Franz Kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Franz Kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2022 Pazar

Amerika / Franz Kafka

AmerikaAmerika

Amerika’dan…

Yuvarlak bir masada üç bey oturuyordu, biri mavi gemici üniformasıyla bir gemi subayı, diğer ikisi siyah Amerikan üniformalarıyla liman idaresi memurları. Masada üst üste yığılmış çeşitli belgeler vardı, önce subay elinde kalemle bunları gözden geçiriyor, sonra diğer ikisine uzatıyordu, onlar da bazen okuyorlar, bazen özetliyorlar, bazen de evrak çantasına koyuyorlardı; neredeyse hiç durmadan dişleriyle hafif bir ses çıkaran memur, tutanak için meslektaşına bir şeyler de yazdırıyordu.

Pencerenin önündeki bir yazı masasının başında sırtı kapıya dönük halde, daha ufak tefek bir bey oturuyordu; önünde, baş hizasındaki sağlam bir kitap rafında yan yana dizilmiş büyük kitaplarla uğraşıyordu. Yanında açık, en azından ilk bakışta boş görünen bir kasa duruyordu.

İkinci pencerenin önü boştu ve dışarısı en iyi buradan görülüyordu. Üçüncünün yakınında ise iki bey alçak sesle konuşmaya dalmıştı. Biri pencerenin yanına yaslanmıştı, onun da üstünde gemici üniforması vardı ve kılıcının sapıyla oynuyordu. Konuştuğu kişi pencereye dönüktü ve arada sırada hareket edip diğerinin göğsündeki nişanların bir bölümünün görünmesini sağlıyordu. Sivil giysiliydi ve ince bir bambu bastonu vardı; iki elini kalçalarına dayamış olduğundan, baston da kılıç gibi eğik duruyordu.

Karl her şeye bakacak zaman bulamadı, çünkü az sonra bir kamarot onlara doğru gelip tek bir bakışla Ateşçi’ye, sanki buraya ait değilmiş gibi, ne istediğini sordu. Kendisine nasıl sorulduysa, o da aynı şekilde alçak sesle yanıt veren Ateşçi, Başveznedar’la konuşmak istediğini söyledi. Kamarot kendi hesabına bir el hareketiyle bu ricayı geri çevirdi; ama yine de parmak uçlarında, yuvarlak masanın çevresinden geniş bir yay çizerek kitaplarla uğraşan beyin yanına gitti. Bu bey –açıkça görülüyordu– kamarotun sözleri karşısında sanki donakaldı; ama onunla konuşmak isteyen adama sonunda döndü ve hararetle karşı koyarak Ateşçi’ye ve ne olur ne olmaz diye kamarota da el kol hareketleri yaptı. Bunun üzerine kamarot tekrar Ateşçi’ye döndü ve ona bir sır veriyormuş gibi bir ses tonuyla, “Hemen defolup gidin!” dedi.

Ateşçi bu yanıtın üzerine dönüp sanki o sessizce yakındığı yüreğiymiş gibi, Karl’a baktı. Karl daha fazla düşünmeden kendini kurtardı, odayı bir uçtan öbür uca kat etti, hatta hafifçe subayın sandalyesine sürttü. Kamarot öne eğilip sanki bir haşarat avlıyormuş gibi onu yakalamak için kollarını açarak koşturdu ama Başveznedar’ın masasına ilk varan Karl’dı; kamarot onu çekmeye çalışırsa diye masaya sıkı sıkı tutundu.

Haliyle o da ânında hareketlendi. Masanın başındaki gemi subayı ayağa fırladı, liman idaresinden beyler sakin ama dikkatle izliyorlardı, pencerenin önündeki iki bey birbirine yaklaşmıştı, beyefendiler konuyla ilgilenince kendisine orada yer kalmadığına inanan kamarot geri çekildi. Kapıda duran Ateşçi, yardımına gerek duyulacak ânı heyecanla bekliyordu. Başveznedar sonunda sandalyesini geniş bir açıyla sağa çevirdi.

Karl, bu insanlara göstermekten çekinmediği gizli cebini karıştırıp pasaportunu çıkardı, kendini tanıtmak yerine onu açıp masaya koydu. Başveznedara göre bu pasaport kayda değer bir şey değil gibiydi, çünkü onu iki parmağıyla tutup kenara koydu; bunun üzerine Karl, sanki bu formalite memnuniyetle yerine getirilmiş gibi, pasaportunu tekrar cebine soktu...

LİNK

19 Mart 2022 Cumartesi

Açlık Sanatçısı / Franz Kafka

Açlık SanatçısıAçlık Sanatçısı

Açlık Sanatçısı’ndan…

Son on yıldır açlık sanatçılarına olan ilgi önemli derecede azaldı. Eskiden bu tip pahalı gösteriler ortaya koymak kazançlı bir işken, bugün bu tamamen imkânsız. İki farklı zaman dilimi. O zamanlar bütün şehir açlık sanatçısıyla ilgilenirdi; bir aç kalma gününden diğerine ilgi sürekli artardı; herkes en azından günde bir defa açlık sanatçısını görmek isterdi; aç kalma gösterisi devam ettiği müddetçe, küçük kafesin önünde bütün gün oturan müdavimler olurdu; etkiyi artırmak için kullanılan meşalelerin ışığı altında açlık sanatçısını seyretmeye geceleyin bile gelenler olurdu; güzel havalarda kafes dışarı çıkarılır ve açlık sanatçısı özellikle çocuklara gösterilirdi.

Gösteri, sırf moda diye ilgilenen yetişkinler için genelde bir eğlence aracıyken, çocuklar ise, birbirlerinin ellerini tutarak pas kürkü içinde omurga kemikleri dışarı fırlamış, soluk benizli açlık sanatçısının, etrafa saçılmış saman yığını üzerinde, bir sandalyeye bile tenezzül etmeden öylece oturuşunu, sahte bir gülümsemeyle nazikçe kafasını sallayarak soruları cevaplayışını ve insanlar ne kadar zayıf olduğunu görsünler diye kolunu parmaklıkların arasından uzatışını, ağızları açık, şaşkınlıkla seyrederlerdi.

İşte o zaman tamamen kendi içine kapanır, kimseyi, hatta kafesteki tek eşya olan saatin vuruşlarını –ki bu onun için çok önemlidir- bile umursamaz, sadece, neredeyse kapalı gözlerle dosdoğru ileri bakar ve dudaklarını nemlendirmek için küçük bir bardaktan ara sıra birkaç yudum su alırdı.

Sürekli değişen seyirci öbeklerinin yanı sıra yine seyirciler tarafından üçlü guruplar halinde seçilen ve genelde kasaplardan oluşan daimi nöbetçiler de olurdu. Bunların görevi açlık sanatçısının kendisini gizli gizli besleyip beslemediğinden emin olmak için gece gündüz adamın başında nöbet tutmaktı.

Yine de, bu sadece kalabalığı yatıştırmak için ortaya konmuş bir formaliteydi, çünkü oradakiler çok iyi bilirdi ki; aç kalma süresi boyunca sanatçı hangi şartlarda olursa olsun, hatta buna zorlansa bile asla en ufak bir şey dahi yemezdi; sanatının itibarı buna izin vermezdi. Elbette, her nöbetçi bunu anlayamazdı, gece nöbetini savsaklayan nöbetçi gurupları da vardı. Kasten, uzak bir köşede otururlar ve açlık sanatçısının gizli bir yerden çıkarabileceğini düşündükleri ufak bir yiyeceği yemesine açıkça izin vererek bir kağıt oyununda kendilerini kaybederlerdi.

Açlık sanatçısı için böyle nöbetçilerden daha ıstırap verici hiçbir şey yoktu; bu tipler sanatçının sanatını icra etmesini korkunç bir şekilde zorlaştırıyordu; bazı zamanlar, kendisi hakkındaki şüphelerin ne kadar yersiz olduğunu göstermek için güçsüzlüğüne rağmen böyle nöbetler sırasında elinden geldiği kadar şarkı söylemeye çalışırdı. Fakat bu da pek fayda etmezdi; sadece onun yemek yerken bile şarkı söyleyebilme becerisine hayret etmelerini sağlardı. Kafese yakın oturan, salondaki gece lambasının loş ışığıyla yetinmeyip, kendilerine menajer tarafından verilen fenerle onu aydınlatan nöbetçileri daha çok tercih ederlerdi.

Tam anlamıyla uyumayı başaramasa da, şiddetli aydınlık onu hiç rahatsız etmez, ışığa ve salondaki aşırı kalabalık ve gürültüye aldırmaksızın biraz olsun kestirmeyi daima başarırdı. Ne olursa olsun, böyle adamlar nöbet tuttuğu zaman, bütün geceyi hiç uyumadan geçirmek çok hoşuna giderdi; sırf adamları uyanık tutup onlara kafesin içinde yenilebilir hiçbir şey olmadığını ve kimsenin yapamayacağı kadar aç kalabildiğini tekrar tekrar göstermek için onlarla şakalaşıp kendi göçebe hayatı hakkında hikayeler anlatmaya ve onların hikayelerini dinlemeye dünden razıydı.

Fakat en mutlu anlarını sabah olup da, kendi cebinden ödediği ve nöbetçilerin yorucu, uykusuz bir geceden sonra büyük bir iştahla saldırdıkları devasa kahvaltı getirildiğinde yaşardı. Bu nöbetçileri etkilemek için ahlaksızca ortaya konan bir girişim olarak da görenler yok değildi, ama bu kadarı fazlaydı. Diğerlerine kahvaltı olmadan, sırf bu işi yapmak için, nöbeti devralıp alamayacakları sorulduğu zaman hemen ortadan yok oluyorlar, fakat ne olursa olsun şüphe etmekten de geri kalmıyorlardı...

LİNK

18 Mart 2022 Cuma

Bir Köy Hekimi / Franz Kafka

Bir Köy HekimiBir Köy Hekimi

Bir Köy Hekimi’nden…

Ülkemizin savunulması görevi ciddiye alınmışa benzemiyor pek. Bugüne dek biz de önemsemedik bunu, gündelik işlerimizin peşine düştük; fakat şu son zamanlara olup bitenler, hepimizi kara kara düşündürüyor.

Ben, imparatorluk sarayına bakan alandaki ayakkabı mağazasının sahibiyim. Henüz şafak sökerken, mağazayı açmadan, alana çıkan tüm sokakların başı silahlı adamlar tarafından kesiliyor; bizim askerlerimiz değil bunlar, kuzey illerinden gelme göçebeler. Başkentimiz sınırdan bu denli içerdeyken, nasıl olup da burada dek gelebildiklerini anlamak mümkün değil. Nasıl gelmişlerse gelmişler bir kez; görünüşe göre, her şafakta sayıları artıyor giderek.

Göçebe karakterleri yüzünden dam altına giremiyor, açık havada yatıp kalkıyorlar. Kılıçlarını bilemek, oklarını yapmak, at binmeye çalışmak; böyle uğraşlarla geçiriyorlar günlerini. Temizliğe özenip gözümüz gibi baktığımız hep sessiz kalmış bu alanı at ahırına döndürdüler. Arada bir iş yerlerimizden çıkıp, hiç olmazsa en kötü pislikleri çevremizden uzaklaştırmaya çabalıyoruz. Ne yazık ki, bu çabamız da günden güne tavsadı, çünkü emeklerimiz boşa gidiyor; yetmezmiş gibi, azgın atların nalları altında ezilmek ya da kamçılanıp yara bere içinde kalmak tehlikesi de cabası.

Onlarla konuşmak olanaksız; dilimizi hiç anlamıyorlar, ayrıca bir dilleri olduğundan da emin değiliz, kargalar gibi anlaşıyorlar birbirleriyle, sabahtan akşama dek karga gaklaması dinliyoruz. Bizim toplumsal yaşayışımızın düzenini bilmiyorlar, bunu öğrenmek gibi bir niyetleri de yok. Bu nedenle, işaretlerle anlaşmaya çalışmak zahmetine bile girmiyorlar. Onlara bir şey anlatmak için dilinizde tüy bitene dek konuşmak, kollarınız kopana dek işaretler yapmak da yararsız; anlamazlar, anlamayacaklardır da. Bunu denediğimizde suratlarındaki ifade bozulur, gözleri belerir, ağızları köpürür fakat niyetleri ne bir şey anlatmak, hatta ne de korkutmaktır, sadece başka türlü davranamıyorlar. Bir şeye gereksinim duyduklarında sormadan alıp giderler, zora başvurdukları söylenemez yine de; bir şey almaya kalktıklarında herkes nesi var nesi yok bırakıp bir kenara siniyor nasıl olsa.

Mağazamdaki mallardan da epeycesini alıp götürdüler. Ama karşıdaki kasabın başına gelenleri gördüğümde, kendi halime şükrediyorum. Zavallı adam yeni kesilmiş eti getirir getirmez, gelip tüm etlere el koyuyor, mideye indirmek üzere götürüyorlar. Üstelik atları da et yiyor bunların, atla binicisi yan yana durup, iki ucundan dişlemeye başlıyorlar eti. Kasap öyle korkuyor ki, et vermemek aklına bile gelmiyor. Biz, alandaki esnaf, onu anlıyor, aramızda topladığımız parayla zararını kapatıyoruz. Bu göçebelerin etini kessek, neler yaparlar kim bilir! Böyle her gün etle beslesek de, günün birinde kim bilir daha neler yapacaklar!

Kasap, geçenlerde bir gün, hiç olmazsa hayvanı kesme zahmetinden kurtulmak için, canlı bir sığır getirdi; herhalde bir daha asla böyle bir şey yapmaz! Mağazamın en dibine kaçtım, başımın üzerine elime geçen her türlü giysi, çul çaputu geçirdim, bir saat boyunca başımı kaldırmadan yattım; göçebelerin çepeçevre sarıp böğründen canlı canlı kopardıkları etler yüzünden bağırması alanı tutan sığırın sesini işitmemek için yaptım bunu. Ancak sesler kesildikten çok sonra mağazanın önüne çıkmayı göze alabildim. Şarap fıçısının çevresinde devrilen sarhoşlar nasıl yatarsa, göçebeler de, sığırdan arta kalanların çevresinde öyle yatıyordu.

Eğer yanılmıyorsam, tam o sırada sarayın penceresinden bakan imparatoru gördüm. Eski günlerde, imparator böyle dış odalara dek gelmez, sarayın merkezindeki bahçede eğleşirdi. Ama şimdi, en azından benim gördüğüme göre, pencerenin ardında dikilmiş, başı yana düşmüş, sarayının önündeki kargaşayı izliyordu.

Kendi kendimize, “Bu işin sonu nedir?” diye soruyoruz, “Bu taşınması güç eziyete daha ne kadar katlanacağız?” İmparatorun sarayının çekim gücü, bu göçebeleri uzak ülkelerinden buraya getirdi fakat onları geri yollamayı beceremiyor. Sarayın kapısı hiç açılmıyor; gün boyunca bir içeri bir dışarı gezip şişinen nöbetçi, şimdi demir kafeslerin ardından burnunu bile göstermiyor. Ülkemizin savunulması zanaatkarlar ve biz esnafa kaldı fakat biz, bu zor ödevi başaramayız, bunu yapabileceğimiz söyleyerek övündüğümüzü işiten olmamıştır. Ortada bir yanlış anlama olduğu kesin; bu yüzden mahvolacağız sonunda...

LİNK

17 Mart 2022 Perşembe

Bir Savaşın Tasviri / Franz Kafka

Bir Savaşın TasviriBir Savaşın Tasviri

Bir Savaşın Tasviri’nden…

Sustuğum ve yalnız elimde olmadan bir seğirme yüzümü boydan boya dolaştığı için sordu: “Başka kimseler için böyle olduğuna inanmıyorsunuz, öyle mi? Gerçekten inanmıyor musunuz? Oh, dinleyin bakın! Küçük bir çocuktum, kısa bir öğle uykusundan gözlerimi açtığım zaman, henüz yarı gerçek, yarı düşte, annemin doğal bir sesle balkondan aşağı şöyle sorduğunu işittim: ‘Ne yapıyorsunuz, şekerim? Aman ne sıcak, değil mi?’ Bahçeden bir kadın sesi cevap verdi: ‘Yeşillikler ortasında ikindi kahvesi içiyorum.’ Bu sözler hani düşünülmeden, pek de açık seçik olmayan bir biçimde söylenmişti; kadın soruyu, annem de cevabı beklemişti adeta.”

Sanki tarafıma bir soru yöneltilmiş gibi, pantolonumun arka cebine attım elimi ve bir şey arıyormuşum gibi yaptım. Ama aradığım bir şey yoktu, yalnız o andaki durumumu değiştirip konuşmayla ilgilendiğimi göstermek istemiştim. Beri yandan, bana anlattığı olayın düpedüz tuhaflığını ve buna bir türlü akıl erdiremediğimi söyledim. Üstelik doğruluğuna da inanmadığımı, benim sezinleyemediğim bir amaçla uydurulmuş olması gerektiğini sözlerime ekledim. Sonra da çiğ ışıktan kurtulmak için gözlerimi yumdum.

“Yok ama, çekinmeyin; hani siz de bu konuda benim gibi düşünüyorsunuz ve çıkar gözetmez bir kimse olduğunuzdan bunu söylemek için durdurdunuz beni. Böylelikle bir umudumu yitiriyor, bir diğer umuda kavuşuyorum. Değil mi yani? Dimdik ve normal adımlarla yürümüyor, bastonumla kaldırım üzerine vurmuyor, gürültüyle yanımdan geçenlerin giysilerine sürtünerek ilerlemiyorum diye neden utanacakmışım. Daha çok, doğru dürüst sınırlardan yoksun bir gölge gibi evler boyunca sektiğim, bazan vitrin camlarında kaybolarak gittiğim için inatla ve haklı olarak yakınmam gerekmez mi?

Şu geçirdiğim günlere bakın bir! Niçin herşey böylesine berbat yapılmış; öyle ki, ortada görünür bir neden bulunmaksızın yüksek evler çökü çöküveriyor bazan. Enkaz yığını üzerine tırmanıyor, karşıdan kim gelirse soruyorum: ‘Nasıl olur a canım? Bizim kentte — daha yeni bir bina — hem bu kaçıncı bugün! — düşünsenize bir! Bakıyorum, kimse bana cevap veremiyor.

Çokluk insanlar sokakta devrilerek, cansız serilip kalıyor yerde. Derken dükkân ve mağaza sahipleri, dükkân ve mağazalarının mallardan geçilmeyen kapılarını açarak çevik adımlarla seğirtiyor, ölüyü alıp oradaki bir evden içeri tıkıyor, sonra dönüp geliyorlar; ağız ve gözlerinin çevresinde bir gülümseme, gevezeliğe başlıyorlar derken.

‘Günaydın — gökyüzü de soluk bugün — Eşarpların sürümüne diyecek yok — öyle, savaş.’ Söz konusu eve seğirtiyor ve parmağımı büküp elimi pek çok kez çekinerek kaldırıp indirdikten sonra kapıcının küçük penceresini tıklatıyorum: ‘Günaydın’, diyorum, ‘yanılmıyorsam, demin ölmüş birini getirdiler buraya. Acaba onu, bir zahmet, bana gösterebilir misiniz?’ Adam, karar veremezmiş gibi başım sallayınca ekliyorum: ‘Bakın, karışmam sonra! Ben gizli polisim, hemen ölüyü göreceğim.’ Bunun üzerine, kapıcı, kararsızlığından sıyrılıp: ‘Defolun!’ diye bağırıyor. ‘Fena dadandı şu, serseriler, her Allah’ın günü buralarda sürtüp duruyorlar, ölü falan yok bizde, bitişiktedir belki, oraya bakın.’ Selam verip uzaklaşıyorum.

Ama derken büyük bir alandan geçmek zorunda kalınca, hepsini unutuyorum bunların. Böyle kocaman alanlar yaparlar da, ne diye alanın içinden parmaklıklı bir yol yapmazlar? Bugün yine güney-batı’dan esiyor rüzgâr, Belediye Sarayındaki kulenin sivri tepesi çemberler çiziyor. Tüm pencerelerin camları takırdıyor, sokak fenerleri bambu kamışları gibi eğilip bükülüyorlar. Sütun üzerindeki Hazreti Meryem’in pelerini kıvrım kıvrım; rüzgâr pelerini çekip çekiştiriyor. Peki ama, kimseler görmüyor mu bunu? Kaldırım taşlan üzerinde yürümeleri gereken kadın ve erkekler, boşlukta süzülüyor adeta.

Rüzgâr kesilmeye yüz tutunca, durup birbirleriyle birkaç laf ediyor, karşılıklı eğilerek birbirlerini selamlıyor, ama rüzgâr yeniden esmeyegörsün, karşı duramayıp hep birden tabanları kaldırıyorlar. Uçmaması için sımsıkı sarılmaları gerekiyor şapkalarına; ama gene de gözlerinin içi gülüyor; havaya en küçük kusur buldukları yok. Korkan bir tek benim.”...

LİNK

16 Mart 2022 Çarşamba

Ceza Kolonisinde / Franz Kafka

 

Ceza KolonisindeCeza Kolonisinde

Ceza Kolonisinde’den…

Zavallı annesi ile babasının, bir hizmetçi kadın tarafından iğfal edilip ondan bir çocuğu olduğu için Amerika’ya gönderdiği on altı yaşındaki Karl Roßmann, artık yavaşlayan geminin içinde New York Limanı’na girerken, çoktandır seyrettiği Özgürlük Heykelini karşısında, bir anda sanki üzerine düşen güneş ışığı kuvvetlenmiş gibi görüverdi. Kılıç taşıyan kolu sanki yeni kalkmış gibi yükseliyor, endamını hür rüzgârlar yalıyordu. “Ne de yüksek!” dedi kendi kendine ve bu haliyle çıkıp gitmeyi hiç düşünmediği halde, yanından gittikçe kabararak geçen hamal kalabalığının itiştirmesiyle, o da yavaş yavaş küpeşteye kadar gelmiş oldu.

Yolculuk sırasında az buçuk tanış olduğu genç bir adam yanından geçerken dedi ki: “Ee, sizin inmeye hiç niyetiniz yok mu?” “Ben hazırım canım,” dedi Karl onun yüzüne bakarak ve içinden gelen şevkle, ayrıca güçlü bir genç olduğundan, bavulunu omzunun üstüne kaldırdı. Fakat bastonunu biraz sallaya sallaya ötekilerle birlikte neredeyse uzaklaşmakta olan tanıdığının başının üzerinden ileri bakarken dehşetle, şemsiyesini gemide, aşağıda unuttuğunu fark etti. Tanıdığından bir çabuk, bavulunun yanında bir an bekleme nezaketini göstermesini rica etti, adam pek mutlu olmamışa benziyordu, döndüğü zaman yerini bulabilmek için ortalığa şöyle bir baktı ve alelacele oradan ayrıldı.

Aşağıda ne yazık ki, yolunu pek kısaltacak olan bir koridorun ilk defa olarak kapatılmış olduğunu gördü, bu herhalde bütün yolcuların gemiden çıkarılmasıyla ilgili bir tedbirdi ve yolunu zahmetle, bir sürü ufacık mekân, birbiri ardınca karşısına çıkaduran kısa merdiven, durmadan sapan koridorlar, içinde terk edilmiş bir yazı masası olan, boş bir odadan geçerek aramak zorunda kaldı; öyle ki, bu yoldan sadece bir ya da iki kere, o da hep büyükçe bir topluluk içinde geçtiği için gerçekten iyiden iyiye kayboldu.

Çaresizliği içinde, üstelik tek bir kişiye rastlamayıp sadece üzerinde binlerce insan ayağının sürtünmesini işittiği ve uzaktan, bir hohlama gibi, artık durdurulan makinelerin çalışmayı bitirirken çıkardığı sesi fark ettiği için, uzun uzadıya düşünmeden, yolunu şaşırdığında önünde durakladığı küçük, herhangi bir kapıya vurmaya başladı.

“Açık ya kapı,” diye seslenildi içeriden, Karl da içi gerçekten rahatlayarak kapıyı açtı. “Niye vuruyorsunuz kapıya öyle deli gibi?” diye sordu dev gibi bir adam, Karl’a doğru bakar bakmaz. Bir yerlerdeki bir tepe penceresinden soluk, geminin yukarılarında çoktan kullanılıp eskitilmiş bir ışık düşüyordu, içinde bir yatağın, bir dolabın, bir koltuğun ve adamın sıkış sıkış, istiflenmiş gibi durduğu zavallıca kamaraya. “Yolumu şaşırdım,” dedi Karl, “yolculuk sırasında hiç de öyle fark etmemiştim, ama korkunç büyük bir gemiymiş bu.”

“Evet, o noktada haklısınız,” dedi adam belli bir gururla ve bu arada, iki eliyle habire bastırıp kilit dilinin yerine oturup oturmadığını işitmeye çalıştığı küçük bir bavulla uğraşmasını bırakmadı. “Canım, girsenize!” dedi adam sonra, “Dışarıda duracak değilsiniz ya!” “Rahatsız etmeyeyim?” diye sordu Karl. “Aman, nasıl rahatsız edeceksiniz ki!” “Siz Alman mısınız?” diye sordu Karl, kendini yine de emniyete almak için, çünkü Amerika’ya yeni gelenlerin başına özellikle İrlandalılardan gelen tehlikeler hakkında pek çok şey işitmişti...

 

LİNK

7 Mart 2022 Pazartesi

Dava / Franz Kafka

 

DavaDava

Dava’dan…

Ona hiçbir şey söylememeniz konusunda sizi içtenlikle uyarmak isterim, tamamen yanılıyorsunuz, genç bayanı çok iyi tanırım, söylediklerinizin hiçbirisi doğru değil. Ama belki de fazla ileri gidiyorum, sizi engellemek istemem, Bayan Bürstner’e istediğinizi söyleyebilirsiniz. İyi geceler.” “Bay K.,” dedi Bayan Grubach rica yollu ve K.’nın ardından, onun açmış olduğu oda kapısına kadar koştu, “elbet genç bayanla hemen konuşacak değilim, bunu yapmazdan önce daha bir süre davranışlarını izleyeceğim, bildiklerimi yalnızca size açtım. Pansiyonun adının temiz kalması önünde sonunda her kiracının yararınadır ve ben de bundan başka bir şey düşünüyor değilim.” “Adının temiz kalması, öyle mi!” diye seslendi K. kapının aralığından. “Pansiyonun adını korumak istiyorsanız eğer, önce beni çıkarmalısınız.” Sonra kapıyı kapattı, kapının hafifçe vurulmasına da artık aldırmadı.

Canı henüz yatmayı istemediğinden, daha uyanık kalmaya ve bu fırsattan yararlanarak Bayan Bürstner’in ne zaman döneceğine dikkat etmeye karar verdi. Belki o zaman, ne denli uygunsuz kaçarsa kaçsın, onunla biraz konuşabilme olanağını da bulurdu. Pencereye oturup yorgun gözlerini kapattığında, bir an Bayan Grubach’ı cezalandırmayı ve Bayan Bürstner’i kendisiyle birlikte pansiyondan ayrılmaya razı etmeyi bile düşündü. Fakat hemen sonra bunu aşırı abartılı buldu ve aslında sabah olup bitenlerden ötürü ev değiştirmek istediği kuşkusuna bile kapıldı. Bundan daha anlamsız, amaçsız ve aşağılayıcı bir davranış düşünülemezdi.

Boş caddeye bakmaktan bıkınca, eve giren herkesi kanepeden görebilmek için hole açılan kapıyı biraz araladı ve kanepeye uzandı. Saat yaklaşık on bire kadar puro içerek öylece kaldı. Ama ondan sonra artık yatmaya dayanamadı ve sanki böylece Bayan Bürstner’in daha çabuk dönmesini sağlayabilirmiş gibi biraz hole çıktı. Kızı görmeyi özellikle istediği yoktu, dahası görünüşünü bile tam olarak anımsayamıyordu, ama şimdi onunla konuşmak istiyordu ve Bayan Bürstner’in gecikerek günün sonuna da tedirginlik ve düzensizlik getirmesi sinirine dokunmaktaydı. Akşam yemek yememiş ve Elsa’ya yapmayı tasarladığı ziyaretten de vazgeçmiş olmasının sorumlusu da Bayan Bürstner’di. Elsa’nın çalıştığı içkievine giderek yapamadığı iki işi de yapabilirdi. Oraya daha sonra, Bayan Bürstner’le konuşmasının ardından gitmek istiyordu.

Merdivenlerden birinin geldiği duyulduğunda saat on bir buçuğu geçmişti. Düşüncelere dalmış olarak sanki kendi odasındaymışçasına holde dolanıp duran K., kendi kapısının arkasına kaçtı. Gelen, Bayan Bürstner’di. Kız kapıyı arkasından kapatırken ürpererek ipek bir şalı zayıf omuzlarına sardı. Bir an sonra odasına gidecekti; K.’nın gece yarısı o odaya girmesi elbet söz konusu olamazdı; o nedenle Bayan Bürstner’le şimdi konuşmak zorundaydı, ama ne yazık ki kendi odasındaki ışığı yakmayı unutmuştu; bu durumda karanlık odadan dışarı çıkması bir saldırı görünümü yaratacaktı ve en azından çok korkutucu olacaktı.

Çaresizliğinden ve artık yitirecek zamanı da kalmamış olduğundan, kapının aralığından fısıldadı: “Bayan Bürstner!” Bu bir sesleniş değil, bir yakarma gibi çıkmıştı. Bayan Bürstner, “Orada biri mi var?” diye sordu ve iri iri açılmış gözlerle çevresine bakındı. K., “Benim,” dedi ve ortaya çıktı. “Ah, siz miydiniz Bay K.!” dedi Bayan Bürstner gülümseyerek. “İyi akşamlar,” ve K.’ya elini uzattı. “Sizinle biraz konuşmak istiyordum. Bunu şimdi yapmama izin verir misiniz?” “Şimdi mi?” diye sordu Bayan Bürstner. “Şimdi olması şart mı? Biraz tuhaf kaçmaz mı sizce?” “Saat dokuzdan beri sizi bekliyorum.”

“Evet ama, ben tiyatrodaydım, beni beklediğinizi de bilmiyordum.” “Sizinle konuşmamı gerektiren neden bugün ortaya çıktı.” “Demek öyle, aslında bir itirazım yok, sadece yorgunluktan yere yığılmak üzereyim. O halde birkaç dakika odama gelin. Çünkü burada konuşmamız kesinlikle olanaksız, herkesi uyandırırız ve bence bu, onlardan çok bizim için nahoş olur. Ben odamın ışığını yakana kadar burada bekleyin, sonra buranın ışığını kapatın...

LİNK

6 Mart 2022 Pazar

Dönüşüm / Franz Kafka

 

DönüşümDönüşüm

Dönüşüm’den…

Çoğu kez uzun geceyi tamamen orada geçiriyor, bir saniye bile gözünü kırpmıyor ve saatlerce deri üzerinde dönüp duruyordu. Ya da bir sürü zahmete katlanarak koltuğun birini pencerenin yanına itiyor, sonra üzerine çıkıp pencereye yaslanıyordu, kuşkusuz böylece eskiden olduğu gibi pencereden baktığında hissettiği o özgür olma duygusunu anımsamak istiyordu. Çünkü gerçekten her geçen gün uzaktaki şeyleri seçmesi biraz daha güçleşiyordu; geçmişte her gün görmekten bıktığı koca hastane binasını bile bugün artık seçemez olmuştu ve eğer o sessiz, fakat tümüyle kentsel bir görünümü olan Charlotte Caddesi’nde oturduğundan o kadar emin olmasa, pencereden dışarı baktığında gördüğü şeyi, gri gökyüzü ve gri toprağın birbirinden ayrılamayacak şekilde iç içe girdiği bir çöl sanabilirdi. Dikkatli biri olan kız kardeşi iki keresinde koltuğun pencereye yanaştırıldığını fark etmiş, bu nedenle de odayı her topladığında koltuğu tam pencerenin altına getirmiş ve hatta pencerenin iç kanatlarını açık bırakmıştı.

Keşke Gregor kız kardeşiyle konuşabilse, ona her şey için teşekkür edebilse ve kendisi için ne yapması gerektiğini ona söyleyebilseydi, o zaman kız kardeşinin kendisi için yaptıklarının altında bu kadar ezilmezdi; oysa şimdi bunları söyleyemediği için kendini ezik hissediyordu. Kız kardeşi bütün bu üzücü havanın izlerini silmeye çalışıyordu ve doğal olarak her geçen gün bunu daha iyi yapabiliyordu, fakat Gregor da zamanla her şeyi daha iyi gözlemlemeye başlamıştı.

Kız kardeşinin odaya girmesi bile korkunç bir şeydi onun için. Kız kardeşi içeri girer girmez, eskiden diğerlerinin Gregor’u görmelerini engellemek için o kadar dikkat etmesine rağmen artık kapıyı kapatmaya bile zaman ayırmadan pencerenin önüne koşuyor ve sanki nefes almakta güçlük çekiyormuş gibi çabucak pencereyi sonuna kadar açıyor, hava soğuk bile olsa bir süre pencerenin önünde duruyor ve derin derin nefes alıyordu. Kız kardeşi böyle koşuşturup gürültü çıkararak günde iki kez Gregor’u ürkütüyordu; geçen bu süre içinde kanepenin altındaki Gregor tir tir titriyordu, fakat kız kardeşi, Gregor’un olduğu bir odada pencereler kapalıyken kalabilse asla böyle bir şey yapmazdı, Gregor bunu çok iyi biliyordu.

Bir defasında, Gregor’un dönüşümünün üzerinden bir ay geçmiş ve kız kardeşi için artık Gregor’un görünümünün şaşırtıcı bir yanı kalmamışken, kız kardeşi her zamankinden biraz erken gelmiş ve Gregor’u hareketsiz ve insanı ürkütecek şekilde dimdik pencereden dışarıya bakarken bulmuştu. Kız kardeşinin içeriye girmemesi Gregor için beklenmedik bir durum değildi, çünkü Gregor pencerenin önündeyken onun pencereyi açması olanaksızdı, fakat kız kardeşi içeri girmediği ve ona yanaşmadığı gibi hemen geri dönüp arkasından kapıyı kilitledi; yabancı biri bunu görse Gregor’un, kız kardeşinin üzerine atlayıp onu ısırmak istediğini düşünebilirdi.

Gregor doğal olarak hemen kanepenin altına girdi, ancak kız kardeşinin tekrar gelmesi öğleni buldu, geldiğinde ise her zamankinden daha tedirgin görünüyordu. Gregor, kız kardeşinin onu görmeye katlanamadığını ve katlanamayacağını seziyordu ve kanepenin altından bedeninin küçücük bir bölümü dahi çıksa kız kardeşinin bunu gördüğünde kaçıp gitmemek için kendisini tutmak zorunda kaldığını anlıyordu. Onun bu manzaraya maruz kalmasını önlemek için bir gün yatak çarşafını sırtında taşıyıp –bunu yapmak onun dört saatini aldı– kanepenin üzerine öyle yaydı ki kanepenin altındaki bedeninin hiçbir tarafı gözükmüyordu artık, kız kardeşi eğilse bile onu görmesi imkânsızdı.

Kız kardeşi bu çarşafı gereksiz bulmuş olsa kaldırırdı, çünkü Gregor’un keyfinden böyle saklanmaya çalışmadığını anlaması zor değildi, fakat kız kardeşi çarşafı olduğu yerde bıraktı ve hatta Gregor bir ara onun bu yeni uygulamayı nasıl bulduğunu anlamak için çarşafı dikkatle birazcık kaldırıp başını çıkardığında kız kardeşinin bakışlarıyla kendisine adeta teşekkür ettiğini hissetti.

İlk on dört gün anne ve babası dayanamayacaklarını düşündükleri için Gregor’un odasına gelmediler ve Gregor, onların o güne kadar işe yaramaz bir kız olarak gördükleri ve bu nedenle çok öfkelendikleri kız kardeşini şimdi yaptığı işten dolayı sık sık takdir ettiklerini duyuyordu. Artık çoğu kez her ikisi, babası ve annesi, kız kardeşi odayı toplarken Gregor’un odasının önünde bekliyorlar ve kız kardeşi dışarı çıkar çıkmaz odanın ne durumda olduğunu, Gregor’un ne yediğini, bu defa nasıl davrandığını, küçük de olsa durumunda bir iyileşme olup olmadığını en ince ayrıntılarına kadar anlatmasını istiyorlardı.

Annesine kalsa Gregor’u en yakın zamanda görmek istiyordu, fakat babası ile kız kardeşi, Gregor’un da dikkatle dinleyip tümüyle katıldığı mantıklı nedenlerle onu engelliyorlardı. Fakat bir süre sonra onu tutmak için güç kullanmak zorunda kaldılar ve annesi, “Bırakın beni Gregor’un yanına gideyim, benim talihsiz evladım o! Onun yanına gitmek zorundayım, anlamıyor musunuz?” diye bağırdığında o zaman Gregor annesinin yanına gelmesinin belki de iyi olacağını düşündü, tabii her gün değil ama belki haftada bir kez; kuşkusuz annesi, çok cesur da olsa henüz daha bir çocuk olan ve belki de çocuksu bir kaygısızlıkla bu kadar güç bir görevi yüklenmiş olan kız kardeşinden çok daha iyi bilirdi ne yapması gerektiğini.

LİNK

5 Mart 2022 Cumartesi

Aforizmalar / Franz Kafka

 

AforizmalarAforizmalar

Aforizmalar’dan…

Sonsuzdur yol, ne kısaltılacak ne de eklenecek bir şey vardır, ama yine de herkes kendi çocuksu karışını tutar yolun üstüne. "Gerçekten de bu bir karışlık yolu gitmen gerekir, bu senden esirgenmez."

Kıyamet Günü'nü böyle adlandırmamızın nedeni ancak bizim zaman kavramımızdır; aslında o bir tür sıkıyönetim mahkemesidir.

Dünyadaki uyumsuzluk, şükür ki, sadece sayısal bir uyumsuzluğa benziyor.

Tiksinti ve nefret dolu bir başı önüne eğmek.

Av köpekleri henüz avluda oynaşıyor, ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar.

Bu dünya için koşumlarını takınman gülünç.

Ne kadar çok at koşarsan, o kadar hızlı gider araban -bu, bütünün temelden söküp çıkarılması anlamına gelmez, ki bu imkânsızdır, ama kayışların koparılması, böylece özgür ve neşeli bir yolculuk olanağının ortaya çıkmasıdır.

"Sein" sözcüğü Almanca'da iki anlama gelir: "var olmak" ve "onun olmak"

Onlara kral ya da kralın habercileri olma seçenekleri verilmişti. Tüm çocukların yaptığı gibi hepsi haberci olmak istedi. Sadece habercilerin olmasının sebebi budur, dünyayı dolaşıp durur, yeryüzünde kral kalmadığı için, artık anlamı kalmamış haberleri birbirlerine ulaştırırlar. Bu sefil hayatlarına memnuniyetle bir son vermek isterlerdi, ama bağlılık yemini ettiklerinden bunu göze alamıyorlar.

İlerlemeye inanmak henüz bir ilerleme olduğuna inanmak anlamına gelmez. Yoksa bu, inanmak için yeterli olmazdı.

A. bir virtüözdür, Tanrı da onun şahidi.

İnsan, içinde yok edilemez bir şeyin varlığından sürekli emin olmadan yaşayamaz; ancak gerek bu yok edilemez şey gerekse de bu güven kendisinden daima gizli olabilir. Bu sürekli gizliliğin kendini açığa vurma yollarından biri, kişisel bir tanrıya inançta kendisini gösterir.

Yılanın aracılığı gerekliydi: Kötü, insanı ayartabilir, ama insan olamaz.

Dünyayla arandaki savaşımda, dünyanın yanında ol.

Kimseyi aldatmamak; hatta dünyayı da aldatıp onu bir zafer olanağından yoksun bırakmamalı.

Tinsel dünyadan başka bir dünya yoktur; duyular dünyası dediğimiz tinsel dünyanın kötülüğüdür, ve kötülük dediğimiz de bizim sonsuz gelişimimizde bir anın gerekliliğidir ancak.

Alabildiğine güçlü bir ışıkla dünya eritilebilir. Zayıf gözlere katı görünür dünya, 

LİNK

4 Mart 2022 Cuma

Hayvan Öyküleri / Franz Kafka

 

Hayvan ÖyküleriHayvan Öyküleri

Hayvan Öyküleri’nden…

Tek kötü olan, kimi zaman uykudan korkuyla uyandığımda yiyeceklerin alanlara dağıtımını tamamen yanlış, büyük dertlere yol açabilecek, uykusuzluk ve yorgunluk dinlemeden bir an önce düzeltilmesi gereken bir hata gibi görmem. O anda koşuyor, hatta kanatlanıp uçuyor, düşünerek çalışmaya zaman bulamıyorum; yeni bir tasarıyı yaşama geçirmek için rastgele tutuyor, sürükleyerek taşıyor, yorgunluktan inliyor, tökezliyorum.

Son derece tehlikeli görünen böylesi durumlarda, her nasıl olursa olsun bir değişikliğe razı oluyorum. Ancak yavaşça uyandığımda serinkanlılığa yeniden kavuşuyorum, o anda gereksiz telaşıma şaşıp kalıyorum. Yuvamın kendi kendime bozduğum huzurunu yeniden içime çekiyorum, yattığım yere dönüyorum, yeni yorgunluğumla hemen uyuyakalıyorum; uyandığımda artık bir düş gibi gelen gece çalışmasının tartışmasız kanıtları olarak, küçük bir farenin hâlâ ağzımda durduğunu fark ediyorum. Yine kimi zamanlar, tüm yiyeceklerin bir araya toplanması bana en doğru yöntem olarak gözüküyor. Küçük alanlara dağıttığım yiyeceklerin işe yaramayacağını düşünüyorum. Üstelik buralara ne kadar yiyecek depolanabilir? Depolanan miktar ne kadar olursa olsun yolu tıkar, kendimi savunmam gereken bir gün gelir, koşmam gerektiğinde bu yiyecekler ayağıma takılırlar.

Birçok akılsızca işe karşın doğruluğundan kuşkum yok ki, yiyeceklerin tümünü bir araya toplayıp görmediğinizde, özgüveniniz hemen sarsılıveriyor. Zaten yiyecekleri bölüp dağıtmada başkaca sorunlar da yok mu? Her an dehlizlerde koşarak yiyeceklerimin yerlerinde durduğunu denetleyemem. Yiyeceklerin bölünmesi konusundaki temel düşünceye yanlış denemez ama kale alanım gibi birden çok alan varsa. Birden çok kale alanı.

Evet, gerekli! Fakat buna kimin gücü yeter? Bu alanları yuvamın içine, hem de yuvanın inşası tamamen bittikten sonra yerleştirmek mümkün mü? Saklamak gereksiz, yuva inşaatımın temel yanlışı bu, bir şeyden elde bir tane varsa, orada zaten büyük bir yanlışlık oluşmuş demektir. Yuvamın inşası sırasında birden çok kale alanı yapmak bilincimde belirsiz de olsa, itiraf etmeliyim ki aslında epeyce açık seçik biçimde yaşadığını söyleyebilirim; fakat bunu bilerek yapmadım, bu devasa tasarı için kendimi yeterince güçlü bulmadım, giderek bu işi kafamda tasarlama gücünü bile bulamadım; genel olarak yetersiz bulunabilecek bir şeyin benim için bir lütuf sayılabileceğini, balyoz görevi gören alnımın korunmasının benim için ileride daha olumlu sonuçlar doğurabileceğini kendi kendime söyleyerek avundum.

Sonuç olarak tek bir kale alanım var ama tek kale alanının yetersiz kalacağına dair hislerimi sildim artık. Ne olursa olsun, bu tek kale alanıyla yetinmeliyim. Küçük alanlar kale alanının yerini tutamaz ki! Bu görüşü yeterince olgunlaştırdıktan sonra, küçük alanlardaki yiyeceklerin tümünü kale alanına geri taşıyorum. Bütün alanlar ve dehlizleri serbest olarak tutmak, yiyeceklerin kale alanında istiflendiğini görmek, her biri tek başına beni büyüleyen ve çok uzaklardan bile ayırt edilebilen koku karışımının en uzaktaki dehlizlere dek yayıldığını hissetmek beni bir süre mutlu ediyor. Bu günler huzurla dolu olarak geçiyor, yattığım yerleri dış bölgelerden merkeze doğru kaydırıyorum, her an kokulara daha çok yaklaşıyorum; dayanma gücümün kalmadığı anlarda, bir gece kale alanına dalıyorum, yiyeceklere saldırıyorum, en sevdiğim çeşitlerle esriyene dek kendime bir ziyafet çekiyorum. Mutlu ama tehlikeli anlar bunlar, bu fırsatı kullanacak biri hiçbir kendisi tehlikeye bile girmeden beni haklayıverir.

Bu durumda ikinci, hatta üçüncü kale alanının yokluğu büyük bir tehlike olarak belli ediyor kendini, bu büyük ve sessiz yiyecek kümesi beni baştan çıkarıyor. Bu nedenle değişik yöntemlerle savunma oluşturmaya çalışıyorum; yiyeceklerin küçük alanlara dağıtılması da bu savunma yöntemlerinden biri işte, bu yöntem de, çaresiz, diğer yöntemler gibi yiyeceklere karşı açgözlülüğümü arttırıyor, açgözlülüğün sonu da mantığın susması ve savunma tasarılarımda bencil isteklerimin egemenliğini göstermesi.

LİNK

3 Mart 2022 Perşembe

Sevgili Milena / Franz Kafka

 

Sevgili MilenaSevgili Milena

Sevgili Milena’dan…

Sizin de ciğeriniz demek! Bütün gün kafamda evirdim çevirdim bunu, başka şey düşünemez oldum. Hastalık beni ürküttü sanmayın, anlattıklarınızdan çıkardığıma göre - öyle olmasını da dilerim - çok hafif başlamış sizde. Bu hastalığın (Batı Avrupa'nın yarısı az çok ciğerlerinden hastadır), kendimden biliyorum, üç yıla yakındır kötülüğünden çok iyiliği dokundu bana. Üç yıl önce, bir gece yarısı kan boşanmasıyla başladı bende. Her yeni şeyde olduğu gibi heyecanlanıyor insan, korkuyor da tabii; hemen kalktım (sonradan öğrendim ki, hiç kımıldamamak gerekirmiş) pencereye gittim, dışarı sarktım, odada dolaştım, musluğa gittim, yatağın üstüne oturdum kanama hiç dinmemişti bu arada. Ama üzgün değildim, biliyordum kan durunca, üç dört yıldır sürüp gelen uykusuzluğum sona erecektir. Durdu kan. (O gün bugün bir daha da olmadı.) Ben de sabaha değin deliksiz bir uyku çektim. Ertesi sabah hizmetçim geldi. (O zamanlar Şönbrun'a uzak oturuyordum.) İyi, candan, bönce bir kızdı. Kanı görünce: "Yandın doktor" dedi, "uzun sürmez ölürsün artık." Ama ben kendimi her zamankinden daha iyi duyuyordum. İşe gittim, ancak öğleden sonra doktora uğradım. Ondan sonrası pek önemli değil, anlatmaya değmez. Şunu söylemek istiyorum size: Beni üzen hastalığınız değil. (Anılarıma dayanarak kendimi inandırmaya çalışıyorum, o duygulu inceliğinizin yanında köylülere özgü bir esenliğiniz var sizin.

Onun için de olmaz diyorum; bu bir uyarı belki, yoksa ciğeriniz hasta değildir.) Beni üzen, beni düşündüren bu hastalığın nedeni. "Param yok, çay ekmekle yaşıyorum. İkiden sekize çalışıyorum" diye yazmıştınız. Neyse geçelim bunları, bunlar benim anlayamadığım şeyler. Belki mektupla da anlatılamaz, karşılıklı oturup konuşmak gerekir bunları. Geçelim diyorum ya, mektupta geçebiliyorum, yoksa bir an bile usumdan çıkmıyor. Sizde bu hastalığı ortaya koyan şeyin ne olduğunu düşünüyorum. Kendiminkini biliyorum, zaten birçoklarında nedeni birdir.

Şöyle oluyor: Beyin yüklenen üzüntüleri, acıları çekemez duruma geliyor. "Benden bu kadar" diyor, "bu bütünün ayakta durmasını önemli bulan biri varsa, yardım etsin bana, azaltsın yükümü, belki yaşamını sürdürürüz biraz daha." Akciğer hemen -yitirecek çok şeyi olmadığına göre- buradayım diyor. Beynimle ciğerimin bu pazarlığından haberim olmadı, ama bu pazarlığın korkunç olduğunu şimdi anlıyorum.

Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz? Belki de hiç önemli değil. İyi bakılırsanız hemen atlatabilirsiniz. Bunu yakınlarınızın, sizi sevenlerin bilmesi gerekir. Bencil düşüncelere de yer yok artık. Nasıl? Bu da bir kurtuluş değil mi işte? Haksız mıymışım? Yoo. hayır, şaka yapmıyorum, hiç de sevinçli değilim, ta ki yaşamınızı daha iyi, daha sağlıklı düzenlediğinizi yazıncaya dek.

Son mektubunuzu okuduktan sonra, niçin Viyana'dan ayrılmıyorsunuz diye sormuyorum artık, anlıyorum şimdi. Ama Viyana'ya yakın çok güzel yerler de var, oralarda da dinlenir, kendinize gelebilirsiniz.

Görüyorsunuz ya, başka şey yazamıyorum bugün. Bence bundan daha önemli bir şey de yok. Yarın başka şeylerden söz açarım, defter için teşekkürü de yarına bırakıyorum: dokundu bana, utandırdı beni, ama sevindirdi de. Durun, bir şey daha demek istiyorum size: Çevirilerime bir saniyelik uykunuzu verecek olursanız, bunu kendim için bir ilenç sayarım. Günün birinde bu işten yargılanmak gerekirse, çok neden aramaya kalkışmadan; uykusuzluğu onun yüzündendi diyecekler, suçlandıracaklar beni haklı olarak. Yapmayın derken, kendimi düşünüyorum, kendim için yalvarmış oluyorum.

LİNK

2 Mart 2022 Çarşamba

Taşrada Düğün Hazırlıkları / Franz Kafka

 

Taşrada Düğün HazırlıklarıTaşrada Düğün Hazırlıkları

Taşrada Düğün Hazırlıkları’ndan…

Elektrikli tramvaylar azametli büyüklükleriyle yakınlarından geçiyor, kimi tramvaylar ise uzaklarda, nedendir bilinmez, hareketsiz duruyordu.

O sırada nişanlısının fotoğrafına bakan Raban, “Duruşu nasıl da öne eğik,” diye düşündü. “Dik durduğunu hiç görmedim zaten. Belki kamburu var sırtında. Bakışlarımı bu kamburdan almam olanaksız artık. Ağzı da öyle geniş ki! Alt dudağının fırlak oluşu da bir başka gerçeklik. Evet, bunu da anımsadım şimdi. Ya giyim kuşamı! Kadın giyiminden hiç anlamadığım doğru ama bu dar kol yenleri de çirkin işte, kollara sarılmış sargı bezi gibi duruyorlar. Sonra, sonra şapkasının kenarı her köşede değişik bir kıvrılışla yukarı kalkıyor. Yine de gözleri güzel, yanılmıyorsam kahverengi. Hem herkes güzel diyor gözleri için.”

Raban düşüncelere dalmışken bir tramvay durdu önünde; insanlar omuzlarına bastırdıkları ellerinde henüz tam kapamadıkları şemsiyelerini tutarak Raban’ın iki yanından geçip, birbirlerini iterek tramvayın biniş kapısına saldırdılar. Bavulunu koltuğunun altına alan Raban, kaldırımdan aşağı itildi ve tam da bir su birikintisinin içine girdi. Tramvaydaki bir banka oturmuş küçük bir çocuk iki elinin parmaklarını ağzına bastırmıştı; hemen o anda ayrılan birine veda selamı verire benziyordu.

Tramvaydan inen birkaç yolcu, binenlerin saldırısından kaçabilmek için, tramvay boyunca ilerlemek zorunda kaldılar. O sırada bir hanımefendi tramvayın ilk basamağına adım attı, uzun eteğini iki eliyle dizlerinin üzerine dek sıvamıştı. Kapıdaki pirinç tutamaklardan birine yapışan bir beyefendi başını kaldırmış, bir başka hanımefendiyle konuşuyordu. Tramvaya binmek için bekleyenler sabırsızlanıyordu. Vatman bağırmaya başladı.

Bekleyen kalabalığın gerisinde duran Raban arkasına döndü, biri onu adıyla çağırmıştı.

“Ah, Lement, sen ha!” dedi sesini yükseltmeden, yanına gelen delikanlıya şemsiye tutan elinin serçe parmağını uzattı.

Lement, “Nişanlısına gitmek için yola koyulan bir beyefendi! Ateş bacayı sarmış galiba,” dedi alaylı gülümseyerek.

“Ne desen haklısın, yola bugün çıktım,” dedi Raban, “akşama doğru sana bir mektup yazmıştım. Yola yarın seninle birlikte çıkmayı çok isterdim ama yarın cumartesi, yolların nasıl kalabalık olacağını sen de biliyorsun, hem yol da uzun.”

“Ne yapalım. Bana sözün vardı ama insan âşık olunca… Ben de tek başıma giderim artık.” Lement’in bir ayağı yolda bir ayağı kaldırımdaydı, ağırlığını bir bu bir diğer bacağına veriyordu. “Tramvaya binecektim ama kaçtı. Haydi, biraz yürüyelim, sana arkadaşlık edeyim. Daha zamanın var.”

“Geç olmadı mı?”

“Acele etmeni anlıyorum ama bana güven, çok zamanın var. Bak bana, hiç acele ediyor muyum? Bu yüzden Guiilemann’la da buluşmadım.”

“Guillemann mı? O da iznini taşrada geçireceklerden galiba?”...

LİNK