21 Mart 2022 Pazartesi

Deniz Kızları Şarkı Söylüyor / Val McDermid

Deniz Kızları Şarkı SöylüyorDeniz Kızları Şarkı Söylüyor

Deniz Kızları Şarkı Söylüyor’dan…

Tony Hill ellerini başının arkasında kavuşturup tavana baktı. Lamba bağlantısının çevresindeki zarif kartonpiyerde ince bir örümcek ağı vardı ama buna hiç aldırmadı. Gün doğumunun zayıf ışığı, perdesindeki üçgen bir boşluktan sızan sokak lambalarının turuncu ışığına karışmıştı ama Tony bununla da ilgilenmedi. Bilinçaltında, merkezi ısıtmanın devreye girdiğini, kapıdan ve pencere pervazlarından sızan rutubetli kış esintisinin soğuğunu yok etmeye hazırlandığını fark etti. Burnu soğuk, gözleri çapaklıydı. En son ne zaman doğru dürüst uyuduğunu hatırlayamıyordu. Gece kesintili rüyalar görmesinin nedenlerinden biri de günü nasıl geçireceğiyle ilgili kaygılarıydı ama bundan fazlası da vardı. Çok daha fazlası.

Sanki bugün endişe etmek için yeterli değilmiş gibi. Ondan ne beklendiğini biliyordu ama bekleneni vermek başka bir hikâyeydi. Başkaları bu tür şeyleri midelerinde kısa ömürlü bir çalkantıdan fazla bedel ödemeden hallederlerdi ama Tony böyle değildi. Günü geçirmek için gereken görüntüyü sağlayabilmek için bütün kaynaklarını kullanması gerekiyordu. Böyle koşullar altında aktörlerin izleyicileri büyüleyen performansı göstermek için ne kadar güç kullanmaları gerektiğini anlıyordu. Ama bu gece sekiz saat uyumak için göstereceği bir başka sonuçsuz çaba dışında her şey yolunda gidecekti.

Yatakta dönerek bir elini dışarı çıkardı ve kısa siyah saçlarında gezdirdi. Çenesindeki birkaç günlük sert sakalı kaşıyarak içini çekti. Bugün ne yapmak istediğini biliyordu ama yaparsa bunun mesleki bir intihar olacağını da aynı derecede biliyordu. Bradfield’da serbest dolaşan bir dizi cinayetler katili olduğunu bilmesi önemli değildi. Bunu ilk söyleyen kişi olmayı üstlenemezdi. Açlıktan büzüşmüş midesi kasılınca Tony acıyla yüzünü buruşturdu. İçini çekerek yorganı itti ve yataktan çıktı. Pijamasının paçalarını aşağıya indirmek için bacaklarını salladı.

Banyoya gitti ve ışığı yaktı. Klozeti kullanırken serbest eliyle uzanıp radyoyu açtı. Bradfield’ın Sesi kanalının trafik haberleri sunucusu, sabahın öngörülen tıkanık yerlerini hiçbir sürücünün Prozac almadan hissedemeyeceği bir neşeyle açıklıyordu. O sabah otomobil kullanmayacağı için şükreden Tony lavaboya yöneldi.

Hâlâ uykulu uykulu bakan içine göçük mavi gözlerine baktı. Gözlerin ruhun aynası olduğunu kim söylemişse tam bir tüccarmış diye düşündü alayla. Herhalde böyleydi, yoksa evde kırılmamış ayna kalmazdı. Pijama üstünün üst düğmesini açtı ve banyo dolabının kapağını açarak tıraş köpüğüne uzandı. Elinin titremesi onu durdurdu. Kapağı öfkeyle küt diye kapadı ve elektrikli tıraş makinesine uzandı. Elektrikli aletle tıraş olmaktan nefret ederdi, jiletin verdiği taze, temiz duyguyu vermezdi. Ama kendini böyle hissetmek, binlerce kesikli bir surattan daha iyiydi.

Elektrikli tıraş makinesinin diğer bir dezavantajı da, yaptığı işe yoğunlaşmasının gerekmemesi, zihninin günü düşünmesine izin vermesiydi. Bazen herkesin kendisi gibi olduğunu, her sabah kalkıp o gün için bir dış kişilik seçtiğini düşünmek keyifli olurdu. Ama zaman içinde başkalarının zihinlerini okuyunca bunun böyle olmadığını öğrenmişti. Birçok insan için var olan seçenekler çok sınırlıydı. Bazı insanlar bilgi, beceri ve zorunluluğun Tony’ye getirdiği seçim olanaklarına kuşkusuz minnet duyardı Tony onlardan biri değildi.

Elektrikli makineyi kaparken, Bradfield’ın Sesi’nin her haber özetinin öncesinde çaldığı çılgın müziği duydu. Bir öngörü duygusuyla radyoya doğru döndü. Haberin başlamasını beklerken gergin ve tetikteydi. Beş dakikalık bültenin sonunda rahatlayarak içine çekti ve küvet perdesini açtı. Gözardı edemeyeceği bir haber beklemişti. Ama şu ana kadar ceset sayısı hâlâ üçtü...

LİNK

20 Mart 2022 Pazar

Amerika / Franz Kafka

AmerikaAmerika

Amerika’dan…

Yuvarlak bir masada üç bey oturuyordu, biri mavi gemici üniformasıyla bir gemi subayı, diğer ikisi siyah Amerikan üniformalarıyla liman idaresi memurları. Masada üst üste yığılmış çeşitli belgeler vardı, önce subay elinde kalemle bunları gözden geçiriyor, sonra diğer ikisine uzatıyordu, onlar da bazen okuyorlar, bazen özetliyorlar, bazen de evrak çantasına koyuyorlardı; neredeyse hiç durmadan dişleriyle hafif bir ses çıkaran memur, tutanak için meslektaşına bir şeyler de yazdırıyordu.

Pencerenin önündeki bir yazı masasının başında sırtı kapıya dönük halde, daha ufak tefek bir bey oturuyordu; önünde, baş hizasındaki sağlam bir kitap rafında yan yana dizilmiş büyük kitaplarla uğraşıyordu. Yanında açık, en azından ilk bakışta boş görünen bir kasa duruyordu.

İkinci pencerenin önü boştu ve dışarısı en iyi buradan görülüyordu. Üçüncünün yakınında ise iki bey alçak sesle konuşmaya dalmıştı. Biri pencerenin yanına yaslanmıştı, onun da üstünde gemici üniforması vardı ve kılıcının sapıyla oynuyordu. Konuştuğu kişi pencereye dönüktü ve arada sırada hareket edip diğerinin göğsündeki nişanların bir bölümünün görünmesini sağlıyordu. Sivil giysiliydi ve ince bir bambu bastonu vardı; iki elini kalçalarına dayamış olduğundan, baston da kılıç gibi eğik duruyordu.

Karl her şeye bakacak zaman bulamadı, çünkü az sonra bir kamarot onlara doğru gelip tek bir bakışla Ateşçi’ye, sanki buraya ait değilmiş gibi, ne istediğini sordu. Kendisine nasıl sorulduysa, o da aynı şekilde alçak sesle yanıt veren Ateşçi, Başveznedar’la konuşmak istediğini söyledi. Kamarot kendi hesabına bir el hareketiyle bu ricayı geri çevirdi; ama yine de parmak uçlarında, yuvarlak masanın çevresinden geniş bir yay çizerek kitaplarla uğraşan beyin yanına gitti. Bu bey –açıkça görülüyordu– kamarotun sözleri karşısında sanki donakaldı; ama onunla konuşmak isteyen adama sonunda döndü ve hararetle karşı koyarak Ateşçi’ye ve ne olur ne olmaz diye kamarota da el kol hareketleri yaptı. Bunun üzerine kamarot tekrar Ateşçi’ye döndü ve ona bir sır veriyormuş gibi bir ses tonuyla, “Hemen defolup gidin!” dedi.

Ateşçi bu yanıtın üzerine dönüp sanki o sessizce yakındığı yüreğiymiş gibi, Karl’a baktı. Karl daha fazla düşünmeden kendini kurtardı, odayı bir uçtan öbür uca kat etti, hatta hafifçe subayın sandalyesine sürttü. Kamarot öne eğilip sanki bir haşarat avlıyormuş gibi onu yakalamak için kollarını açarak koşturdu ama Başveznedar’ın masasına ilk varan Karl’dı; kamarot onu çekmeye çalışırsa diye masaya sıkı sıkı tutundu.

Haliyle o da ânında hareketlendi. Masanın başındaki gemi subayı ayağa fırladı, liman idaresinden beyler sakin ama dikkatle izliyorlardı, pencerenin önündeki iki bey birbirine yaklaşmıştı, beyefendiler konuyla ilgilenince kendisine orada yer kalmadığına inanan kamarot geri çekildi. Kapıda duran Ateşçi, yardımına gerek duyulacak ânı heyecanla bekliyordu. Başveznedar sonunda sandalyesini geniş bir açıyla sağa çevirdi.

Karl, bu insanlara göstermekten çekinmediği gizli cebini karıştırıp pasaportunu çıkardı, kendini tanıtmak yerine onu açıp masaya koydu. Başveznedara göre bu pasaport kayda değer bir şey değil gibiydi, çünkü onu iki parmağıyla tutup kenara koydu; bunun üzerine Karl, sanki bu formalite memnuniyetle yerine getirilmiş gibi, pasaportunu tekrar cebine soktu...

LİNK

19 Mart 2022 Cumartesi

Açlık Sanatçısı / Franz Kafka

Açlık SanatçısıAçlık Sanatçısı

Açlık Sanatçısı’ndan…

Son on yıldır açlık sanatçılarına olan ilgi önemli derecede azaldı. Eskiden bu tip pahalı gösteriler ortaya koymak kazançlı bir işken, bugün bu tamamen imkânsız. İki farklı zaman dilimi. O zamanlar bütün şehir açlık sanatçısıyla ilgilenirdi; bir aç kalma gününden diğerine ilgi sürekli artardı; herkes en azından günde bir defa açlık sanatçısını görmek isterdi; aç kalma gösterisi devam ettiği müddetçe, küçük kafesin önünde bütün gün oturan müdavimler olurdu; etkiyi artırmak için kullanılan meşalelerin ışığı altında açlık sanatçısını seyretmeye geceleyin bile gelenler olurdu; güzel havalarda kafes dışarı çıkarılır ve açlık sanatçısı özellikle çocuklara gösterilirdi.

Gösteri, sırf moda diye ilgilenen yetişkinler için genelde bir eğlence aracıyken, çocuklar ise, birbirlerinin ellerini tutarak pas kürkü içinde omurga kemikleri dışarı fırlamış, soluk benizli açlık sanatçısının, etrafa saçılmış saman yığını üzerinde, bir sandalyeye bile tenezzül etmeden öylece oturuşunu, sahte bir gülümsemeyle nazikçe kafasını sallayarak soruları cevaplayışını ve insanlar ne kadar zayıf olduğunu görsünler diye kolunu parmaklıkların arasından uzatışını, ağızları açık, şaşkınlıkla seyrederlerdi.

İşte o zaman tamamen kendi içine kapanır, kimseyi, hatta kafesteki tek eşya olan saatin vuruşlarını –ki bu onun için çok önemlidir- bile umursamaz, sadece, neredeyse kapalı gözlerle dosdoğru ileri bakar ve dudaklarını nemlendirmek için küçük bir bardaktan ara sıra birkaç yudum su alırdı.

Sürekli değişen seyirci öbeklerinin yanı sıra yine seyirciler tarafından üçlü guruplar halinde seçilen ve genelde kasaplardan oluşan daimi nöbetçiler de olurdu. Bunların görevi açlık sanatçısının kendisini gizli gizli besleyip beslemediğinden emin olmak için gece gündüz adamın başında nöbet tutmaktı.

Yine de, bu sadece kalabalığı yatıştırmak için ortaya konmuş bir formaliteydi, çünkü oradakiler çok iyi bilirdi ki; aç kalma süresi boyunca sanatçı hangi şartlarda olursa olsun, hatta buna zorlansa bile asla en ufak bir şey dahi yemezdi; sanatının itibarı buna izin vermezdi. Elbette, her nöbetçi bunu anlayamazdı, gece nöbetini savsaklayan nöbetçi gurupları da vardı. Kasten, uzak bir köşede otururlar ve açlık sanatçısının gizli bir yerden çıkarabileceğini düşündükleri ufak bir yiyeceği yemesine açıkça izin vererek bir kağıt oyununda kendilerini kaybederlerdi.

Açlık sanatçısı için böyle nöbetçilerden daha ıstırap verici hiçbir şey yoktu; bu tipler sanatçının sanatını icra etmesini korkunç bir şekilde zorlaştırıyordu; bazı zamanlar, kendisi hakkındaki şüphelerin ne kadar yersiz olduğunu göstermek için güçsüzlüğüne rağmen böyle nöbetler sırasında elinden geldiği kadar şarkı söylemeye çalışırdı. Fakat bu da pek fayda etmezdi; sadece onun yemek yerken bile şarkı söyleyebilme becerisine hayret etmelerini sağlardı. Kafese yakın oturan, salondaki gece lambasının loş ışığıyla yetinmeyip, kendilerine menajer tarafından verilen fenerle onu aydınlatan nöbetçileri daha çok tercih ederlerdi.

Tam anlamıyla uyumayı başaramasa da, şiddetli aydınlık onu hiç rahatsız etmez, ışığa ve salondaki aşırı kalabalık ve gürültüye aldırmaksızın biraz olsun kestirmeyi daima başarırdı. Ne olursa olsun, böyle adamlar nöbet tuttuğu zaman, bütün geceyi hiç uyumadan geçirmek çok hoşuna giderdi; sırf adamları uyanık tutup onlara kafesin içinde yenilebilir hiçbir şey olmadığını ve kimsenin yapamayacağı kadar aç kalabildiğini tekrar tekrar göstermek için onlarla şakalaşıp kendi göçebe hayatı hakkında hikayeler anlatmaya ve onların hikayelerini dinlemeye dünden razıydı.

Fakat en mutlu anlarını sabah olup da, kendi cebinden ödediği ve nöbetçilerin yorucu, uykusuz bir geceden sonra büyük bir iştahla saldırdıkları devasa kahvaltı getirildiğinde yaşardı. Bu nöbetçileri etkilemek için ahlaksızca ortaya konan bir girişim olarak da görenler yok değildi, ama bu kadarı fazlaydı. Diğerlerine kahvaltı olmadan, sırf bu işi yapmak için, nöbeti devralıp alamayacakları sorulduğu zaman hemen ortadan yok oluyorlar, fakat ne olursa olsun şüphe etmekten de geri kalmıyorlardı...

LİNK

18 Mart 2022 Cuma

Bir Köy Hekimi / Franz Kafka

Bir Köy HekimiBir Köy Hekimi

Bir Köy Hekimi’nden…

Ülkemizin savunulması görevi ciddiye alınmışa benzemiyor pek. Bugüne dek biz de önemsemedik bunu, gündelik işlerimizin peşine düştük; fakat şu son zamanlara olup bitenler, hepimizi kara kara düşündürüyor.

Ben, imparatorluk sarayına bakan alandaki ayakkabı mağazasının sahibiyim. Henüz şafak sökerken, mağazayı açmadan, alana çıkan tüm sokakların başı silahlı adamlar tarafından kesiliyor; bizim askerlerimiz değil bunlar, kuzey illerinden gelme göçebeler. Başkentimiz sınırdan bu denli içerdeyken, nasıl olup da burada dek gelebildiklerini anlamak mümkün değil. Nasıl gelmişlerse gelmişler bir kez; görünüşe göre, her şafakta sayıları artıyor giderek.

Göçebe karakterleri yüzünden dam altına giremiyor, açık havada yatıp kalkıyorlar. Kılıçlarını bilemek, oklarını yapmak, at binmeye çalışmak; böyle uğraşlarla geçiriyorlar günlerini. Temizliğe özenip gözümüz gibi baktığımız hep sessiz kalmış bu alanı at ahırına döndürdüler. Arada bir iş yerlerimizden çıkıp, hiç olmazsa en kötü pislikleri çevremizden uzaklaştırmaya çabalıyoruz. Ne yazık ki, bu çabamız da günden güne tavsadı, çünkü emeklerimiz boşa gidiyor; yetmezmiş gibi, azgın atların nalları altında ezilmek ya da kamçılanıp yara bere içinde kalmak tehlikesi de cabası.

Onlarla konuşmak olanaksız; dilimizi hiç anlamıyorlar, ayrıca bir dilleri olduğundan da emin değiliz, kargalar gibi anlaşıyorlar birbirleriyle, sabahtan akşama dek karga gaklaması dinliyoruz. Bizim toplumsal yaşayışımızın düzenini bilmiyorlar, bunu öğrenmek gibi bir niyetleri de yok. Bu nedenle, işaretlerle anlaşmaya çalışmak zahmetine bile girmiyorlar. Onlara bir şey anlatmak için dilinizde tüy bitene dek konuşmak, kollarınız kopana dek işaretler yapmak da yararsız; anlamazlar, anlamayacaklardır da. Bunu denediğimizde suratlarındaki ifade bozulur, gözleri belerir, ağızları köpürür fakat niyetleri ne bir şey anlatmak, hatta ne de korkutmaktır, sadece başka türlü davranamıyorlar. Bir şeye gereksinim duyduklarında sormadan alıp giderler, zora başvurdukları söylenemez yine de; bir şey almaya kalktıklarında herkes nesi var nesi yok bırakıp bir kenara siniyor nasıl olsa.

Mağazamdaki mallardan da epeycesini alıp götürdüler. Ama karşıdaki kasabın başına gelenleri gördüğümde, kendi halime şükrediyorum. Zavallı adam yeni kesilmiş eti getirir getirmez, gelip tüm etlere el koyuyor, mideye indirmek üzere götürüyorlar. Üstelik atları da et yiyor bunların, atla binicisi yan yana durup, iki ucundan dişlemeye başlıyorlar eti. Kasap öyle korkuyor ki, et vermemek aklına bile gelmiyor. Biz, alandaki esnaf, onu anlıyor, aramızda topladığımız parayla zararını kapatıyoruz. Bu göçebelerin etini kessek, neler yaparlar kim bilir! Böyle her gün etle beslesek de, günün birinde kim bilir daha neler yapacaklar!

Kasap, geçenlerde bir gün, hiç olmazsa hayvanı kesme zahmetinden kurtulmak için, canlı bir sığır getirdi; herhalde bir daha asla böyle bir şey yapmaz! Mağazamın en dibine kaçtım, başımın üzerine elime geçen her türlü giysi, çul çaputu geçirdim, bir saat boyunca başımı kaldırmadan yattım; göçebelerin çepeçevre sarıp böğründen canlı canlı kopardıkları etler yüzünden bağırması alanı tutan sığırın sesini işitmemek için yaptım bunu. Ancak sesler kesildikten çok sonra mağazanın önüne çıkmayı göze alabildim. Şarap fıçısının çevresinde devrilen sarhoşlar nasıl yatarsa, göçebeler de, sığırdan arta kalanların çevresinde öyle yatıyordu.

Eğer yanılmıyorsam, tam o sırada sarayın penceresinden bakan imparatoru gördüm. Eski günlerde, imparator böyle dış odalara dek gelmez, sarayın merkezindeki bahçede eğleşirdi. Ama şimdi, en azından benim gördüğüme göre, pencerenin ardında dikilmiş, başı yana düşmüş, sarayının önündeki kargaşayı izliyordu.

Kendi kendimize, “Bu işin sonu nedir?” diye soruyoruz, “Bu taşınması güç eziyete daha ne kadar katlanacağız?” İmparatorun sarayının çekim gücü, bu göçebeleri uzak ülkelerinden buraya getirdi fakat onları geri yollamayı beceremiyor. Sarayın kapısı hiç açılmıyor; gün boyunca bir içeri bir dışarı gezip şişinen nöbetçi, şimdi demir kafeslerin ardından burnunu bile göstermiyor. Ülkemizin savunulması zanaatkarlar ve biz esnafa kaldı fakat biz, bu zor ödevi başaramayız, bunu yapabileceğimiz söyleyerek övündüğümüzü işiten olmamıştır. Ortada bir yanlış anlama olduğu kesin; bu yüzden mahvolacağız sonunda...

LİNK

17 Mart 2022 Perşembe

Bir Savaşın Tasviri / Franz Kafka

Bir Savaşın TasviriBir Savaşın Tasviri

Bir Savaşın Tasviri’nden…

Sustuğum ve yalnız elimde olmadan bir seğirme yüzümü boydan boya dolaştığı için sordu: “Başka kimseler için böyle olduğuna inanmıyorsunuz, öyle mi? Gerçekten inanmıyor musunuz? Oh, dinleyin bakın! Küçük bir çocuktum, kısa bir öğle uykusundan gözlerimi açtığım zaman, henüz yarı gerçek, yarı düşte, annemin doğal bir sesle balkondan aşağı şöyle sorduğunu işittim: ‘Ne yapıyorsunuz, şekerim? Aman ne sıcak, değil mi?’ Bahçeden bir kadın sesi cevap verdi: ‘Yeşillikler ortasında ikindi kahvesi içiyorum.’ Bu sözler hani düşünülmeden, pek de açık seçik olmayan bir biçimde söylenmişti; kadın soruyu, annem de cevabı beklemişti adeta.”

Sanki tarafıma bir soru yöneltilmiş gibi, pantolonumun arka cebine attım elimi ve bir şey arıyormuşum gibi yaptım. Ama aradığım bir şey yoktu, yalnız o andaki durumumu değiştirip konuşmayla ilgilendiğimi göstermek istemiştim. Beri yandan, bana anlattığı olayın düpedüz tuhaflığını ve buna bir türlü akıl erdiremediğimi söyledim. Üstelik doğruluğuna da inanmadığımı, benim sezinleyemediğim bir amaçla uydurulmuş olması gerektiğini sözlerime ekledim. Sonra da çiğ ışıktan kurtulmak için gözlerimi yumdum.

“Yok ama, çekinmeyin; hani siz de bu konuda benim gibi düşünüyorsunuz ve çıkar gözetmez bir kimse olduğunuzdan bunu söylemek için durdurdunuz beni. Böylelikle bir umudumu yitiriyor, bir diğer umuda kavuşuyorum. Değil mi yani? Dimdik ve normal adımlarla yürümüyor, bastonumla kaldırım üzerine vurmuyor, gürültüyle yanımdan geçenlerin giysilerine sürtünerek ilerlemiyorum diye neden utanacakmışım. Daha çok, doğru dürüst sınırlardan yoksun bir gölge gibi evler boyunca sektiğim, bazan vitrin camlarında kaybolarak gittiğim için inatla ve haklı olarak yakınmam gerekmez mi?

Şu geçirdiğim günlere bakın bir! Niçin herşey böylesine berbat yapılmış; öyle ki, ortada görünür bir neden bulunmaksızın yüksek evler çökü çöküveriyor bazan. Enkaz yığını üzerine tırmanıyor, karşıdan kim gelirse soruyorum: ‘Nasıl olur a canım? Bizim kentte — daha yeni bir bina — hem bu kaçıncı bugün! — düşünsenize bir! Bakıyorum, kimse bana cevap veremiyor.

Çokluk insanlar sokakta devrilerek, cansız serilip kalıyor yerde. Derken dükkân ve mağaza sahipleri, dükkân ve mağazalarının mallardan geçilmeyen kapılarını açarak çevik adımlarla seğirtiyor, ölüyü alıp oradaki bir evden içeri tıkıyor, sonra dönüp geliyorlar; ağız ve gözlerinin çevresinde bir gülümseme, gevezeliğe başlıyorlar derken.

‘Günaydın — gökyüzü de soluk bugün — Eşarpların sürümüne diyecek yok — öyle, savaş.’ Söz konusu eve seğirtiyor ve parmağımı büküp elimi pek çok kez çekinerek kaldırıp indirdikten sonra kapıcının küçük penceresini tıklatıyorum: ‘Günaydın’, diyorum, ‘yanılmıyorsam, demin ölmüş birini getirdiler buraya. Acaba onu, bir zahmet, bana gösterebilir misiniz?’ Adam, karar veremezmiş gibi başım sallayınca ekliyorum: ‘Bakın, karışmam sonra! Ben gizli polisim, hemen ölüyü göreceğim.’ Bunun üzerine, kapıcı, kararsızlığından sıyrılıp: ‘Defolun!’ diye bağırıyor. ‘Fena dadandı şu, serseriler, her Allah’ın günü buralarda sürtüp duruyorlar, ölü falan yok bizde, bitişiktedir belki, oraya bakın.’ Selam verip uzaklaşıyorum.

Ama derken büyük bir alandan geçmek zorunda kalınca, hepsini unutuyorum bunların. Böyle kocaman alanlar yaparlar da, ne diye alanın içinden parmaklıklı bir yol yapmazlar? Bugün yine güney-batı’dan esiyor rüzgâr, Belediye Sarayındaki kulenin sivri tepesi çemberler çiziyor. Tüm pencerelerin camları takırdıyor, sokak fenerleri bambu kamışları gibi eğilip bükülüyorlar. Sütun üzerindeki Hazreti Meryem’in pelerini kıvrım kıvrım; rüzgâr pelerini çekip çekiştiriyor. Peki ama, kimseler görmüyor mu bunu? Kaldırım taşlan üzerinde yürümeleri gereken kadın ve erkekler, boşlukta süzülüyor adeta.

Rüzgâr kesilmeye yüz tutunca, durup birbirleriyle birkaç laf ediyor, karşılıklı eğilerek birbirlerini selamlıyor, ama rüzgâr yeniden esmeyegörsün, karşı duramayıp hep birden tabanları kaldırıyorlar. Uçmaması için sımsıkı sarılmaları gerekiyor şapkalarına; ama gene de gözlerinin içi gülüyor; havaya en küçük kusur buldukları yok. Korkan bir tek benim.”...

LİNK

16 Mart 2022 Çarşamba

Ceza Kolonisinde / Franz Kafka

 

Ceza KolonisindeCeza Kolonisinde

Ceza Kolonisinde’den…

Zavallı annesi ile babasının, bir hizmetçi kadın tarafından iğfal edilip ondan bir çocuğu olduğu için Amerika’ya gönderdiği on altı yaşındaki Karl Roßmann, artık yavaşlayan geminin içinde New York Limanı’na girerken, çoktandır seyrettiği Özgürlük Heykelini karşısında, bir anda sanki üzerine düşen güneş ışığı kuvvetlenmiş gibi görüverdi. Kılıç taşıyan kolu sanki yeni kalkmış gibi yükseliyor, endamını hür rüzgârlar yalıyordu. “Ne de yüksek!” dedi kendi kendine ve bu haliyle çıkıp gitmeyi hiç düşünmediği halde, yanından gittikçe kabararak geçen hamal kalabalığının itiştirmesiyle, o da yavaş yavaş küpeşteye kadar gelmiş oldu.

Yolculuk sırasında az buçuk tanış olduğu genç bir adam yanından geçerken dedi ki: “Ee, sizin inmeye hiç niyetiniz yok mu?” “Ben hazırım canım,” dedi Karl onun yüzüne bakarak ve içinden gelen şevkle, ayrıca güçlü bir genç olduğundan, bavulunu omzunun üstüne kaldırdı. Fakat bastonunu biraz sallaya sallaya ötekilerle birlikte neredeyse uzaklaşmakta olan tanıdığının başının üzerinden ileri bakarken dehşetle, şemsiyesini gemide, aşağıda unuttuğunu fark etti. Tanıdığından bir çabuk, bavulunun yanında bir an bekleme nezaketini göstermesini rica etti, adam pek mutlu olmamışa benziyordu, döndüğü zaman yerini bulabilmek için ortalığa şöyle bir baktı ve alelacele oradan ayrıldı.

Aşağıda ne yazık ki, yolunu pek kısaltacak olan bir koridorun ilk defa olarak kapatılmış olduğunu gördü, bu herhalde bütün yolcuların gemiden çıkarılmasıyla ilgili bir tedbirdi ve yolunu zahmetle, bir sürü ufacık mekân, birbiri ardınca karşısına çıkaduran kısa merdiven, durmadan sapan koridorlar, içinde terk edilmiş bir yazı masası olan, boş bir odadan geçerek aramak zorunda kaldı; öyle ki, bu yoldan sadece bir ya da iki kere, o da hep büyükçe bir topluluk içinde geçtiği için gerçekten iyiden iyiye kayboldu.

Çaresizliği içinde, üstelik tek bir kişiye rastlamayıp sadece üzerinde binlerce insan ayağının sürtünmesini işittiği ve uzaktan, bir hohlama gibi, artık durdurulan makinelerin çalışmayı bitirirken çıkardığı sesi fark ettiği için, uzun uzadıya düşünmeden, yolunu şaşırdığında önünde durakladığı küçük, herhangi bir kapıya vurmaya başladı.

“Açık ya kapı,” diye seslenildi içeriden, Karl da içi gerçekten rahatlayarak kapıyı açtı. “Niye vuruyorsunuz kapıya öyle deli gibi?” diye sordu dev gibi bir adam, Karl’a doğru bakar bakmaz. Bir yerlerdeki bir tepe penceresinden soluk, geminin yukarılarında çoktan kullanılıp eskitilmiş bir ışık düşüyordu, içinde bir yatağın, bir dolabın, bir koltuğun ve adamın sıkış sıkış, istiflenmiş gibi durduğu zavallıca kamaraya. “Yolumu şaşırdım,” dedi Karl, “yolculuk sırasında hiç de öyle fark etmemiştim, ama korkunç büyük bir gemiymiş bu.”

“Evet, o noktada haklısınız,” dedi adam belli bir gururla ve bu arada, iki eliyle habire bastırıp kilit dilinin yerine oturup oturmadığını işitmeye çalıştığı küçük bir bavulla uğraşmasını bırakmadı. “Canım, girsenize!” dedi adam sonra, “Dışarıda duracak değilsiniz ya!” “Rahatsız etmeyeyim?” diye sordu Karl. “Aman, nasıl rahatsız edeceksiniz ki!” “Siz Alman mısınız?” diye sordu Karl, kendini yine de emniyete almak için, çünkü Amerika’ya yeni gelenlerin başına özellikle İrlandalılardan gelen tehlikeler hakkında pek çok şey işitmişti...

 

LİNK

15 Mart 2022 Salı

Alabalığın Tuğlası / 20 Yıl Sonra

Alabalığın TuğlasıAlabalığın Tuğlası

Alabalığın Tuğlası’ndan…

Büyük Alabalık Göçü’nün ardından 20 yıl geçti. Bi daha dönmeyeceklerini düşünmeye başlamıştık artık. Onca kaybın, yoksunluğun ve huzursuzluğun ardından bi sabah bize gülümsediklerini gördüğümüzde yaşadığımız sevince inanamazsınız.

Geçen yıllara, yazlara, kışlara, olan bitenlere rağmen hiç değişmemişler. Aynı sıcaklıkla kucaklıyorlar bizi.

Biz de 20 yıl sonra yeniden, eskiler ve yenilerle buradayız. Burada olmaya da devam edeceğiz…

Çok eskiden dediğimiz gibi… Alabalıkların geçip gitmemesi umuduyla… diye başlayan bir şiir dergisi ile karşı karşıyayız. Uzun yıllar önce fanzin olarak basılıp dağıtılan derginin yeniden ama bu kez dijital olarak yayınlandığını duyunca çok sevindik.

Dergiyi çıkaranlara ulaşıp yayınlayıp yayınlayamayacağımızı sorduğumuzda olumlu bir yanıt alınca da çok sevindik. Hepinize iyi okumalar

SATIN ALARAK DESTEK OLMAK İSTEYENLER İÇİN LİNK

https://play.google.com/store/books/details/Alabalığın_Tuğlası_20_Yıl_Sonra?id=1pshEAAAQBAJ

LİNK

14 Mart 2022 Pazartesi

Dune / Frank Herbert


DuneDune

Dune’den…

Parlak yüzükler takılmış tombul bir elin döndürdüğü, kısmen gölgeler içinde, kabartmalı bir dünya küresiydi. Küre, üç duvarı çeşitli renklerde rulolar, telkitaplar, bantlar ve bobinlerle kaplı penceresiz bir odanın diğer duvarındaki serbest şekilli bir rafta duruyordu. Hareketli süspansör alanlarında asılı altın kürelerden odaya ışık yayılıyordu.

Odanın ortasında, üstü yeşim pembesi taşlaşmış elakka odunundan, elipsoit bir masa duruyordu. Masanın çevresindeki süspansörlü silindirik sandalyelerden ikisi doluydu. Birinde onaltı yaşlarında, yuvarlak yüzlü, melankolik gözlü ve siyah saçlı bir genç oturuyordu. Diğerinde ince, kısa boylu, kadınsı yüzlü bir adam vardı.

Her ikisi de küreye bakıyorlardı ve gölgelerin yarı yarıya gizlediği adam küreyi döndürüyordu.

Kürenin arkasından bir kıkırdama duyuldu. Kıkırdamanın arasından bas bir ses gürledi: "İşte bu, Piter; tarihin en büyük insan kapanı. Ve Dük kapanın ağzına doğru yöneldi. Benim, Baron Vladimir Harkonnen'in yaptığı muhteşem bir şey değil mi?"

"Kesinlikle Baron," dedi adam. Tenor sesi tatlı bir müzikaliteyle çıktı.

Tombul el kürenin üstüne indi, dönüşünü durdurdu. Şimdi, odadaki bütün gözler hareketsiz yüzeye odaklanabilir; ve bunun, İmparatorluk'un varlıklı koleksiyoncuları ya da gezegen valileri için yapılan türden bir küre olduğunu görebilirdi. Küre, İmparatorluk'un el işçiliğinin havasını taşıyordu. Enlem ve boylam çizgileri olarak saç inceliğinde platin teller yerleştirilmişti. Kutup bölgelerine en kaliteli bulut beyazı elmaslar kakılmıştı.

Tombul el, yüzeydeki detayları izleyerek hareket etti. "Sizi gözleme davet ediyorum," diye gürledi bas ses. "Yakından gözle Piter; ve sen de Feyd-Rautha, hayatım: Altmış derece kuzeyden yetmiş derece güneye kadar bu enfes dalgacıkları. Renkleri size tatlı karamelleri hatırlatmıyor mu? Ve hiçbir yerde göllerin ya da nehirlerin ya da denizlerin mavisi görülmüyor. Ve şu sevimli kutup bölgeleri, öyle küçükler ki. Herhangi birinin burayı tanıyamaması mümkün mü? Arrakis! Gerçekten eşsiz. Eşsiz bir zafer için şahane bir dekor."

Piter’ın dudaklarına bir gülümseme değdi geçti. "Ve düşünün Baron: İmparator Padişah sizin bahar gezegeninizi Dük'e verdiğine inanıyor. Ne dokunaklı."

"Anlamsız bir laf," diye gürledi Baron. "Bunu genç Feyd-Rautha'yı kandırmak için söylüyorsun ama yeğenimi kandırmaya gerek yok."

Melankolik yüzlü genç, sandalyesinde kıpırdandı, bedenini saran esnek siyah giysideki bir kırışıklığı düzeltti. Arkasındaki duvarda bulunan kapıdan ihtiyatlı bir tıklama sesi gelince doğruldu

Piter sandalyesinden kalktı, kapıya gitti ve kapıyı bir mesaj rulosunu almaya yetecek kadar açtı. Kapıyı kapattı, ruloyu açtı ve mesaja göz attı. Kıkırdadı. Ardından bir daha.

"Eee?" dedi Baron.

"Aptal herif bizi yanıtladı Baron!"

"Bir Atreides ne zaman jest yapma fırsatını tepti ki?" diye sordu Baron. "Eee, ne diyor?"

"Son derece kaba, Baron. Size 'Harkonnen' diye hitap ediyor; ne ‘Efendimiz ve Aziz Kuzen' ne ünvan, hiçbir şey."

"İyi bir hitap," diye homurdandı Baron, sesi sabırsızlığını ele verdi. "Ne diyor sevgili Leto?"

"Diyor ki: Toplantı isteğiniz reddedilmiştir. Sık sık ihanetinizle karşılaştım ve bu herkesçe biliniyor.'"

"Ve?..."

NK

13 Mart 2022 Pazar

Dune Mesihi / Frank Herbert

 

Dune MesihiDune Mesihi

Dune Mesihi’nden…

Kayalardan esen rüzgarın sesi düşüncelerine eşlik ediyordu. Çölde gün, sarı üstüne sarı, bej üstüne bej, gri üstüne gri hale geliyordu.

Neden böylesine garip yol arkadaşlarını bir araya getirmişti?

“Biz,” demişti Paul, sorduğu soruya karşılık olarak, “kafile sözcüğünün aslında yolculuk eden arkadaşlar anlamına geldiğini unuttuk. Biz bir kafileyiz.”

“Ama bu insanların ne değeri var?”

“Orada!” demişti, korkunç göz çukurlarını ona çevirerek. “O temiz, basit yaşam tarzını kaybettik. Eğer bir şey, şişelenemez, kurutulamaz, mayalanamaz ya da istiflenemezse, ona hiçbir değer vermeyiz.”

Chani kırgın bir şekilde şöyle dedi: “Demek istediğim bu değildi.”

“Ahh, canımın içi,” dedi yumuşak bir sesle, “maddi olarak öyle zengin ve yaşam olarak öyle fakiriz ki. Ben kötü, inatçı ve salağım...”

“Değilsin!”

“Bu da doğru. Ama zaman ellerimi maviye boyadı. Ben ...ben sanırım, zaten keşfedilmiş olduğunu fark etmeden yaşamı keşfetmeye çalıştım.”

Ve Paul oradaki yeni yaşamı hissetmek için elini onun karnına koymuştu.

Bunu hatırlayınca, Paul’den onu buraya getirmesini istediği için üzülerek her iki elini karnının üstüne koydu ve titredi.

Çöl rüzgarı, sarp kayalığın eteğindeki kumulları sabitleyen yeşilliklerden kötü kokular yayılmasına neden oldu. Fremen batıl inancı Chani’yi sardı: kötü kokular, kötü zamanlar. Yüzünü rüzgara döndü, yeşilliklerin dışında bir solucan gördü. Şeytani bir geminin pruvası gibi kumullardan yükseldi, kumu harmanladı, kendi türü için ölümcül olan suyu kokladı ve uzun, oyuk bir kovuğun altında uzaklaştı.

Solucanın korkusundan ilham alan Chani, sudan nefret etti. Bir zamanlar Arrakis’in ruhu ve cam olan su, bir zehir haline gelmişti. Su salgın getirmişti. Yalnızca çöl temizdi.

Chani’nin altında bir Fremen iş ekibi göründü. Siyeçin orta girişine tırmandılar, Chani onların ayaklarının çamurlu olduğunu gördü.

Ayakları çamurlu Fremenler!

Siyeçin çocukları onun tepesindeki sabaha karşı şarkı söylemeye başladılar, sesleri üst girişten yükseliyordu. Sesler, zamanın ondan, rüzgarın önündeki atmacalar gibi kaçtığını hissetmesine neden oldu. Ürperdi.

Gözsüz görüntüsüyle Paul hangi fırtınaları görüyordu?

Paul’ün içinde zalim bir çılgın, şarkılardan ve polemiklerden bıkmış birisi olduğunu hissediyordu...

LİNK

12 Mart 2022 Cumartesi

Dune’un Çocukları / Frank Herbert

 

Dune'un ÇocuklarıDune’un Çocukları

Dune’un Çocukları’ndan…

Ve Baron sustu, suretini ve kendisine ait iç varlığı geri çekti. Ne diğer yaşamlara ait tek bir hafıza araya girdi ne bir yüz ne de bir ses.

Alia titreyerek iç çekti.

Bu iç çekişle birlikte aklına bir şey geldi ve sanki kendi düşüncesiymiş gibi bilincine girmeye çalıştı; ama Alia, bunun arkasındaki sessiz sesleri hissetti.

Yaşlı Baron kötü bir adamdı. O, senin babanı öldürdü. Seni ve Paul'ü de öldürecekti. Bunu denedi ama başaramadı.

Baron'un sesi, yüzü olmaksızın ona ulaştı: "Tabii ki seni öldürecektim. Yoluma dikilmedin mi? Ama bu tartışma bitti. Bunu sen kazandın, yavrum! Yeni gerçek sensin."

Alia başıyla onayladığını hissetti, yanağı bankın sert yüzeyine sürtünüyordu.

Baron'un sözlerinin mantıklı olduğunu düşündü. Bir Bene Gesserit ilkesi onun sözlerinin mantıklı özelliğini destekliyordu: "Tartışmanın amacı doğrunun yapısını değiştirmektir."

Evet...Bene Gesseritler, bunu, bir şekilde yorumlardı.

"Kesinlikler dedi Baron, "Ve sen yaşarken ben ölüyüm. Benim yalnızca narin bir varlığım var. Ben sadece senin içindeki bir hafıza-benliğim. Emrine amadeyim. Sana vereceğim bilgece öğütler karşılığında ne kadar az şey istiyorum."

"Şimdi ne yapmamı ögütlüyorsun?" diye sordu Alia, onu sınamak için.

"Dün gece verdiğin hükümle ilgili olarak endişeleniyorsun" dedi Baron. "Paymon'ın sözlerinin doğru bir şekilde bildirilmemiş olmasından şüpheleniyorsun. Belki de Cavid, bu Paymon'ı, kendi güvenilir konumuna karşı bir tehdit olarak gördü. İçini kemiren şüphe bu değil mi?"

"Eevet."

"Duncan'ın mentat tarafı, senin Cavid'i yok etmek için kullandığın aracı bilmesi gerekip gerekmediğini anlayacaktır."

"Yok etmek..."

"Kesinlikle! Tehlikeli araçlar kullanılabilir ancak fazla tehlikeli olmaya başladıklarında bir kenara atılmalıdırlar."

"Peki...neden...yani..."

"Ahhh, değerli mankafa! Bunun nedeni bu dersin içerdiği değerler."

"Anlamıyorum."

"Değerlerin kabul edilmesi başarılarına bağlıdır, sevgili torunum. Cavid'in itaatkârlığı koşulsuz olmalı, otoriteni mutlak bir şekilde kabul etmeli ve..."

"Bu dersin ahlâk anlayışının gözden kaçırdığı..."

"Ahmaklık etme, sevgili torunum! Ahlâk anlayışı her zaman uygulanabilirliğe dayanmalıdır. Sezar'ın hakkı falan saçmalık. Bir zafer, senin en derin arzularını yansıtmadığı sürece yararsızdır. Cavid'in erkekliğine hayran olduğun doğru değil mi?"

Alia yutkundu, itiraf etmekten nefret ediyordu ama iç gözlemcinin önünde tam anlamıyla çıplak olduğu için buna mecburdu. "E-evet."

"Güzel!" Bu sözcük kafasının içinde ne kadar da neşeli tınlıyordu. "Artık birbirimizi anlamaya başladık. Onu çaresiz bir halde ele geçirdiğin; ve yatağında, onun kölesi olduğuna inandırdığın zaman, Paymon'ı soracaksın. Bunu şakayla karışık, birlikte kahkahalarla gülerken yap. Ve seni aldattığını itiraf ettiğinde, kaburgalarının arasına hançer-i figanı saplayıver. Ahhh, kanın akışı, duyduğun tatmini ne kadar da artıra..."

"Hayır"diye fısıldadı, korkudan ağzı kuruyan Alia. "Hayır. .. hayır... hayır..."

"O halde senin yerine ben yapanm" dedi Baron. "Yapılması gerek; bunu kabul ettin. Sen sadece şartları ayarlarsan, geçici olarak hâkimiyeti ben..."

LİNK