10 Mart 2022 Perşembe

Dune’un Kafirleri / Frank Herbert

 

Dune'un KafirleriDune’un Kafirleri

Dune’un Kafirleri’nden…

Miles Teg'in ilk anılarından biri, anne babasıyla ve erkek kardeşi Sabine'yle oturdukları akşam yemekleriydi. O zamanlar Teg henüz yedi yaşındaydı, fakat geçen olaylar silinmez bir şekilde yerleşmişti belleğine: Taze çiçeklerle rengârenk yemek odası, san güneşin antik perdelerden süzülen hafif ışığı. Parlak mavi yemek takımları ve masayı süsleyen parlak gümüşler. Memur uşaklar hep hazır beklerdi; çünkü annesinin, özel görevinden temelli ayrılmış olmasına karşın, bir Bene Gesserit öğretmeni olarak fonksiyonu göz ardı edilemezdi.

Janet Roxbrough Teg, bazen büyük hanımefendi olmak için doğmuş gibi görünen o iri kemikli kadın masanın bir ucunda, her şeyi hor gören haliyle oturur, yemek servisinde en ufak bir yanlışlığın bile olmaması için dikkatle kontrol ederdi. Loschy Teg, yani Miles'in babası bu durumu hep hafiften eğlenerek seyrederdi. Yüksek alınlı, zayıf bir adamdı; yüzü öylesine dardı ki siyah gözleri yanlardan dışarıya doğru çıkıntı yapıyormuş gibi duyurdu. Siyah saçları karısının sarışınlığıyla tam bir kontrast oluştururdu.

Masada çıkan kısılmış seslerin ve baharatlı edu çorbasının nefis kokusunun ötesinde annesi babasına, ısrarlı bir Serbest Tüccar'la nasıl başa çıkılacağını anlatıyordu. Annesi "Tleilaxy" deyince Miles'in bütün dikkati ona yöneldi. Miles'in eğitim programı Tleilaxu konusuna daha yeni gelmişti.

Yıllar sonra Romo'da bir zehirciye yenik düşen Sabine bile dört yaşındaki bilincinin toparlayabileceği kadarıyla dinliyordu. Sabine, ağabeyine bir kahraman gibi tapardı. Miles'ın dikkatini çeken her şey Sabine'ye de ilginç gelirdi. İki çocuk da sessizce dinliyordu.

"Adam Tleilaxu'ya çalışıyor" dedi Janet Hanımefendi. "Bunu sesinden fark ettim."

"Senin bu tür şeyleri sezme yeteneğinden kuşkum yok canım" dedi Loschy Teg. "Ama ne yapabilirim ki? Adamda uygun bir kredi mektubu var ve satın almak istiyor bu ..."

"Pirinç siparişinin şu anda hiçbir önemi yok. Bir Surat Oynatıcı'nın istiyor göründüğü şeyin gerçekten istediği şey olduğunu sanma sakin."

"Bence o bir Surat Oynatıcı değil. O ..."

"Loschy! Bunu benim ögrettiğim şekilde gayet iyi öğrendiğini ve bir Surat Oynatıcı'yı ayırt edebileceğini biliyorum. Serbest Tüccar'ın onlardan biri olmadığını kabul ediyorum. Surat Oynatıcılar onun gemisinde kaldı. Benim burada olduğunu biliyorlar."

"Seni kandıramayacaklarını biliyorlar. Evet, ama...

"Tleilaxu stratejisi daima, bir ağ gibi, bir sürü başka stratejiyle birlikte örülür; bunlardan biri asıl stratejileridir. Bunu bizden öğrendiler."

"Bak canım, meselemiz. Tleilaxu'ysa ve senin hükmünü sorgusuz sualsiz kabul edersem bu hemen bir melanj sorunu haline geliverir."

Janet Hanımefendi başıyla yavaşça onayladı. Gerçekten, Tleilaxu'nun baharla bağlantısını Miles bile biliyordu.. Tleilaxu'nun onu büyüleyen yönlerinden biriydi bu. Çünkü Rakis'te üretilen bir miligram melanja karşılık Bene Tleilax'ın axlotl depoları bundan tonlarca üretiyordu. Melanj tüketimi bu yeni üretime uygun şekilde artmıştı ve Uzay Loncası bile bu gücün karşısında diz çökmüştü...

LİNK

9 Mart 2022 Çarşamba

Dune Rahibeler Meclisi / Frank Herbert

Dune Rahibeler MeclisiDune Rahibeler Meclisi

Dune Rahibeler Meclisi’nden…

Rebecca emredildiği gibi, sarı kiremit zeminin üzerine diz çökmüştü; tehlikeli bir biçimde ve fazlasıyla yüksekte oturmakta olan Büyük Şerefli Ana'ya bakmaya cüret edemiyordu. Rebecca, Büyük Şerefli Ana ve yanındakilerin, itaatli hizmetkârlar tarafından sunulan öğle yemeğini yemeleri süresince, yaklaşık iki saat bu devasa odanın ortasında beklemişti. Rebecca, hizmetkârların davranışlarını dikkatle izledi ve gıpta etti.

Haham'ın bir ay kadar önce yaptığı göz nakilleri yüzünden, göz yuvaları hâlâ ağrıyordu. Bu gözler, göz bebeği etrafında mavi bir tabaka ve beyaz bir sert dokuya sahipti; geçmişinde yaşadığı Bahar Istırabına dair bir belirti yoktu. Bu geçici bir savunma idi. Bir yıldan daha az bir süre içinde, bu yeni gözler tamamen mavileşerek kendisini ele verecekti.

Gözlerindeki ağrıların, şu anda içinde bulunduğu problemlerin en küçüğü olduğunu düşündü, içine yerleştirilmiş organik bir aygıt, kendisine ölçülmüş oranlarda melanj vererek, bağımlılığını gizliyordu. Depolanan melanj altmış gün gidecek kadardı. Şerefli Analar onu bu süreden fazla tutacak olurlarsa, melanjın bitmesi sonucu duyacağı ıstırap, şu anda duyduğu ıstıraba göre çok daha fazla olacaktı. Şu andaki en tehlikeli unsur, baharla birlikte içine şırınga edilen shere idi. Eğer bu kadınlar onu tespit ederlerse, şüphelenebilirlerdi.

Şu anda iyi gidiyorsun. Sabırlı ol. Bu, Lampadas'daki güruhtan gelen bir Diğer Anı'ydı. Ses zihninde yumuşak bir biçimde çınladı. Lucilla'nın sesine benziyordu ama Rebecca emin olamazdı.

Paylaşmadan beri geçen aylar içinde, aşina bir ses haline gelmişti ve kendisini 'Mohalata'nın sözcüsü' olarak ilan etmişti. Bu orospular bizim bilgi düzeyimize ulaşamazlar. Bunu hatırla ve kendini cesaretlendir.

Etrafında olup bitenle olan ilgisinden hiçbir şey eksiltmeyen, İçindeki Başkalarının varlığı ona huşu veriyordu. Buna Birlikte Akış diyoruz, dedi Konuşucu. Birlikte Akış farkındalığını çarparak arttırır. Bunu Haham'a anlatmak istediğinde, o kızarak tepki göstermişti.

"Temiz olmayan düşüncelerle lekelenmişsiniz!"

Gece geç vakitlerde Haham'ın çalışma odasındaydılar. "Bize ayrılan günlerden zaman çalıyoruz" diye adlandırmıştı bunu. Çalışma yeri bir yeraltı odasıydı, duvarları eski kitaplar, ridulyan Kristalleri ve parşömen tomarlarıyla doluydu. Oda, onun halkı tarafından geliştirilmek gayesiyle üstünde değişiklikler yapılarak, değiştirilen en yetkin Ix'li aygıtlarca, araştırmalarından korunuyordu.

Böyle zamanlarda o eski bir sandalyeye yaslanırken, Rebecca da çalışma masasının yanına oturabiliyordu. Yanı başında, alçak bir yere yerleştirilmiş bir parlama küresi, sakallı yüzüne eski zamanları hatırlatan sarı bir ışık yansıtıyor, adeta makamının bir işareti olan gözlüklerini parıldatıyordu.

Rebecca, zihni karışmış gibi rol yaptı. "Fakat sen bizden Lampadas'daki bu hazineyi kurtarmamız beklenmiyor demiştin. Bene Gesseritler bize karşı namuslu davranmadılar mı yoksa?"

Hahamın gözlerindeki endişeyi görebiliyordu. "Levi'nin dün burada sorulan sorulara ilişkin dediklerini dinlemiştin. O Bene Gesserit cadısı bize niye geldi? Sordukları soru bu."...

LİNK

8 Mart 2022 Salı

A’mâk-ı Hayal / Filibeli Ahmed Hilmi

 

A'mâk-ı HayalA’mâk-ı Hayal

A’mâk-ı Hayal’den…

Bu adamın ciddiyeti ile kıyafeti arasındaki zıtlık beni şaşırtmıştı. Tekrar söze başlayarak:

– İsminiz nedir? dedi.

– Ahmet Raci.

– Ahmet Raci mi? (Gülerek). İnsanlığın ismini almışsın, nurum. İnsanoğlu o kadar güçsüz, zayıf ve muhtaçtır ki hayatını rica ile devam ettirir. Raci demek insan demektir.

Bu dervişçe sözler üzerine bir kat daha şaşırdım. Ben de sordum:

– Sizin isminiz nedir?

– Benim adım çoktur. Her yerde bir isim ve sıfatla anılırım. Üzerimdeki aynalardan dolayı burada (Aynalı Dede) adı ile anılırım. Ama sen istersen (dem Baba) de.

Biraz düşündükten sonra ortaya çıkan isteğimi durduramayarak dedim ki:

– Azizim, erdem sahiplerinden olduğunuz açıkça belli oluyor. Böyle iken erdeminizi bu garip kıyafet altında gizlemenizin sebebini anlayamıyorum.

– Oysaki bu pek basittir. (Kahveyi pişirerek fincanımı doldurduktan sonra) Herkes süse meraklıdır. Herkes fazla para harcayarak çeşit çeşit elbiseler yaptırıyor. Ben de bu çeşit elbiseden zevk duyarım.

Bu cevap hem akla yatkın, hem değildi. Düşündükten sonra, kendimce bunu doğru bulmadım. Kendisine fikrimi söyledim. Cevap verdi:

– Bu davamı mantıklı bulmuyorsunuz. Bu ise doğru değildir. Elli yaşında bir adamın on beş bazen yirmi kuruşa alıp boynuna taktığı ve ismine boyunbağı dediği bir yuları makul gördüğünüz halde kulağıma taktığım ayna parçaları neden mantıklı olmasın. Kabul edelim ki her ikisi de insanlığın bilgisizliğine, deliliğine kanıt oluştursun, bu şekilde bile benim deliliğim daha parlak ve mantığa daha uygundur.

Birdenbire aklıma parlak bir fikir geldi. Mecnun kıyafetine girmiş bir filozof olma olasılığı bulunan Aynalı Dede ile ciddi konular hakkında görüşmek istedim ve dedim ki:

– Sultanım, sen viranede terk edilmiş bir hazinesin. Ben ise felsefeye susamış bir çaresizim. Lütfen faydalanmama izin verir misin, ver elini öpeyim.

– El öpmek niçin? İstersen konuşalım. Yalnız sözden ne çıkar! Kim bilir şimdiye kadar kaç hayvan yükü kitap okudun. Ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanların bilgisi nedir? Bencillik ve zevklerinin ihtiyacı olan sanatlara ait şeylerdir. Ancak hak ve gerçekle ilişkili ne bilirler? Hiç! Akla ait denklem ile hakkı açıklamak mümkündür. Fakat bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım? Harf dizisi ile felsefenin esası bilinir mi?

Bu halde tuhaf bir durum hissediyordum. Koca bir medeniyetin, yedi bin senelik insanlığın çalışma ürünü olan bilgiyi küçük gören bu garip kıyafetli mecnunun sözlerindeki büyüklük, bana fazlasıyla bir küçüklük vermişti. Çok alçak gönüllü ve çok küçülmüştüm. Ağzımı açmaya cesaret edemeyerek gözlerimi, merhamet ve yardım dilercesine kendisine diktim. Gülerek dedi ki:

– Yorucu varsayımları bırakalım da biraz kendimizden geçelim, olmaz mı?

Aynalı Baba ile birer kahve daha içtik...

LİNK

7 Mart 2022 Pazartesi

Dava / Franz Kafka

 

DavaDava

Dava’dan…

Ona hiçbir şey söylememeniz konusunda sizi içtenlikle uyarmak isterim, tamamen yanılıyorsunuz, genç bayanı çok iyi tanırım, söylediklerinizin hiçbirisi doğru değil. Ama belki de fazla ileri gidiyorum, sizi engellemek istemem, Bayan Bürstner’e istediğinizi söyleyebilirsiniz. İyi geceler.” “Bay K.,” dedi Bayan Grubach rica yollu ve K.’nın ardından, onun açmış olduğu oda kapısına kadar koştu, “elbet genç bayanla hemen konuşacak değilim, bunu yapmazdan önce daha bir süre davranışlarını izleyeceğim, bildiklerimi yalnızca size açtım. Pansiyonun adının temiz kalması önünde sonunda her kiracının yararınadır ve ben de bundan başka bir şey düşünüyor değilim.” “Adının temiz kalması, öyle mi!” diye seslendi K. kapının aralığından. “Pansiyonun adını korumak istiyorsanız eğer, önce beni çıkarmalısınız.” Sonra kapıyı kapattı, kapının hafifçe vurulmasına da artık aldırmadı.

Canı henüz yatmayı istemediğinden, daha uyanık kalmaya ve bu fırsattan yararlanarak Bayan Bürstner’in ne zaman döneceğine dikkat etmeye karar verdi. Belki o zaman, ne denli uygunsuz kaçarsa kaçsın, onunla biraz konuşabilme olanağını da bulurdu. Pencereye oturup yorgun gözlerini kapattığında, bir an Bayan Grubach’ı cezalandırmayı ve Bayan Bürstner’i kendisiyle birlikte pansiyondan ayrılmaya razı etmeyi bile düşündü. Fakat hemen sonra bunu aşırı abartılı buldu ve aslında sabah olup bitenlerden ötürü ev değiştirmek istediği kuşkusuna bile kapıldı. Bundan daha anlamsız, amaçsız ve aşağılayıcı bir davranış düşünülemezdi.

Boş caddeye bakmaktan bıkınca, eve giren herkesi kanepeden görebilmek için hole açılan kapıyı biraz araladı ve kanepeye uzandı. Saat yaklaşık on bire kadar puro içerek öylece kaldı. Ama ondan sonra artık yatmaya dayanamadı ve sanki böylece Bayan Bürstner’in daha çabuk dönmesini sağlayabilirmiş gibi biraz hole çıktı. Kızı görmeyi özellikle istediği yoktu, dahası görünüşünü bile tam olarak anımsayamıyordu, ama şimdi onunla konuşmak istiyordu ve Bayan Bürstner’in gecikerek günün sonuna da tedirginlik ve düzensizlik getirmesi sinirine dokunmaktaydı. Akşam yemek yememiş ve Elsa’ya yapmayı tasarladığı ziyaretten de vazgeçmiş olmasının sorumlusu da Bayan Bürstner’di. Elsa’nın çalıştığı içkievine giderek yapamadığı iki işi de yapabilirdi. Oraya daha sonra, Bayan Bürstner’le konuşmasının ardından gitmek istiyordu.

Merdivenlerden birinin geldiği duyulduğunda saat on bir buçuğu geçmişti. Düşüncelere dalmış olarak sanki kendi odasındaymışçasına holde dolanıp duran K., kendi kapısının arkasına kaçtı. Gelen, Bayan Bürstner’di. Kız kapıyı arkasından kapatırken ürpererek ipek bir şalı zayıf omuzlarına sardı. Bir an sonra odasına gidecekti; K.’nın gece yarısı o odaya girmesi elbet söz konusu olamazdı; o nedenle Bayan Bürstner’le şimdi konuşmak zorundaydı, ama ne yazık ki kendi odasındaki ışığı yakmayı unutmuştu; bu durumda karanlık odadan dışarı çıkması bir saldırı görünümü yaratacaktı ve en azından çok korkutucu olacaktı.

Çaresizliğinden ve artık yitirecek zamanı da kalmamış olduğundan, kapının aralığından fısıldadı: “Bayan Bürstner!” Bu bir sesleniş değil, bir yakarma gibi çıkmıştı. Bayan Bürstner, “Orada biri mi var?” diye sordu ve iri iri açılmış gözlerle çevresine bakındı. K., “Benim,” dedi ve ortaya çıktı. “Ah, siz miydiniz Bay K.!” dedi Bayan Bürstner gülümseyerek. “İyi akşamlar,” ve K.’ya elini uzattı. “Sizinle biraz konuşmak istiyordum. Bunu şimdi yapmama izin verir misiniz?” “Şimdi mi?” diye sordu Bayan Bürstner. “Şimdi olması şart mı? Biraz tuhaf kaçmaz mı sizce?” “Saat dokuzdan beri sizi bekliyorum.”

“Evet ama, ben tiyatrodaydım, beni beklediğinizi de bilmiyordum.” “Sizinle konuşmamı gerektiren neden bugün ortaya çıktı.” “Demek öyle, aslında bir itirazım yok, sadece yorgunluktan yere yığılmak üzereyim. O halde birkaç dakika odama gelin. Çünkü burada konuşmamız kesinlikle olanaksız, herkesi uyandırırız ve bence bu, onlardan çok bizim için nahoş olur. Ben odamın ışığını yakana kadar burada bekleyin, sonra buranın ışığını kapatın...

LİNK

6 Mart 2022 Pazar

Dönüşüm / Franz Kafka

 

DönüşümDönüşüm

Dönüşüm’den…

Çoğu kez uzun geceyi tamamen orada geçiriyor, bir saniye bile gözünü kırpmıyor ve saatlerce deri üzerinde dönüp duruyordu. Ya da bir sürü zahmete katlanarak koltuğun birini pencerenin yanına itiyor, sonra üzerine çıkıp pencereye yaslanıyordu, kuşkusuz böylece eskiden olduğu gibi pencereden baktığında hissettiği o özgür olma duygusunu anımsamak istiyordu. Çünkü gerçekten her geçen gün uzaktaki şeyleri seçmesi biraz daha güçleşiyordu; geçmişte her gün görmekten bıktığı koca hastane binasını bile bugün artık seçemez olmuştu ve eğer o sessiz, fakat tümüyle kentsel bir görünümü olan Charlotte Caddesi’nde oturduğundan o kadar emin olmasa, pencereden dışarı baktığında gördüğü şeyi, gri gökyüzü ve gri toprağın birbirinden ayrılamayacak şekilde iç içe girdiği bir çöl sanabilirdi. Dikkatli biri olan kız kardeşi iki keresinde koltuğun pencereye yanaştırıldığını fark etmiş, bu nedenle de odayı her topladığında koltuğu tam pencerenin altına getirmiş ve hatta pencerenin iç kanatlarını açık bırakmıştı.

Keşke Gregor kız kardeşiyle konuşabilse, ona her şey için teşekkür edebilse ve kendisi için ne yapması gerektiğini ona söyleyebilseydi, o zaman kız kardeşinin kendisi için yaptıklarının altında bu kadar ezilmezdi; oysa şimdi bunları söyleyemediği için kendini ezik hissediyordu. Kız kardeşi bütün bu üzücü havanın izlerini silmeye çalışıyordu ve doğal olarak her geçen gün bunu daha iyi yapabiliyordu, fakat Gregor da zamanla her şeyi daha iyi gözlemlemeye başlamıştı.

Kız kardeşinin odaya girmesi bile korkunç bir şeydi onun için. Kız kardeşi içeri girer girmez, eskiden diğerlerinin Gregor’u görmelerini engellemek için o kadar dikkat etmesine rağmen artık kapıyı kapatmaya bile zaman ayırmadan pencerenin önüne koşuyor ve sanki nefes almakta güçlük çekiyormuş gibi çabucak pencereyi sonuna kadar açıyor, hava soğuk bile olsa bir süre pencerenin önünde duruyor ve derin derin nefes alıyordu. Kız kardeşi böyle koşuşturup gürültü çıkararak günde iki kez Gregor’u ürkütüyordu; geçen bu süre içinde kanepenin altındaki Gregor tir tir titriyordu, fakat kız kardeşi, Gregor’un olduğu bir odada pencereler kapalıyken kalabilse asla böyle bir şey yapmazdı, Gregor bunu çok iyi biliyordu.

Bir defasında, Gregor’un dönüşümünün üzerinden bir ay geçmiş ve kız kardeşi için artık Gregor’un görünümünün şaşırtıcı bir yanı kalmamışken, kız kardeşi her zamankinden biraz erken gelmiş ve Gregor’u hareketsiz ve insanı ürkütecek şekilde dimdik pencereden dışarıya bakarken bulmuştu. Kız kardeşinin içeriye girmemesi Gregor için beklenmedik bir durum değildi, çünkü Gregor pencerenin önündeyken onun pencereyi açması olanaksızdı, fakat kız kardeşi içeri girmediği ve ona yanaşmadığı gibi hemen geri dönüp arkasından kapıyı kilitledi; yabancı biri bunu görse Gregor’un, kız kardeşinin üzerine atlayıp onu ısırmak istediğini düşünebilirdi.

Gregor doğal olarak hemen kanepenin altına girdi, ancak kız kardeşinin tekrar gelmesi öğleni buldu, geldiğinde ise her zamankinden daha tedirgin görünüyordu. Gregor, kız kardeşinin onu görmeye katlanamadığını ve katlanamayacağını seziyordu ve kanepenin altından bedeninin küçücük bir bölümü dahi çıksa kız kardeşinin bunu gördüğünde kaçıp gitmemek için kendisini tutmak zorunda kaldığını anlıyordu. Onun bu manzaraya maruz kalmasını önlemek için bir gün yatak çarşafını sırtında taşıyıp –bunu yapmak onun dört saatini aldı– kanepenin üzerine öyle yaydı ki kanepenin altındaki bedeninin hiçbir tarafı gözükmüyordu artık, kız kardeşi eğilse bile onu görmesi imkânsızdı.

Kız kardeşi bu çarşafı gereksiz bulmuş olsa kaldırırdı, çünkü Gregor’un keyfinden böyle saklanmaya çalışmadığını anlaması zor değildi, fakat kız kardeşi çarşafı olduğu yerde bıraktı ve hatta Gregor bir ara onun bu yeni uygulamayı nasıl bulduğunu anlamak için çarşafı dikkatle birazcık kaldırıp başını çıkardığında kız kardeşinin bakışlarıyla kendisine adeta teşekkür ettiğini hissetti.

İlk on dört gün anne ve babası dayanamayacaklarını düşündükleri için Gregor’un odasına gelmediler ve Gregor, onların o güne kadar işe yaramaz bir kız olarak gördükleri ve bu nedenle çok öfkelendikleri kız kardeşini şimdi yaptığı işten dolayı sık sık takdir ettiklerini duyuyordu. Artık çoğu kez her ikisi, babası ve annesi, kız kardeşi odayı toplarken Gregor’un odasının önünde bekliyorlar ve kız kardeşi dışarı çıkar çıkmaz odanın ne durumda olduğunu, Gregor’un ne yediğini, bu defa nasıl davrandığını, küçük de olsa durumunda bir iyileşme olup olmadığını en ince ayrıntılarına kadar anlatmasını istiyorlardı.

Annesine kalsa Gregor’u en yakın zamanda görmek istiyordu, fakat babası ile kız kardeşi, Gregor’un da dikkatle dinleyip tümüyle katıldığı mantıklı nedenlerle onu engelliyorlardı. Fakat bir süre sonra onu tutmak için güç kullanmak zorunda kaldılar ve annesi, “Bırakın beni Gregor’un yanına gideyim, benim talihsiz evladım o! Onun yanına gitmek zorundayım, anlamıyor musunuz?” diye bağırdığında o zaman Gregor annesinin yanına gelmesinin belki de iyi olacağını düşündü, tabii her gün değil ama belki haftada bir kez; kuşkusuz annesi, çok cesur da olsa henüz daha bir çocuk olan ve belki de çocuksu bir kaygısızlıkla bu kadar güç bir görevi yüklenmiş olan kız kardeşinden çok daha iyi bilirdi ne yapması gerektiğini.

LİNK

5 Mart 2022 Cumartesi

Aforizmalar / Franz Kafka

 

AforizmalarAforizmalar

Aforizmalar’dan…

Sonsuzdur yol, ne kısaltılacak ne de eklenecek bir şey vardır, ama yine de herkes kendi çocuksu karışını tutar yolun üstüne. "Gerçekten de bu bir karışlık yolu gitmen gerekir, bu senden esirgenmez."

Kıyamet Günü'nü böyle adlandırmamızın nedeni ancak bizim zaman kavramımızdır; aslında o bir tür sıkıyönetim mahkemesidir.

Dünyadaki uyumsuzluk, şükür ki, sadece sayısal bir uyumsuzluğa benziyor.

Tiksinti ve nefret dolu bir başı önüne eğmek.

Av köpekleri henüz avluda oynaşıyor, ama avları, daha şimdiden ormanda ne kadar hızlı koşarlarsa koşsunlar, ellerinden kurtulamayacaklar.

Bu dünya için koşumlarını takınman gülünç.

Ne kadar çok at koşarsan, o kadar hızlı gider araban -bu, bütünün temelden söküp çıkarılması anlamına gelmez, ki bu imkânsızdır, ama kayışların koparılması, böylece özgür ve neşeli bir yolculuk olanağının ortaya çıkmasıdır.

"Sein" sözcüğü Almanca'da iki anlama gelir: "var olmak" ve "onun olmak"

Onlara kral ya da kralın habercileri olma seçenekleri verilmişti. Tüm çocukların yaptığı gibi hepsi haberci olmak istedi. Sadece habercilerin olmasının sebebi budur, dünyayı dolaşıp durur, yeryüzünde kral kalmadığı için, artık anlamı kalmamış haberleri birbirlerine ulaştırırlar. Bu sefil hayatlarına memnuniyetle bir son vermek isterlerdi, ama bağlılık yemini ettiklerinden bunu göze alamıyorlar.

İlerlemeye inanmak henüz bir ilerleme olduğuna inanmak anlamına gelmez. Yoksa bu, inanmak için yeterli olmazdı.

A. bir virtüözdür, Tanrı da onun şahidi.

İnsan, içinde yok edilemez bir şeyin varlığından sürekli emin olmadan yaşayamaz; ancak gerek bu yok edilemez şey gerekse de bu güven kendisinden daima gizli olabilir. Bu sürekli gizliliğin kendini açığa vurma yollarından biri, kişisel bir tanrıya inançta kendisini gösterir.

Yılanın aracılığı gerekliydi: Kötü, insanı ayartabilir, ama insan olamaz.

Dünyayla arandaki savaşımda, dünyanın yanında ol.

Kimseyi aldatmamak; hatta dünyayı da aldatıp onu bir zafer olanağından yoksun bırakmamalı.

Tinsel dünyadan başka bir dünya yoktur; duyular dünyası dediğimiz tinsel dünyanın kötülüğüdür, ve kötülük dediğimiz de bizim sonsuz gelişimimizde bir anın gerekliliğidir ancak.

Alabildiğine güçlü bir ışıkla dünya eritilebilir. Zayıf gözlere katı görünür dünya, 

LİNK

4 Mart 2022 Cuma

Hayvan Öyküleri / Franz Kafka

 

Hayvan ÖyküleriHayvan Öyküleri

Hayvan Öyküleri’nden…

Tek kötü olan, kimi zaman uykudan korkuyla uyandığımda yiyeceklerin alanlara dağıtımını tamamen yanlış, büyük dertlere yol açabilecek, uykusuzluk ve yorgunluk dinlemeden bir an önce düzeltilmesi gereken bir hata gibi görmem. O anda koşuyor, hatta kanatlanıp uçuyor, düşünerek çalışmaya zaman bulamıyorum; yeni bir tasarıyı yaşama geçirmek için rastgele tutuyor, sürükleyerek taşıyor, yorgunluktan inliyor, tökezliyorum.

Son derece tehlikeli görünen böylesi durumlarda, her nasıl olursa olsun bir değişikliğe razı oluyorum. Ancak yavaşça uyandığımda serinkanlılığa yeniden kavuşuyorum, o anda gereksiz telaşıma şaşıp kalıyorum. Yuvamın kendi kendime bozduğum huzurunu yeniden içime çekiyorum, yattığım yere dönüyorum, yeni yorgunluğumla hemen uyuyakalıyorum; uyandığımda artık bir düş gibi gelen gece çalışmasının tartışmasız kanıtları olarak, küçük bir farenin hâlâ ağzımda durduğunu fark ediyorum. Yine kimi zamanlar, tüm yiyeceklerin bir araya toplanması bana en doğru yöntem olarak gözüküyor. Küçük alanlara dağıttığım yiyeceklerin işe yaramayacağını düşünüyorum. Üstelik buralara ne kadar yiyecek depolanabilir? Depolanan miktar ne kadar olursa olsun yolu tıkar, kendimi savunmam gereken bir gün gelir, koşmam gerektiğinde bu yiyecekler ayağıma takılırlar.

Birçok akılsızca işe karşın doğruluğundan kuşkum yok ki, yiyeceklerin tümünü bir araya toplayıp görmediğinizde, özgüveniniz hemen sarsılıveriyor. Zaten yiyecekleri bölüp dağıtmada başkaca sorunlar da yok mu? Her an dehlizlerde koşarak yiyeceklerimin yerlerinde durduğunu denetleyemem. Yiyeceklerin bölünmesi konusundaki temel düşünceye yanlış denemez ama kale alanım gibi birden çok alan varsa. Birden çok kale alanı.

Evet, gerekli! Fakat buna kimin gücü yeter? Bu alanları yuvamın içine, hem de yuvanın inşası tamamen bittikten sonra yerleştirmek mümkün mü? Saklamak gereksiz, yuva inşaatımın temel yanlışı bu, bir şeyden elde bir tane varsa, orada zaten büyük bir yanlışlık oluşmuş demektir. Yuvamın inşası sırasında birden çok kale alanı yapmak bilincimde belirsiz de olsa, itiraf etmeliyim ki aslında epeyce açık seçik biçimde yaşadığını söyleyebilirim; fakat bunu bilerek yapmadım, bu devasa tasarı için kendimi yeterince güçlü bulmadım, giderek bu işi kafamda tasarlama gücünü bile bulamadım; genel olarak yetersiz bulunabilecek bir şeyin benim için bir lütuf sayılabileceğini, balyoz görevi gören alnımın korunmasının benim için ileride daha olumlu sonuçlar doğurabileceğini kendi kendime söyleyerek avundum.

Sonuç olarak tek bir kale alanım var ama tek kale alanının yetersiz kalacağına dair hislerimi sildim artık. Ne olursa olsun, bu tek kale alanıyla yetinmeliyim. Küçük alanlar kale alanının yerini tutamaz ki! Bu görüşü yeterince olgunlaştırdıktan sonra, küçük alanlardaki yiyeceklerin tümünü kale alanına geri taşıyorum. Bütün alanlar ve dehlizleri serbest olarak tutmak, yiyeceklerin kale alanında istiflendiğini görmek, her biri tek başına beni büyüleyen ve çok uzaklardan bile ayırt edilebilen koku karışımının en uzaktaki dehlizlere dek yayıldığını hissetmek beni bir süre mutlu ediyor. Bu günler huzurla dolu olarak geçiyor, yattığım yerleri dış bölgelerden merkeze doğru kaydırıyorum, her an kokulara daha çok yaklaşıyorum; dayanma gücümün kalmadığı anlarda, bir gece kale alanına dalıyorum, yiyeceklere saldırıyorum, en sevdiğim çeşitlerle esriyene dek kendime bir ziyafet çekiyorum. Mutlu ama tehlikeli anlar bunlar, bu fırsatı kullanacak biri hiçbir kendisi tehlikeye bile girmeden beni haklayıverir.

Bu durumda ikinci, hatta üçüncü kale alanının yokluğu büyük bir tehlike olarak belli ediyor kendini, bu büyük ve sessiz yiyecek kümesi beni baştan çıkarıyor. Bu nedenle değişik yöntemlerle savunma oluşturmaya çalışıyorum; yiyeceklerin küçük alanlara dağıtılması da bu savunma yöntemlerinden biri işte, bu yöntem de, çaresiz, diğer yöntemler gibi yiyeceklere karşı açgözlülüğümü arttırıyor, açgözlülüğün sonu da mantığın susması ve savunma tasarılarımda bencil isteklerimin egemenliğini göstermesi.

LİNK

3 Mart 2022 Perşembe

Sevgili Milena / Franz Kafka

 

Sevgili MilenaSevgili Milena

Sevgili Milena’dan…

Sizin de ciğeriniz demek! Bütün gün kafamda evirdim çevirdim bunu, başka şey düşünemez oldum. Hastalık beni ürküttü sanmayın, anlattıklarınızdan çıkardığıma göre - öyle olmasını da dilerim - çok hafif başlamış sizde. Bu hastalığın (Batı Avrupa'nın yarısı az çok ciğerlerinden hastadır), kendimden biliyorum, üç yıla yakındır kötülüğünden çok iyiliği dokundu bana. Üç yıl önce, bir gece yarısı kan boşanmasıyla başladı bende. Her yeni şeyde olduğu gibi heyecanlanıyor insan, korkuyor da tabii; hemen kalktım (sonradan öğrendim ki, hiç kımıldamamak gerekirmiş) pencereye gittim, dışarı sarktım, odada dolaştım, musluğa gittim, yatağın üstüne oturdum kanama hiç dinmemişti bu arada. Ama üzgün değildim, biliyordum kan durunca, üç dört yıldır sürüp gelen uykusuzluğum sona erecektir. Durdu kan. (O gün bugün bir daha da olmadı.) Ben de sabaha değin deliksiz bir uyku çektim. Ertesi sabah hizmetçim geldi. (O zamanlar Şönbrun'a uzak oturuyordum.) İyi, candan, bönce bir kızdı. Kanı görünce: "Yandın doktor" dedi, "uzun sürmez ölürsün artık." Ama ben kendimi her zamankinden daha iyi duyuyordum. İşe gittim, ancak öğleden sonra doktora uğradım. Ondan sonrası pek önemli değil, anlatmaya değmez. Şunu söylemek istiyorum size: Beni üzen hastalığınız değil. (Anılarıma dayanarak kendimi inandırmaya çalışıyorum, o duygulu inceliğinizin yanında köylülere özgü bir esenliğiniz var sizin.

Onun için de olmaz diyorum; bu bir uyarı belki, yoksa ciğeriniz hasta değildir.) Beni üzen, beni düşündüren bu hastalığın nedeni. "Param yok, çay ekmekle yaşıyorum. İkiden sekize çalışıyorum" diye yazmıştınız. Neyse geçelim bunları, bunlar benim anlayamadığım şeyler. Belki mektupla da anlatılamaz, karşılıklı oturup konuşmak gerekir bunları. Geçelim diyorum ya, mektupta geçebiliyorum, yoksa bir an bile usumdan çıkmıyor. Sizde bu hastalığı ortaya koyan şeyin ne olduğunu düşünüyorum. Kendiminkini biliyorum, zaten birçoklarında nedeni birdir.

Şöyle oluyor: Beyin yüklenen üzüntüleri, acıları çekemez duruma geliyor. "Benden bu kadar" diyor, "bu bütünün ayakta durmasını önemli bulan biri varsa, yardım etsin bana, azaltsın yükümü, belki yaşamını sürdürürüz biraz daha." Akciğer hemen -yitirecek çok şeyi olmadığına göre- buradayım diyor. Beynimle ciğerimin bu pazarlığından haberim olmadı, ama bu pazarlığın korkunç olduğunu şimdi anlıyorum.

Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz? Belki de hiç önemli değil. İyi bakılırsanız hemen atlatabilirsiniz. Bunu yakınlarınızın, sizi sevenlerin bilmesi gerekir. Bencil düşüncelere de yer yok artık. Nasıl? Bu da bir kurtuluş değil mi işte? Haksız mıymışım? Yoo. hayır, şaka yapmıyorum, hiç de sevinçli değilim, ta ki yaşamınızı daha iyi, daha sağlıklı düzenlediğinizi yazıncaya dek.

Son mektubunuzu okuduktan sonra, niçin Viyana'dan ayrılmıyorsunuz diye sormuyorum artık, anlıyorum şimdi. Ama Viyana'ya yakın çok güzel yerler de var, oralarda da dinlenir, kendinize gelebilirsiniz.

Görüyorsunuz ya, başka şey yazamıyorum bugün. Bence bundan daha önemli bir şey de yok. Yarın başka şeylerden söz açarım, defter için teşekkürü de yarına bırakıyorum: dokundu bana, utandırdı beni, ama sevindirdi de. Durun, bir şey daha demek istiyorum size: Çevirilerime bir saniyelik uykunuzu verecek olursanız, bunu kendim için bir ilenç sayarım. Günün birinde bu işten yargılanmak gerekirse, çok neden aramaya kalkışmadan; uykusuzluğu onun yüzündendi diyecekler, suçlandıracaklar beni haklı olarak. Yapmayın derken, kendimi düşünüyorum, kendim için yalvarmış oluyorum.

LİNK

2 Mart 2022 Çarşamba

Taşrada Düğün Hazırlıkları / Franz Kafka

 

Taşrada Düğün HazırlıklarıTaşrada Düğün Hazırlıkları

Taşrada Düğün Hazırlıkları’ndan…

Elektrikli tramvaylar azametli büyüklükleriyle yakınlarından geçiyor, kimi tramvaylar ise uzaklarda, nedendir bilinmez, hareketsiz duruyordu.

O sırada nişanlısının fotoğrafına bakan Raban, “Duruşu nasıl da öne eğik,” diye düşündü. “Dik durduğunu hiç görmedim zaten. Belki kamburu var sırtında. Bakışlarımı bu kamburdan almam olanaksız artık. Ağzı da öyle geniş ki! Alt dudağının fırlak oluşu da bir başka gerçeklik. Evet, bunu da anımsadım şimdi. Ya giyim kuşamı! Kadın giyiminden hiç anlamadığım doğru ama bu dar kol yenleri de çirkin işte, kollara sarılmış sargı bezi gibi duruyorlar. Sonra, sonra şapkasının kenarı her köşede değişik bir kıvrılışla yukarı kalkıyor. Yine de gözleri güzel, yanılmıyorsam kahverengi. Hem herkes güzel diyor gözleri için.”

Raban düşüncelere dalmışken bir tramvay durdu önünde; insanlar omuzlarına bastırdıkları ellerinde henüz tam kapamadıkları şemsiyelerini tutarak Raban’ın iki yanından geçip, birbirlerini iterek tramvayın biniş kapısına saldırdılar. Bavulunu koltuğunun altına alan Raban, kaldırımdan aşağı itildi ve tam da bir su birikintisinin içine girdi. Tramvaydaki bir banka oturmuş küçük bir çocuk iki elinin parmaklarını ağzına bastırmıştı; hemen o anda ayrılan birine veda selamı verire benziyordu.

Tramvaydan inen birkaç yolcu, binenlerin saldırısından kaçabilmek için, tramvay boyunca ilerlemek zorunda kaldılar. O sırada bir hanımefendi tramvayın ilk basamağına adım attı, uzun eteğini iki eliyle dizlerinin üzerine dek sıvamıştı. Kapıdaki pirinç tutamaklardan birine yapışan bir beyefendi başını kaldırmış, bir başka hanımefendiyle konuşuyordu. Tramvaya binmek için bekleyenler sabırsızlanıyordu. Vatman bağırmaya başladı.

Bekleyen kalabalığın gerisinde duran Raban arkasına döndü, biri onu adıyla çağırmıştı.

“Ah, Lement, sen ha!” dedi sesini yükseltmeden, yanına gelen delikanlıya şemsiye tutan elinin serçe parmağını uzattı.

Lement, “Nişanlısına gitmek için yola koyulan bir beyefendi! Ateş bacayı sarmış galiba,” dedi alaylı gülümseyerek.

“Ne desen haklısın, yola bugün çıktım,” dedi Raban, “akşama doğru sana bir mektup yazmıştım. Yola yarın seninle birlikte çıkmayı çok isterdim ama yarın cumartesi, yolların nasıl kalabalık olacağını sen de biliyorsun, hem yol da uzun.”

“Ne yapalım. Bana sözün vardı ama insan âşık olunca… Ben de tek başıma giderim artık.” Lement’in bir ayağı yolda bir ayağı kaldırımdaydı, ağırlığını bir bu bir diğer bacağına veriyordu. “Tramvaya binecektim ama kaçtı. Haydi, biraz yürüyelim, sana arkadaşlık edeyim. Daha zamanın var.”

“Geç olmadı mı?”

“Acele etmeni anlıyorum ama bana güven, çok zamanın var. Bak bana, hiç acele ediyor muyum? Bu yüzden Guiilemann’la da buluşmadım.”

“Guillemann mı? O da iznini taşrada geçireceklerden galiba?”...

LİNK

1 Mart 2022 Salı

Balkondaki Adam / Maj Sjowall & Per Wahlöö

 

Balkondaki AdamBalkondaki Adam

Balkondaki Adam’dan…

Aslında Kollberg pek de haksız sayılamazdı. Ama bu kadar hafife alınmak da bazen can sıkıyordu. Her ikisi de Ahlberg’i, üç yıl önce birlikte yürütmüş oldukları bir cinayet soruşturmasında tanımışlardı. Araştırmalar aylarca sürmüş, bu süre içinde aralarında iyi bir arkadaşlık kurulmuştu. Aslında devlet polisinden yardım istemek, Ahlberg’in hiç hoşuna gitmezdi. Zaten Martin de bu iş için yarım günden fazla harcamayı istemiyordu.

İstasyon saatine baktığı zaman, telefonla tam dört dakika konuşmuş olduğunu anladı. Yani daha trenine onbeş dakika vardı. Bekleme salonu her zaman olduğu gibi şimdi de çeşit çeşit insanla doluydu.

Martin Beck gibi uzun boylu, zayıf yüzlü olan, geniş bir alnı ve güçlü bir çenesi bulunan bir adamın, elinde çantasıyla aylak aylak dolaştığını görenler ilk anda onun büyük şehrin kalabalığı içinde boş yere yolunu bulmaya çalışan bir yabancı olduğunu sanabilirlerdi.

Boğuk bir ses:

«Hey! sen oradaki, baksana!» diyerek fısıldadı.

Martin Beck arkasını döndüğü zaman, sesin sahibinin ondört yaşlarında sarı örgülü saçlı ve mini etekli bir kız olduğunu gördü. Ayakları çıplak ve kirliydi. Hemen hemen kendi kızıyla yaşıttı ve ancak onun kadar gelişmişti. Avcunun içinde göstermek istediği dört resim tutuyordu.

Bu resimlerin kaynağını tahmin etmek çok kolaydı. Kız, otomatik resim çeken makinelerden birine gitmiş ve yere çömelerek etekliğini koltuk altlarına kadar sıyırıp parayı kutuya atmıştı.

Aslında fotoğraf kulübelerindeki perdeler diz hizasına kadar kesilmişti ama bu tip işleri önlemek için henüz yeterli olmadığı meydandaydı. Martin Beck resimlere bakarken zamane çocuklarının çok çabuk geliştiğini ve üstelik iç çamaşırı kullanmadıklarını düşünüyordu. Yine de bütün bunlara rağmen resimler çok iyi çıkmış sayılmazdı.

Kız umutsuz bir sesle,

«Yirmibeş papel,» diye mırıldandı.

Martin Beck şaşkınlıkla çevresine bakınınca, salonun öteki yanında iki üniformalı polisin bulunduğunu görüp, onlara doğru yürümeye başladı. Polislerden biri onu tanıyarak selâm verdi.

«Gençlerin hareketlerine biraz daha dikkat edemez misiniz?»

«Elimizden geleni yapıyoruz, komiserim.»

Bu karşılığı onu tanımış olan genç polis vermişti. Mavi gözleri ve oldukça bakımlı sarı bir sakalı vardı.

Martin Beck başka birşey söylemeksizih perona açılan cam kapıya doğru yürüdü. Mini etekli kız salonun ortasına doğru gelmiş gizlice elindeki resimleri incelemeye başlamıştı. Herhalde resimleri neden satamadığını anlamaya çalışıyordu.

Fakat birazdan bir manyağın geleceği ve resimleri hemen satın alacağı kesindi...

LİNK