Ursula K. Le Guin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ursula K. Le Guin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2020 Pazartesi

Rüzgargülü / Ursula K. Le Guin

 

Rüzgargülü'nden...

Gereken tek şey nereye gittiğini bilmen, gidecek bir yerinin olması. Biliyorsun, Kamp'taki bazı insanlar, onları bıraksalar bile gidecek yerleri olmadığı için hiçbir yere gidemezler. Asıl olan hiç durmamaktı. Sadece sırtım tutulmuş durumda şimdi."

Banyoya gitmek için kalktığında doksan yaşındaki bir adam gibi yürüyordu. Dik duramadı; iki büklüm olup yığıldı. Temiz çamaşırlar giymesine yardım ettim. Yeniden yatağa uzanırken, kalın bir kâğıt parçasının yırtılırken çıkardığı sesi andıran acı bir haykırış çıktı ağzından. Odada dolaşıp eşyaları yerleştirdim. Yanına oturmamı istedi ve ağlamayı sürdürürsem gözyaşlarımda boğulacağını söyledi. "Bütün Kuzey Amerika kıtasını suya gömeceksin" dedi. Başka ne söylediğini hatırlamıyorum; ama sonunda beni güldürdü. Simon'un söylediği şeyleri hatırlamak ve onları dinlerken gülmemek güçtür. Sadece onu sevdiğimden söylemiyorum bunu; herkesi güldürür o. Bunu bilinçli olarak yaptığını sanmıyorum; sadece başka insanlarınkinden farklı çalışan, matematikçi kafası yüzünden.

Sonra da, güldükleri zaman hoşlanır bundan.

"Onu" düşünmek; on yıldır tanıdığım adamı ve tanınmaz hale gelmiş, farklı biri olmuş "onu" düşünmek garip geliyor. Çoğu dilde neden "ruh" anlamına gelen bir sözcük bulunduğunu anlamanıza yetiyor bu. Ölümün çeşitli dereceleri var ve zaman hiçbirine karşı korumuyor bizi. Yine de bir şeyler kalıyor geride; işte bunun için de bir sözcük gerekiyor.

Bir buçuk yıldır söyleyemediğim şeyi söyledim: "Beynini yıkamalarından korkuyordum."

"Davranış modu pahalıya geliyor" dedi. "Sadece ilaçlarla yapsalar bile. Daha ziyade, Çok Önemli Kişiler için kullanıyorlar onu. Ama korkarım, benim de önemli biri olabileceğimi düşünüyorlar. Son aylarda çok sık sorguya çekildim. 'Dış bağlantılarım' hakkında." Homurdandı. "Yurtdışında yayımlanan şeyler, sanırım. Bu yüzden dikkatli olmak niyetindeyim, ki bir dahaki sefere beni tıktıkları yer Federal Hastane değil yine Kamp olsun."

"Simon, onlar... zalim insanlar mıydı yoksa sadece inandıkları adalet anlayışını mı uyguluyorlardı?"

Bir süre cevap vermedi. Cevap vermek istemedi. Ne sorduğumu biliyordu. Başımızın üstünde umudu, o kılıcı hangi ipin tuttuğunu biliyordu.

"Bazıları..." dedi sonunda, belli belirsiz.

Bazıları zalimdi. Bazıları yaptığı işi seviyordu. Her şeyi topluma yükleyemezsin.

"Gardiyanlar kadar mahkûmlar da" dedi.

Her şeyi düşmana yükleyemezsin.

"Bazıları, Belle" dedi heyecanla elime dokunarak, "bazıları... Orada pırlanta gibi insanlar da vardı."

İp kalın; tek darbede kesemezsin.

"Neler çalıyorsun" diye sordu.

"Forrest, Schubert."

"Dörtlünüzle mi?"

"Artık üçlü. Janet yeni sevgilisiyle Oakland'a gitti."

"Ah, zavallı Max!"

"Fena da olmadı hani. Zaten kötü bir piyanistti."



8 Kasım 2020 Pazar

Sesler / Ursula K. Le Guin


Sesler'den...

Harflerin ne olduklarını öğrenir öğrenmez onları anladım ve kelimeleri çıkartmaya başladım; bir kez hariç hiç aklımın karıştığını veya uzun süre duraksadığımı hatırlamam. Okumaya başlamadan önce Parlak Kırmızı adını taktığım en gözde kitaplarımdan birini, cildinde altın yaldızları olan koca kırmızı kitabı indirmiştim. Ne hakkında olduğunu anlamak, tadına bakmak istiyordum. Ama okumaya çalıştığım zaman hiçbir anlam ifade etmedi. Harfler vardı, bu harfler kelimeler de oluşturuyordu ama anlamsız kelimeler. Bir tekini bile anlayamamıştım. Anlamsız, bölük pörçük, işe yaramazlardı. Seferbeyi içeri girdiği sırada hem kendime, hem de kitaba çok kızıyordum. "Bu aptal kitapta ne var böyle!" dedim.

Kitaba baktı. "Bir şeyi yok. Çok güzel bir kitap." Sonra o anlamsız kelimelerin bir kısmını yüksek sesle okumaya başladı. Kulağa çok hoş geliyordu, sanki bir anlamları varmış gibi. Kaşlarımı çattım. "Aritçe bu," dedi, "dünyada çok uzun bir zaman önce konuşulmuş olan bir dil. Bizim dilimiz o dilden türemiştir. Kelimelerin bazıları pek değişmedi. Bak, şu, sonra şu." İşaret ettiği kelimelerin bazı kısımlarını tanıdım.

"Ben öğrenebilir miyim?"diye sordum.

Genellikle yaptığı şekilde baktı bana. Usulca, sabırlı, tartarak, yoklayarak. "Evet," dedi.

Böylece Chamhan'ı kendi dilimizde okumaya başladığım sırada, eski dili de öğrenmeye başlamış oldum.

Kitapları gizli odadan dışarı çıkartamıyorduk tabii ki. Hem bizi, hem de Galvamant'taki herkesi tehlikeye sokarlardı. Aldların kızılşapkalı rahipleri kitap bulunan evlere askerlerle birlikte gelirdi. Şeytani oldukları için kitaplara dokunmazlar, kölelere toplattıkları kitapları kanala veya denize götürürler ve dibe batmaları için taş bağlayıp denize attırırlardı. Kitaba sahip olan insanlara da aynı şeyi yapıyorlardı. Kitapları veya kitapları okuyan insanları yakmıyorlardı.

Aldların tanrısı Yakan Tanrı Atth'tır ve yanarak ölmek onlar için büyük bir şeydir. O yüzden kitapları ve insanları suda boğuyorlar veya kıyıdaki bataklığa götürüyor, sonunda havasız kalıp ölünceye, derin ıslak çamura gömülünceye kadar küreklerle, sopalarla ittiriyorlardı.

İnsanlar genellikle kitapları Galvamant'a getirirdi, geceleri, gizli gizli. Hiçbirinin gizli odadan haberi yoktu –evde oturanlar bile ömürleri boyunca bu odadan haberdar olmamıştı– ama şehir dışındaki insanlar bile kitapların Seferbeyi Sulter Galva'ya getirilmesi gerektiğini, kitaplara sahip olmanın artık tehlikeli olduğunu ve Kehanet Evi'nde emniyette kalacaklarını bilirdi.



7 Kasım 2020 Cumartesi

Uçuştan Uçuşa / Ursula K. Le Guin


Uçuştan Uçuşa'dan...

SİTA DULİP'İN icat ettiği yöntemin tümüyle güvenilir olmadığını itiraf etmek gerekir. İnsan bazen kendisini gitmeye niyetli olmadığı bir boyutta bulabiliyor. Eğer her yolculuğunuzda yanınızda Rornan'ın Pratik Boyutlar Rehberi'nin bir nüshası bulunursa, vardığınız yerde, nereye geldiğinizi okuyabilirsiniz; gerçi Rornan'a da her zaman güvenilmez. Öte yandan, kırk dört ciltlik Boyutlar Diyarı Ansiklopedisi yanında taşımaya hiç elverişli değildir; hem zaten bir şeye ancak ölü ise tam olarak güvenebiliriz, öyle değil mi?

İslac'a, tecrübesiz dönemlerimde, Rornan'ı valizime koymayı öğrenmeden önce istemeden gitmiştim. Oradaki Boyutlar Arası Otel'de bir takım Ansiklopedi vardı ama ayılar ciltlerin tutkallarını yediklerinden sayfaları ayrıldığı için ciltçiye gönderdiklerini söylediler. İslac'taki ayıların biraz tuhaf olduğunu düşündüm ama onlara bu konuyu sormak da istemedim. Ortalıkta ayı olup olmadığını anlamak için koridorları ve odamı güzelce araştırdım. Çok güzel bir oteldi ve otel sahipleri de çok tatlı insanlardı, o yüzden kaderime razı olarak İslac’ta bir iki gün geçirmeye karar verdim. Odamdaki kitaplıktaki kitaplara bakmaya, gömme legematı denemeye başlamış ve ayıları unutmuştum ki bir kitap desteğinin arkasına bir şey sıvışıverdi.

Kitap desteğini çekerek kaçmaya çalışan bu şeye baktım. Kara ve tüylüydü ama uzun, ince bir çeşit kuyruğu vardı, adeta tel gibi bir şey. Kuyruğunu saymazsak on beş, yirmi santimetre boyundaydı. Odamı onunla paylaşma fikri pek cazip gelmemişti ama yabancılara şikâyette bulunmaktan hiç hoşlanmam -insan sadecegerçekten bildiği insanlara doğru düzgün yakınabilir- o yüzden ağır kitap desteğini, yaratığın girip gözden kaybolduğu duvardaki deliğin önüne çektim ve akşam yemeğine indim.

Otelde ev yemeği veriyorlardı; bütün konuklar uzun bir masanın etrafına toplanmıştı. Masadaki insanlar birkaç değişik boyuttan gelen cana yakın bir gruptu. Çevirimatiklerimizi kullanarak ikişerli gruplar halinde sohbet edebiliyorduk ama genel bir sohbet devreleri aşın yüklüyordu. Ahyes adlı bir boyuttan gelmiş şen şakrak bir kadın olan sol yanımdaki komşum eşiyle birlikte İslac'a sık sık geldiklerini söylemişti. Ona buradaki ayılar hakkında bir şey bilip bilmediğini sordum.

"Tabii," dedi, gülüp başıyla onaylayarak. "Oldukça zararsızdırlar. Ama ne de minik hayvancıklar! Kitapları bozuyorlar, zarfları yalıyorlar ve yataklara giriyorlar!"

"Yataklara mı giriyorlar?"

"Evet, evet. Onlar eskiden evcil hayvanlarmış da ondan."

Kocası benimle konuşabilmek için eğildi. O da neşeli bir beydi. "Oyuncak ayılar," dedi benim lisanımda, gülümseyerek. "Evet."

"Oyuncak ayılar mı?"

"Evet, evet," dedi ve sonra kendi lisanına başvurmak zorunda kaldı: "Oyuncak ayılar çocuklar için minik evcil hayvanlar değil miydi?"

"Ama onlar canlı değildir."

Dehşete düşmüş gibi baktı. "Ölü hayvanlar mı?"

"Hayır... içi pamuk dolu hayvanlar... oyuncaklar..."

"Evet, evet. Oyuncaklar, evcil hayvanlar," dedi gülümseyip başını sallayarak.



6 Kasım 2020 Cuma

Yaban Kızlar / Ursula K. Le Guin

 

Yaban Kızlar'dan...

Gece böylece geçti. Çocuklar kaçmaya kalkışmadı ve izlerini süren kimse çıkmadı. Ertesi günü ikindi saatlerinde Günebakan Tepeleri’ne varmak için güneye yönelip batıya yürüyerek geçirdiler. Beş yaşındaki dâhil, çocukların hepsi yürüdü; bebekler sırayla taşındı ve bu sayede hızlı denemese bile en azından sabit bir hızda ilerleyebildiler. Bataklık ateşiyle gelen kız sabah boyunca Bela’nın eteğini çekiştirip sol taraftaki bataklık bölgeyi göstererek kök sökme ve yeme işaretleri yaptı. İki gündür ağızlarına lokma koymadıklarından sonunda kızı izlemeye karar verdiler. Çocuklar suya girerek bir takım geniş yapraklı bitkileri köklerinden söktüler. Söktüklerini ağızlarına tıkıştırmaya başlayınca askerler atılıp suya girdiler ve kökleri ellerinden alıp yemeye başladılar. Taç insanları yemeden Toprak insanları yiyemezdi. Çocuklar şaşırmış görünmediler.

Bataklık ateşiyle gelen kız nihayet yiyebileceği bir kök bulup yedikten sonra bir kök daha söktü, çiğnedi ve bebeklere yedirmek için eline çıkardı. Bebeklerden biri hevesle kızın elinden yedi ama diğeri yemedi; yatırdıkları yerde kımıldamıyordu ve gözleri görmüyor gibiydi. Bataklık ateşiyle gelenle Dos ten Han’ın taşıdığı kız bebeğe su içirmeye çabaladılar. İçmedi.

Dos tepelerine dikilip daha büyük kızı parmağıyla işaret ederek, “Vui Handa,” dedi. Böylece kıza Vui adını veriyor ve ailesine ait ilan ediyordu. Bela, bataklık ateşiyle gelen kıza Modh Belenda, sırtında taşıdığı küçük kardeşineyse Mal Belenda adlarını verdi. Diğer askerler de taşıdıklarına ad verdiler ama Ralo ten Bal hasta bebeği işaret edip adını koyacakken bataklık ateşiyle gelen kız, yani Modh bebekle arasına girdi, heyecanla, yo, yo, işaretleri yaptı ve eliyle ağzını kapadı.

Ralo, “Ne diyor bu be?” dedi. Askerlerin en genciydi; on altı yaşındaydı.

Modh pantomimine devam etti: yere yattı, ölü biriymiş gibi kafasını yana devirip gözlerini yarı yarıya kapadı; ellerini pençe gibi yaparak yüzünü buruşturup ayağa fırladı ve Vui’ye saldırıyormuş gibi yaparak hasta bebeği işaret etti.

Genç askerler bakakalmışlardı. Kız galiba bebeğin öleceğini anlatmaya çalışıyordu. Yaptığı diğer hareketleriyse anlayamıyorlardı.

Ralo bebeği işaret ederek, “Groda,” dedi. Bu ad Sahipsizler’e, sahibi bulunmayan ve tarlalarda çalıştırılan Toprak insanlarına verilirdi.

Bela, “Gidelim,” buyurdu, toparlandılar. Ralo hasta bebeği bırakarak uzaklaştı.

Diğerlerinden biri, “Toprak’ını almıyor musun?” dedi.

“Niye alayım?” dedi Ralo.



5 Kasım 2020 Perşembe

Yerdeniz / Ursula K. Le Guin

 

Yerdeniz’den…

Tam büyüsünü bitirmişti ki, arkasından gelmekte olan babası kafasına hızlı bir şamar indirip onu yere serdi. "Adam gibi dur salak! Söylenmeyi bırak. Eğer dövüşemeyeceksen git de saklan!"

Duny ayağa kalktı. Artık Karglar'ın köyün sınırına, sepicinin bahçesinin kıyısındaki ulu porsukağacının yanına kadar gelmiş olduklarını duyuyordu. Sesleri ve silahlarının şakırtısı netleşmişti; fakat yine de görünmüyorlardı. Sis, köyün üzerinde yoğunlaşmıştı, ışığı, insanın kendi ellerini göremeyeceği kadar zayıflatıyor, etrafı bulanıklaştırıyordu.

"Hepimizi sakladım," dedi Duny, asık bir yüzle. Babasının vurduğu yer ağrıyordu çünkü; sonra çift yönlü yaptığı büyü de gücünü kurutmuştu. "Elimden geldiği kadar bu sisi burada tutacağım. Söyle öbürlerine, onları Yüksek Şelâle’ye doğru çeksinler."

Tunçustası bu garip ve nemli siste bir hayalet gibi duran oğluna baktı. Duny'nin söylemek istediğini anlaması bir dakikasını aldı, ama anlar anlamaz hemen öbürlerini bulup ne yapmaları gerektiğini bildirmek için -köyün her köşesini bucağını ezbere bildiğinden- sessizce koştu. Karglar bir evin damını tutuşturunca, gri siste, bir de kırmızı bir leke yayılmaya başlamıştı. Fakat Karglar hâlâ köye girmemişlerdi; sisin, ganimetlerini ve avlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serecek ölçüde dağılmasını bekliyorlardı.

Evi yakılan sepici, Karglar'ın burunlarının dibine, düzenli bir şekilde gölgeden çıkıp bağırıp tekrar gölge içinde kaybolmaları için birkaç oğlan yolladı. Bu arada adamlar bahçe parmaklıklarının arkasından emekleyerek, evden eve koşarak diğer yönden Karglar'a yaklaşmışlar, bir yumak halinde duran savaşçılara ok ve mızraklarla saldırmışlardı. Karglar'dan biri, daha yeni dövülmüş sıcak tunçtan mızrağın boydan boya vücudunu delip geçmesiyle yere düştü. Bir kısmı da okla vuruldu, ama hepsi de çok sinirlenmişti. O zaman onlar da sisin içindeki çelimsiz saldırganlarına karşı saldırıya geçtiler; fakat karşılarında sadece seslerin yankılandığı bir sis kütlesi buldular.

Önlerindeki sisi, büyük, tüylü ve kanlı mızraklarıyla delerek sesleri izlediler. Cadde boyunca bağıra çağıra ilerlediler. Boş evler ve kulübeler, kıpır kıpır gri sisin içinden belirip belirip kaybolurken, köyün içinden geçip gittiklerini anlamamışlardı bile. Köylüler etrafı çok iyi tanıdıklarından, çoğu önde dağınık bir şekilde koşuyorlardı. Fakat bazıları, oğlan çocukları ve yaşlılar yavaştı. Karglar'ın ayakları bunlara takılınca, savaş çığlıkları atarak ya mızraklarını çektiler ya da kılıçlarıyla deştiler. Atuan'ın Beyaz Kardeş Tanrıları'nın isimlerini haykırdılar:

"Wuluah! Atwah!"

Gruptakilerin bir kısmı, ayaklarının altındaki toprağın sertleştiğini fark edince durdu, fakat diğerleri hemen burunlarının dibinde ilerleyen loş ve titrek şekilleri izleyerek hayalet köyü aramak için yollarına devam etti. Tüm sis, dört bir yandan kaçışan, titreyen, solan şekillerle canlanmış gibiydi. Bir grup Karg, hayaletleri dosdoğru Ar'ın kaynaklarının bulunduğu uçurum kenarına, Yüksek Şelâle'ye doğru kovaladı. İzledikleri şekiller, önlerindeki boşluğa doğru kaçıp, incelmekte olan sisin içinde kayboldular.



4 Kasım 2020 Çarşamba

Rocannon’un Dünyası / Ursula K. Le Guin


Rocannon’un Dünyası’ndan…

Angyalı evli kadınlar spor olarak ata binmezlerdi, Semley de evlendiğinden beri Hallan'dan ayrılmamıştı; o yüzden şimdi uçanatın yüksek sırtına binerken kendini tekrar bir kız çocuğu, Kirien tarlalarının üzerindeki kuzey rüzgârında yarı vahşi atlara binen bir zamanların o vahşi kızı gibi hissediyordu. Şimdi onu Hallan tepelerinden aşağıya doğru taşıyan hayvan ise daha iyi cinsti, çizgili postu boş, hafif kemiklerini sıkıca sarıyordu, yeşil gözlerini rüzgâra karşı kısmıştı, hafif ve güçlü kanatları Semley'in iki yanında inip kalkıyor, üzerindeki bulutları ve altındaki tepeleri bir saklıyor, bir açığa çıkarıyordu.

Üçüncü sabah Kirien'e varıp harabeye dönmüş avluya tekrar ayak bastı. Babası bütün gece içmişti ve tıpkı eski günlerdeki gibi, yıkılmış tavandan içeri giren sabah güneşi onu sinirlendiriyordu; kızını görmek ise sinirini daha da artırdı. "Niye geri geldin?" diye homurdandı, şişmiş gözleriyle bir kızına bir etrafına bakarken. Saçlarının gençlik günlerindeki alevi sönmüş, kafasındaki gri tutamlar karmakarışık olmuştu. "Genç Hallanlı seninle evlenmedi de mi geri döndün?"

"Durhal'in karısı oldum. Çeyizimi almaya geldim, baba."

Sarhoş adam tiksintiyle homurdandı; ama kızı öyle nazikçe güldü ki, yeniden, ürkerek, ona bakmak zorunda kaldı.

"Deniz Gözü kolyesini Fianlar’ın çaldığı doğru mu, baba?"

"Ne bileyim? Eski öyküler. Ben doğmadan önce kaybolmuş galiba. Keşke hiç doğmamış olsaydım. Öğrenmek istiyorsan Fianlar'a sor. Onlara git, kocana dön. Beni rahat bırak. Kirien'de kızlara, altına ve öykünün geri kalan kısmına yer yok. Öykü burada bitti, burası bitik bir yer, burası boş bir salon. Leynen'in oğullarının hepsi öldü, hâzineleri kayboldu. Kendi yoluna git, kızım."

Harap evlerde yaşayan gri, şişman bir ağörücü gibi dönüp yalpalayarak günışığından saklandığı mahzenlere doğru uzaklaştı.

Semley Hallan'dan aldığı çizgili uçanatı çekerek eski evinden ayrıldı ve dik tepeden aşağıya inerek orta-insanların köyünden geçti; onu somurtarak ama saygıyla selamladılar, sonra tarlalardan ve büyük, kanatları kesik, yarı vahşi heriloların otladığı çayırlardan geçerek boyanmış bir tas kadar yeşil ve ağzına kadar güneş ışığıyla dolu bir vadiye geldi. Vadinin derinliklerinde Fianlar'ın köyü vardı, atını çekerek inerken küçük, narin insanlar gülerek ve cılız, ince sesleriyle bağırarak kulübelerinden, bahçelerinden çıkıp ona doğru koştular.

"Selam sana Hallanlı'nın eşi, Kirienli Leydi, Rüzgârıntaşıdığı. Güzel Semley!"

Ona çok şirin adlar taktılar; o da bunları duymaktan hoşlanıyor, kahkahalarına aldırmıyordu, çünkü onlar her söylediklerine gülüyorlardı. Onun tarzı da böyleydi: konuşmak ve gülmek. Başdöndürücü karşılamanın ortasında, uzun mavi pelerini içinde, upuzun görünüyordu.

"Selam size Işıkinsanları, Güneşseverler, insan dostları Fianlar!"

Semley'i aşağıya köye, havadar evlerinden birine götürdüler, minik çocuklar peşlerinden geliyordu. Yetişkin bir Fian'ın yaşını söylemek olanaksızdı; mumun çevresinde dönen pervaneler denli hızlı hareket ettiklerinden birini öbüründen ayırt etmek, hatta hep aynı kişiyle konuştuğundan emin olmak bile çok güçtü...



1 Kasım 2020 Pazar

İçdeniz Balıkçısı / Ursula K. Le Guin

 İçdeniz Balıkçısı

İçdeniz Balıkçısı’ndan…

Ödu Cemiyeti’ni gizli bir proje olarak destekleyen Atlantik Birliği hükümeti Artık Yıl Darbesi'yle devrildiğinde Maston ile adamları hazırdı; Cemiyet'in malları, dokümanları ve üyeleri bir gece içinde sınırdan gizlice Amerika Birleşik Devletleri'ne geçirilmişti. Kısa sürede yeniden bir araya geldikten sonra Kaliforniya Cumhuriyeti'ne başvurarak, bin yıllık bir barış devresinin geleceğine inanan bir mezhep grubu olarak yerleşecekleri bir toprak istemişler ve San Joaquin Vadisi'nin boş kimyasal bataklıklarına yerleşmelerine izin verilmişti. Oraya inşa ettikleri kubbekent Özel Dünya Uydusu'nun bir prototipi haline gelmiş ve o kadar yaşama elverişli olmuştu ki kolonicilerden birkaçı emek ve zenginlik israfındansa buraya yerleşmeyi daha makul bulmuştu. Fakat Calmex Anlaşması'nın bozulması ve güneyden gelen ilk istilalara ilaveten yeni bir mantar salgını, dünyanın uygun bir seçim olmadığını bir kez daha gözler önüne sermişti. Dört yıl boyunca yapı ekipleri yılda dörder kez mekiklerle gidip geldiler. Kaliforniya'ya göç edildikten yedi yıl sonra dünyadaki fırlatma merkeziyle hürriyet noktasında asılı duran altın balon arasında yapılan son on yolculukla koloniciler Ödu'ya ve emniyete taşınmış oldu. Sadece beş hafta sonra Ödu'daki ekranlar Ramirez'in ordularının Bakerfield'ı istila ettiğini, fırlatma kulesini yıktıklarını, kalan birkaç şeyi de talan ettiklerini ve kubbeyi yaktıklarını göstermişti.

"Kılpayı kaçmışız," dedi Nuh babası İzi'ye. Nuh on bir yaşındaydı ve çok okuyordu. Bunun gibi edebi deyimleri kendisi keşfediyor ve bunları vakur bir zevkle kullanıyordu.

"Benim anlamadığım şey," dedi on beş yaşındaki Esther, "neden diğerlerinin de bizim yaptığımız şeyi yapmadığı." Ekranda görünenlere kaşlarını çatarak, gözlüklerini düzeltti. Yapılan ameliyat ileri derecedeki görme bozukluğunu pek iyileştirememişti; bağışıklık sistemi sorunları ve alerjik tepkileri nedeniyle de göz nakli mümkün değildi; lens dahi takamıyordu. Kenar mahalle çocukları gibi gözlük takıyordu. Fakat burada, Ödu'nun bu tamamen kirlilikten arınmış ortamında geçen birkaç yıl mutlaka onun sorunlarını ortadan kaldıracak, diye temin etmişti doktorlar İzi’yi, hatta dört dörtlük bir çift gözü de dondurulmuş organ bankasından alacağına garanti vermişlerdi. "O halde, benim mavi gözlü kızım olacaksın!" diye takılmıştı babası Esther'e, on üç yaşında, üçüncü ameliyatın başarısız geçmesinden sonra. Önemli olan bu kusurun, genetik kodlu değil de gelişimsel bir kusur olmasıydı. "Senin genlerin bile mavi," demişti İzi kızına. "Nuh ile bende skolyoz var ama senin sarmalın kusursuz, güzel kızım. Nuh B veya G Grubundan birini bulmak zorunda ama sen bütün koloniden seçebilirsin, sen Kısıtsızsın. Aramızda sadece on iki tane daha Kısıtsız var."

"O halde ben herkesle ilişki kurabileceğim," demişti Esther, sargıların altındaki tamamen ifadesiz yüzüyle. "Çok yaşa On Üç Numara."

Şimdi erkek kardeşinin yanında duruyordu; İzi, Bakerfield Kubbesi'nde olanları görmeleri için onları izleme merkezine çağırmıştı. Ödu'daki kadınların ve çocukların bir kısmı duygusallaşmaya, dediklerine göre "sıla hasreti" çekmeye başlar gibi olmuşlardı; bu yüzden İzi, çocuklarının dünyanın nasıl bir yer 

indir