve Brett'in mekânı olan geminin iç organlarının olduğu bölgede yer alıyor; öykü gelecekte geçmesine rağmen bu bölüm tamamen makineler, mühendislik gerektiren aletler, borular ve vanalardan fışkıran buhar dolu: Bunların tümü el emeğine dayalı işçi sınıfının ait olduğu endüstriyel ortamı imgeleyen klasik görüntüler. Parker ile Brett'in söylemleri de sınıf konumunu imgeliyor: Bu fazladan iş için tazmin edilmek istiyorlar, onlar açısından bir şeyi "iyi niyet" adına yapmanın bir anlamı yok.

Tavırlarının bir işçi sınıf bakış açısını yansıttığı söylenebilir: Gerçekçi bir şekilde mesleki açıdan sınırlı imkânlarını ve kendileriyle işverenlerinin çatışan çıkarlarını göz önünde bulundurarak "iyi niyet" ve "ortak yarar" kavramlarını kabul edilemez kılıyor. Ripley ise açıkça farklı bir sınıf konumuna sahip. Elinde bir kalem ve bir not panosu var (bir tür yönetici statüsünün göstergesi); soruları sormak yerine cevap veriyor; Parker ve Brett'e "yasadan" kısımlar okuyor (anlaşıldığı kadarıyla bulunandan paylarını alacaklarını garantiliyor): Aynı zamanda yasaya inanmak ve yasayı ezbere okuyacak kadar bilgili olmak da eğitim ve dünya görüşü açısından farklı bir sınıf konumuna işaret ediyor (hepimizin sezgisel olarak bildiği gibi, her ikisi de tam sınıf konumunun önemli göstergeleri ve belirleyicileridir).

Son olarak ise Ripley, Parker ve Brett'e iğneleyici şekilde bir istekleri varsa kendisinin "köprüde" olacağını söylerken geminin yerleşme düzeninde (üst/alt) saklı olan sınıfsal boyuta değinerek gemideki işbölümüne (ve o işbölümüyle birlikte gelen prestij, statü ve güce) açıkça gönderme yapıyor. Yani Ripley orta sınıf olmanın tüm belirtilerini taşıyor. Bunlar çok önemli bir biçimde Ripley'in iki erkek üzerinde sahip olduğu kadınsal sınıf gücünden kaynaklanan heyecanla birleşiyor ve bunu yaparken de (başka yerlerde de yaptığı gibi) film 1980'lerden başlayarak belirginleşecek –hem orta sınıf hem işçi sınıf– kadın çalışan sayısındaki artışı kâhince öngörmüş oluyor...