Epub etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Epub etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2021 Pazartesi

Tarih / Herodotos

Tarih

Tarih

Tarih’ten…

Öbürü baktı ki, kurtuluş yok. “Olur” dedi. Kandaules yatma zamanı geldiğine hükmedince Gyges’i odaya götürdü, hemen arkadan kadın da geldi, içeri girdi, soyundu. Gyges hayran seyrediyordu. Yatağa yatmak için sırtını döndüğü zaman, gizlendiği yerden çıktı ve usulcacık kaçtı. Ama kadın gördü onu çıkarken. Bu işin kocasının başının altından çıktığını sezinlediği için hiç ses etmedi, utancında açılan yaranın farkına varmamış göründü, ama bunu Kandaules’e ödetmeyi koydu aklına. Zira Lydialılarda, hemen bütün barbarlarda olduğu gibi, çıplak görünmek büyük ayıp sayılır, hatta erkekler için bile.

Bir şey belli etmiyor, sesini çıkarmıyordu. Ama sabah olunca en güvendiği adamlarını ayırdı, onlara görevler verdi ve birisini gönderip Gyges’i çağırttı. O da bir şey bildiğini pek sanmadığı için, emre uyup gitti, ilk defa olan bir şey değildi, kraliçe her zaman yanına çağırırdı onu. Karşısına çıkınca kadın ona şunları söyledi: “Senin için iki yol var Gyges, birinden birini seçebilirsin, hangisini istersen onu yap. Ya Kandaules’i öldür, beni de Lydia krallığını da al ya da Kandaules’e hoş görüneyim diye görmemen gereken şeylere bir daha gözlerini kaldırmaman için, hemen şimdi ölmeye hazır ol.

Evet, ikinizden biriniz geberecek, ya seni bu suçu işlemeye zorlamış olan o ya da beni çıplak görmekle edep dışına çıkmış olan sen.” Gyges, önce kulaklarına inanamadı, sonra böyle bir seçime zorlanmaması için yalvardı, ama razı edemedi ve baktı ki durum kötü, ya efendisini öldürecek ya da kendisi başkalarının eliyle ölecek, kendi canını kurtarmayı yeğ buldu. O zaman şöyle dedi: “Mademki istemediğim halde beni efendimi öldürmeye zorluyorsun, öyle olsun. Ama izin ver de bu işi nasıl yapacağım onu da bileyim.” Kadın cevap verdi: “Beni sana çıplak gösterdiği yerden saldırırsın, uyku onu senin elinin altında tutar.”

Karar verildi ve gece olunca (Gyges’i bırakmamıştı, hiçbir çaresi yoktu savuşmanın, ya kendisi canından olacaktı ya da Kandaules), kadının peşine düştü odasına kadar. Kadın eline bir hançer tutuşturdu, gene o kapının arkasına gizlendi ve Kandaules uyuyunca, ses çıkarmadan yanaştı ve vurdu. –Kadın ve krallık Gyges’in oldu.– Aşağı yukarı o zamanlarda yaşamış olan Paroslu Arkhilokhos da onun adını bir üçlüsünde yazmıştır.

Krallık ona geçti ve Delphoi orakli5 de bunu saptadı. Lydialılar arasında Kandaules’in öldürülmesini canavarca bir iş sayanlar oldu, bunlar silaha sarıldılar, sonunda Gyges’ten yana olanlarla bir anlaşma yaptılar, buna göre eğer orakl Lydia krallığını ona verirse, kral o olacak vermezse, krallık Heraklesoğullarına geri verilecekti. Orakl, krallığı ona verdi ve Gyges işte böylece başa geçmiş oldu. Aslında, Pythia’nın cevabı şöyleydi, Heraklesoğulları öçlerini alacaklar ve Gyges’in dördüncü kuşak torununu vuracaklardır6. Lydialılar da, kralları da bu öngörüye, gerçekleşeceği güne kadar kulak asmadılar.

Devlet, böylece Heraklesoğullarının elinden çıkmış, Mermnadlara geçmiş oluyordu. Gyges başa geçince Delphoi’ye sunular yolladı, pek çok armağan: Delphoi’deki gümüşlerden başka, sayısız altın, mücevher ve bu arada adı anılmaya değer olarak altı tane iki kulplu som altın krateros vardır ki, bunları tapınağın içine koydurmuştu. Bugün bunlar Korinthos hazinesi içinde boy gösteriyorlar ve ağırlıkları otuz talantondur. Korinthos hazinesi diyorum, ama aslında bu hazine devletin malı değildir, Eetion oğlu Kypselos’undur. Phrygia kralı Gordias oğlu Midas’tan sonra Delphoi’ye sunular gönderen ilk barbar, bizim bildiğimiz, işte bu Gyges’tir.

Midas da üzerinde oturup alenen adalet dağıttığı krallık tahtını ki, görülmeye değer bir şeydir, sunu olarak vermişti, bu da tam Gyges’in krateroslarının durduğu yerdedir. Gyges’in sunuları olan bütün bu altın ve gümüş parçalara Delphoi’de, sunanın adına uyularak “Gygeantlar” denilir. – Bu Gyges tahta çıktıktan sonra, Miletos ve İzmir üzerine bir ordu gönderdi, hatta Kolophon kentini de aldı. Ama otuz sekiz yıllık saltanatı süresince, hatıralarda yaşayacak başka hiçbir şey olmadı ve biz de artık onu bırakacak ve sözü yeni gelene getireceğiz.

Gyges’in yerine geçen oğlu Ardys için tek şey söyleyeceğim. Priene’yi aldı ve Miletos üzerine asker yolladı. Göçebe Skythlerin yurtlarından kovdukları Kimmerler, Asya’ya geldikleri ve akropol hariç, Sardes kentini aldıkları zaman burada hüküm süren oydu...

LİNK

24 Ekim 2021 Pazar

Cellatlar da Ağlar / Helen Reilly

Cellatlar da Ağlar

Cellatlar da Ağlar

Cellatlar da Ağlar’dan…

Karşılıklı gülüştük. Lollie'yle Wick sadece çok sevişen bir çift değil, aynı zamanda çok iyi anlaşan: birer arkadaştılar da...

Tatlı bir hava içinde bir    kadar devam eden bu toplantımızın sonunda, tekrar görüşme vaatleriyle birbirimizden ayrıldık. New York'ta bir hafta kadar kalıp tekrar köye döneceklerini söylediler.

Ertesi sabah, Arizona'daki kuzenimin çok hastalandığını bildiren bir mektup alınca, hemen New York'tan ayrılmak zorunda kaldım. Lollie'ye bir mektupla durumu bildirdim. Fakat hiçbir karşılık almamam beni biraz şaşırtmadı da diyemem.

Ocak, Şubat ve Mart aylarını oldukça hareketli geçirdim. Nisan ayı ortalarında Lollie'yle Wick'i tekrar gördüm. Tamamen değişik bir hava ve son derece de kötü şartlar içersinde...

Acaba ölüm gelirken insana bir çeşit haber mi gönderir? Kendine çekmeden önce şartlarını hazırlar mı?

Bilemiyorum... Bugün bile düşünmek istemiyorum bunu.

Oldukça yorucu bir kış geçirmiştim. Bitirmem gereken bazı kitaplarım vardı ve tam bir yalnızlık içinde çalışmak istiyordum. Lollie'yle Wick aklıma gelmedi değil, fakat tek başıma kalma isteği onların yanına gitme planlarımı değiştiriverdi.

Kızkardeşim Laura'nın tavsiyesi, korkunç maceramın başlangıç noktası oldu.

Ailemizin doğup büyüdüğü çiftliğe gitmem fikrini ortaya o attı. Babamın ölene kadar elinde tuttuğu Bangall'daki çiftlik bir ara satılmış, fakat bir süre sonra yine geri alınmıştı. Yıllardan beri hiçbirimiz semtine bile uğramamıştık. Laura, çok bakımsız olmasına rağmen, orada tek başıma hayli rahat çalışabileceğimi söylemişti.

«Koskoca arazi ortasında bir ev düşün. Bahçedeki otlar artık insan boyu büyümüştür. Çevrede olsa olsa bir iki ev daha vardır. Seninki çok haraptır ama kolayca onarabilirsin. Seni rahatsız edebilecek tek şey, yanına fazla yaklaşacak bir inek olabilir. O kadar...»

Sadece ineklerle karşılaşmak fikri hoşuma gitmişti. Nasıl olsa inekler beni tedirgin edip konuşturamazlardı.

Nisan ayının üçünde Washington Caddesi'ndeki apartman katımı badanacılara bıraktım, hizmetçime iki aylık izin verdim ve Bangall'a tek başıma hareket ettim.

Laura, yanıma mutlaka birini almam için ısrar ediyordu. Onun bu sözlerine kulak asmadım.. Orada nasıl olsa bir yardımcı bulabileceğimi umuyordum.

Uzun bir yolculuktan sonra, bir akşamüstü Bangall'a vardım. Hemen o gece çiftliğe çıkmak istemedim. Hem geç olmuştu, hem de ışık durumunu bilmiyordum. Yıllardan beri kapalı duran binanın içi de mutlaka çok kötü olmalıydı.

Önce kasabadaki bir otele indim. Yanımdaki odada da bir kadın kalıyordu. Kâğıt kadar ince duvarlardan her şey duyuluyordu. Telefonda durmadan «Sevgilim...» dediği birine birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Konuşma bittiği zaman da bardağa dolan bir içkinin sesi duyuluyordu... O kadar...

İlk gece, oldukça geç bir saata kadar oturduktan sonra, sabah erken kalkabilmek üzere hemen yatıp uyudum.

Ertesi gün ancak saat onikide uyanabildim. Çiftüğin yolunu bulabilmek için arabamı kasabanın güneyine doğru sürdüm.

İki defa yanlış yola girdim. Kasabayla çiftlik arasındaki uzaklık iki kilometreyi geçmiyordu ama, yol çok dar ve birbirine benzeyen patikalardan kuruluydu. Sonunda koca çukurlara bata çıka güçlükle asıl yolu bulabildim.

Küçük bir tepeyi geçtikten sonra çiftlik evi göründü. Etraf günlük güneşlikti ve cırcırböceklerinin çıkardıkları sesten başka birşey duyulmuyordu. işte daha şimdiden kafamı dinlemeye başlamıştım.

Dan, son zamanlarda baskısını gittikçe artırmıştı çünkü. Bir an önce evlenmemiz gerektiğini habire tekrarlayıp duruyordu. Oysa bira'z daha kendimi dinlemek istiyordum...

LİNK

23 Ekim 2021 Cumartesi

Sürü / Frank Schatzing

Sürü

Sürü

Sürü’den…

Johanson kadının karşısına, yatağının ucuna oturdu ve bir parça baget ekmeğine tereyağı sürdü. "Olağanüstü."

Lund kendine biraz peynir aldı. "Diğerleri endişelenmem düşünüyorlar. Özellikle de Alban."

"Yani geçen sefer bu kadar çok değiller miydi?"

"Hayır. Demek istediğim benim zevkime göre yeterinden fazlas ben azınlıktaydım."

Johanson ona gülümsedi. "Zevkli kişiler hep az sayıdadırlar"

"Yarın sabah Victor bazı örneklerle birlikte gemiy^ ^^ecek. Onlara bakabilirsin." Peynirini çiğneyerek ayağa kalktı ve lombozdan dışarı baktı. Gökyüzü açılmıştı. Bir ay ışığı demeti sudaydı. Yalpalayan dalgaları liz gerekti. Ası vardı ama ası vardı ama aydınlatıyordu. "Video görüntülerine yüzlerce kez bakıp ne gördüğümüzü anlamaya çalıştım. Alban bir balık olduğuna emin... ki eğer öyleyse ya bir manta vatozu ya da ondan bile büyük bir şeydi.

Ama bir şekli varmış gibi görünmüyordu."

"Belki de yansımaydı," diye önerdi Johanson.

"Mümkün değil —sadece birkaç metre ötede, ışığın hemen kenarındaydı ve bir anda yok oldu, sanki ışığa kadanamı yormuş ya da korkmuş gibi."

"Bir balık sürüsü de böyle seğirtebilir. Yakın yüzen balıklar böyle görü — "

"Sürü değildi Sigur. Tam anlamıyla düzdü. Geniş, iki boyutlu bir şeydi, sanki cam gibi. Devasa bir denizanası gibi."

"Eh işte cevabın o zaman."

"Ama denizanası da değildi."

Bir süre sessizce yediler.

"Jörensen'e yalan söyledin," dedi Johanson aniden. "SVVOP kuracağın yok. -Her ne geliştiriyorsanız işçilere ihtiyacınız olmayacak."

Lund kadehini kaldırıp bir yudum aldı ve dikkatle masaya bıraktı.

"Doğru."

"O zaman neden ona yalan söyledin? Kalbini kırmaktan mı korktun?"

"Belki."

LİNK

22 Ekim 2021 Cuma

Çankaya / Falih Rıfkı Atay

Çankaya

Çankaya

Çankaya’dan…

Sözlü, oyunlu ve kadınlı toplantılardan biri idi. Sofranın iki türlü dağılışı vardı. Ya Atatürk'e iyice uyku ve yorgunluk basar, arkadaşlarına izin verir ve yatak odasına çıkar, yahut, yabancı ve yarı bildiklerle vedalaşıp birkaç yakın arkadaşını alıkoyardı. Yemek odasında veya eğer bahar ve yaz günleri ise, köşkün bahçesinde kalanlarla biraz daha vakit geçirdikten sonra, hafifler ve ayrılırdı.

O gece bazı aşırıca sahneler geçti. Gülüşe oynaşa sabahladık. Atatürk benimle birkaç kişiyi sona bıraktı. Gece üstüne bir hayli dedikodu yaptık. Çıkıp gideceğimiz sıra kendisine dedim ki:

- Şimdiye kadar sizin için yalnız yabancılar yazdı. Biz yanınızdayız. Sizi ve eserinizi daha iyi tanıyoruz. İzin verir misiniz? Yakup Kadri ile sizin için bir kitap hazırlasak...

Ferah ve uyanık bir bakışla beni süzdü:

- Dün geceyi yazacak mısınız?

- Canım efendim, bu kadar hususiyetlerinize girmeye ne lüzum var?

- Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki... Siz de başkalarının yazdıklarını tekrarlamış olursunuz.

Yaptığını saklamak riyakârlığından, kendi gibi, halkı da kurtarmaya çalıştı. Bir yaz ikindisi Dolmabahçe Sarayı'ndan bir motörle Kalamış Körfezi'ne kadar uzanmıştık. Koy sandal dolu idi. Ortalarına sokulduk. Herkesin gözü Atatürk'te ve hepsi put. Ses yok, kımıldanış yok. Atatürk garsona:

- Bize bira getiriniz, dedi.

Getirdiler. Kadehini kaldırarak:

- Şerefinize vatandaşlar... deyince kimi yanı başında, kimi oturduğu yerin altında sakladığı içki kadehlerini:

- Şerefine paşam... diye kaldırıp içtiler. Bütün koy neşe içinde çalkalanıp durdu.

Hatıralarımdan gizleme çabasına düşmeyişim, yalnız Atatürk'ün o sabahki öğüdünü tutmak için değildir. Atatürk kadar iç ve dış, özel ve resmî yaşayışı birbirine karışan, iç içe giren, hatta birbirinden ayrılmayan belki pek az tarih adamı vardır. İç yaşayışı üzerine hikâyeler yazılması doğru değildir diye görünebilir. Fakat onu anlamak ve o anlatmak için bunlar, devrimlerinden veya eserlerinden herhangi birinin cansız belgeleri kadar faydalı olsa gerek. Atatürk, toplam hesaplaşmasında, içinde göründüğü bütün olayların üstünden bakar olur. Dikeni çalısı ayağınızı yalıyarak indirdiğiniz bir dağ gibi, geri dönüp baktığınızda onun ancak yüceliği altında ezilirsiniz.

Herkes gibi Atatürk'ün insanlığı iştahlardan, hırslardan, heyecanlardan, gurur ve öfkelerden, zaaf ve kuvvetlerden, iç varlığın düzlerinden, iniş ve çıkışlarından yoğrulmuştur. Eseri bu insanlığın derinliklerinden gelme, kaynaklarından doğmadır. Atatürk'ü ayıklıyarak değil, bir tabiat parçası gibi, toplu ve tam ele almalıdır.

Büyük adamlar için hayranları, dostları, düşmanları, hatta uşakları hatıra yazmışlardır.

Napoleon bir akşam sofrada otururken, yeni oynanan bir piyesten bahsederler. Piyeste bir de imparator rolü varmış. Napoleon, bu role hangi aktörün çıkmış olduğunu sormuş. Sonra da kendisini saraya çağırtarak:

- İmparator rolünü nasıl yaptın, tekrarla da bir göreyim, demiş.

Aktörün rolü pek iyi yapmış olduğunu söylemeğe lüzum yok. Fakat Napoleon'un bizzat kendisi imparator! Bir imparatorun ne gibi hâllerde nasıl davranacağını onun kadar bilmek kimin haddi?

LİNK

21 Ekim 2021 Perşembe

Tarihin Sonu ve Son İnsan / Francis Fukuyama

Tarihin Sonu ve Son İnsan

Tarihin Sonu ve Son İnsan

Tarihin Sonu ve Son İnsan’dan…

Kabul görme çabası ya da thymos buna göre, liberal ekonomi ile liberal politika arasındaki II. Kısımdaki analizde eksik olan bağı sağlamaktadır. Arzu ile akıl birlikte sanayileşme sürecini ve genel olarak ekonomik yaşamın büyük bir bölümünü açıklamaya yeterli olmaktadır, ama liberal demokrasiye yönelmeyi açıklayamamaktadırlar. Bu, son tahlilde thymol dan, ruhun kabul görme arzusundaki bölümünden kaynaklanmaktadır.

İleri sanayileşmeye eşlik eden toplumsal değişiklikler, özellikle genel eğitim düzeyinin yükselmesi daha yoksul ve daha az eğitim görmüş halklarda mevcut olmayan belli bir kabul görme ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Yaşam standartı arttıkça, insanlar dünyaya açı-' lıp eğitim düzeyleri yükseldikçe ve bir bütün olarak toplumun yaşam koşullarında daha büyük bir eşitlik oluştukça, insanlar artık yalnızca daha fazla zenginlik değil, aynı zamanda konumlarının kabul görmesini istemeye başlıyorlar. İnsanlar yalnızca akıl ve arzudan oluşsaydı, piyasa ekonomisi yönelimli otoriter devletlerde, örneğin Franco İspanya'sında da ya da Güney Kore ve Brezilya'daki askeri rejimlerde yaşamayı benimseyebilirlerdi.

Ama insanlar bunun dışında özdeğerleri konusunda timotik bir onura sahiptir ve bu nedenle de özgür bireyler olarak özerkliklerine saygı duyan ve kendilerine çocuk gibi değil, yetişkin gibi davranan demokratik hükümetler talep etmektedirler.

Kabul görme ihtiyacının tarihin itici gücü olarak oynadığı önemli rolün anlaşılması, kültür, din, çalışma, milliyetçilik ve savaş gibi tanıdığımızı sandığımız olguların yeniden yorumlanmasını olanaklı kılar. IV.

Kısım'da böylesi bir yeni yorumlamaya girişiyor ve kabul görme ihtiyacının gelecekte kendisini nasıl ortaya koyacağı konusunda bazı öngörülerde bulunmayı deniyorum. Örneğin bir dinin yandaşı kendi özgül tanrılarının ya da kutsal davranışlarının kabul görmesi için uğraşırken, bir milliyetçi kendi özgül dil, kültür ya da etnik grubunun kabul görmesi için çaba harcamaktadır. Her iki kabul görme biçimi de liberal devletin evrensel kabul görmesine oranla daha az akılcıdır, çünkü kutsal ile dünyaya ilişkin olan arasında ya da farklı sosyal gruplar arasında keyfi olarak yapılan ayrımlara dayanmaktadırlar. Bu nedenle din ve milliyetçilik ve bir halkın gelenek ve göreneklerinin, ahlâki kurallarının örgüsü (geniş anlamda "kültür") geleneksel olarak başarılı demokratik politik kurumların ve serbest piyasa ekonomisinin oluşmasının önündeki engeller olarak görülmüştür.

Oysa hakikat çok daha karmaşıktır, çünkü liberal ekonomik ve politik sistemlerin başarısı çoğu kez liberalizmin aslında aşmak istediği akıl dışı kabul görme biçimleri üzerinde yükselmiştir. Demokrasinin işlemesi için yurttaşların demokratik kurumlara ilişkin akıl dışı bir gurur geliştirmiş olması gerekir

Ayrıca Tocqueville'in "birleşebilme sanatı" diye tanımladığı küçük topluluklara gururla bağlanmayı öğrenmiş olmalıdırlar. Böylesi topluluklar genellikle dinsel ya da etnik bir temele sahiptir ya da liberal devletin özelliği olan evrensel kabul görmeden daha az kapsayıcı olan başka kabul görme biçimlerine dayanırlar. Aynı şey liberal ekonomi için de geçerlidir. Çalışmaya Batı liberal ekonomi geleneğinde kural olarak insan ihtiyaçlarının karşılanması ve acı çekmekten kurtulmak için yapılan hoşa gitmeyen bir etkinlik olarak bakılmıştır.

Ama Avrupa kapitalizmini yaratan Protestan girişimcilerde ya da Meici restorasyonundan sonra Japonya'yı modernleştiren seçkinlerde olduğu gibi, sıkı bir çalışma ahlâkına sahip bazı kültürlerde çalışma aynı zamanda bir kabul görme aracıydı. Bugün bile birçok Asya ülkesinde çalışma ahlâkı maddi teşviklerden çok, aileden ulusa kadar bu toplumların dayandığı örtüşen sosyal grupların çalışmaya gösterdikleri kabul sayesinde ayakta durmaktadır. Bu durum liberal ekonomilerin yalnızca li' eral ilkeler sayesinde işlemediğini, akıl dışı thymos biçimlerine de ihtiyaç duyduğunu gösteriyor olsa gerek...

LİNK

20 Ekim 2021 Çarşamba

Kölelik Yolu / Friedrich A. Hayek

Kölelik Yolu

Kölelik Yolu

Kölelik Yolu’ndan…

Terakki aşığı insanların ekserisinin kafasında sosyalizmin liberalizm yerine kaim olması sâdece, geçmişteki büyük liberal mütefekkirlerin kolektivizmin neticeleri hakkındaki ikaz ve ihtarlarının unutulmasından ileri gelmiş değildir. İnsanlar, bu mütefekkirlerim söylediklerine tamamıyla zıt itikatlara bağlandıkları içindir ki, sosyalizm liberalizmin yerine geçebilmiştir. İşin garibi şudur ki, daha ilk zamanlarda hürriyet için en büyük tehlikeyi teşkil ettiği anlaşılmış olan ve hatta açıktan açığa Fransız İhtilâli'nin liberalizmine karşı bir reaksiyon şeklinde başlamış bulunan sosyalizm, kendini herkese "hürriyet" bayrağı altında kabûl ettirmiştir.

Sosyalizmin başlangıçta otoriter bir doktrin olarak doğduğu bugün pek nâdiren hatırlanmaktadır. Modern sosyalizmin temellerini atan Fransız müellifleri, fikirlerinin ancak diktatörce bir idare sâyesinde tatbik edilebileceğine inanmışlardı. Onların nazarında, sosyalizm, cemiyeti hiyerarşik bir şekilde ve şuurlu olarak yeniden teşkilâtlandırmak suretiyle ve "manevî bir cebir kuvveti" kullanarak "ihtilâli tamamlamak" yolunda yapılacak bir teşebbüsten ibaretti. Sosyalizmin kurucuları, hürriyet hakkındaki niyetlerini gizlemiyorlardı. Düşünce hürriyetini 19. Yüzyıl'ın bütün fenalıklarının kaynağı telâkki ediyorlardı ve modern "plâncıların birincisi olan Saint Simon, kendi plânlarına itaat etmeyenlerin "hayvan gibi muamele göreceklerini" haber vermekten bile çekinmiyordu.

Ancak 1848 İhtilâline takaddüm eden kuvvetli demokratik cereyanların tesiri altındadır ki, sosyalizm hürriyet kuvvetleriyle birleşmek yolunu tutmaya başladı. Fakat, yeni "demokratik sosyalizm''in, eski sosyalizm tarafından uyandırılan şüpheleri ortadan kaldırabilmesi için çok zaman lâzım geldi. Özü itibariyle ferdiyetçi bir müessese olan demokrasinin sosyalizm ile telif edilemeyeceğini kimse A. de Tocqueville kadar vuzuhla görememiştir:

Demokrasi ferdî bağımsızlığın sahasını genişletir, sosyalizm ise daraltır. Demokrasi her insanın kıymetini mümkün olan azamî hadde kadar yükseltir, sosyalizm her insanı bir vasıta, bir âlet, bir rakam hâline getirir. Demokrasi ve sosyalizm yalnız bir kelime ile birbirlerine bağlıdırlar, müsavat. Fakat aradaki farka dikkat ediniz: Demokrasi hürriyet içinde müsavat, sosyalizm ise sıkıntı ve kölelik içinde müsavat ister.*

Bu şüpheleri ortadan kaldırmak ve siyasî motorların en kuvvetlisi olan hürriyet arzusunu kendi arabasına koşabilmek için, sosyalizm gitgide "yeni bir hürriyet" vaadetmek yolunu tuttu. Sosyalizmin iktidarı alması, bir anda zaruret devrinden hürriyet devrine geçiş demek olacaktı. Sosyalizm "İktisadî hürriyet'! getirecekti, İktisadî hürriyet olmadıktan sonra, elde edilmiş siyasî hürriyet "muhafaza edilmeye değmez"di. Atalardan beri devanı edegelen hürriyetin fetih yolundaki savaşım, ancak sosyalizm tamamlayabilecekti, siyasî hürriyetin elde edilmesi bu savaşın birinci merhalesinden ibaretti. İleri sürülen delilin akla yakın görünmesi için hürriyet kelimesinin mânâsında yapılan kurnazca değişiklik, mühim bir hâdisedir.

Siyasî hürriyetin büyük havarileri, hürriyetten bahsederken şunu kasdetmişlerdi: Her türlü cebirden, başkalarının her türlü keyfî ve indî muamelelerinden masun olmak, insanları bir âmirin emirlerine itaate mecbur eden ve hiçbir seçim hakkı bırakmayan bağlardan kurtulmak. Hâlbuki "yeni hürriyet", her birimizin yolumuzu serbestçe intihap imkânlarımızı ister istemez ve gayri müsavi surette tehdit eden hâricî şartların yüklediği mecburiyetten, her türlü ihtiyaçtan kurtulmak mânâsına geliyordu. Sosyalistlere göre, insanın hakikâten hür olabilmesi için, evvelâ "fizikî ihtiyacın despotizmim yıkması ve "İktisadî sistemin yaptığı tazyikleri" gevşetmesi lâzımdı.

Bu mânâda, hürriyet kelimesi iktidar* veya servete verilen yeni bir isimden başka bir şey değildir. Bu yeni hürriyet vaadiyle birlikte, ekseriya sosyalist cemiyette maddî servetin geniş ölçüde artacağı yolunda düşüncesizce vaitler de yapılmakta idi. Fakat, İktisadî hürriyeti gerçekleştirmek için, tabiat servetlerinin böyle mutlak olarak fethedilmesine güvenilmiyordu. Bu vakit hakikâtte, fertlerin mâlik oldukları seçme imkânları arasındaki büyük müsavatsızlıkların kalkması mânâsını ifade ediyordu.

Şu hâlde, yeni hürriyet talebi, aslında, servetin müsavi surette taksimi yolundaki çok eski talebin isim değiştirmiş şeklinden başka bir şey değildi. Fakat bu isim sosyalistlere liberallerle müşterek bir parola temin ediyordu ve onlar bu benzerliği adamakıllı istismar ettiler. Şüphesiz iki parti bu kelimeyi aynı mânâda kullanmıyorlardı, fakat bunun farkına varanlar pek azdı, hele vaadedilen bu iki hürriyetin birbirleriyle hakikâten kabîli telif olup olmadıklarım düşünenler daha da azdı...

LİNK

19 Ekim 2021 Salı

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk / Von Kress

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk

Son Haçlı Seferi Kuma Gömülen İmparatorluk’tan…

Alman Islah Heyeti Başkanı Prusya Krallığı Orgenerali ve Türk Mareşali Liman von Sanders’in enerjik ve dâhiyane sevk ve idaresi altında Çanakkale’nin muzafferane müdafaası ve Boğazlar’ın daimi surette kapatılması neticesinde Türkiye’nin Merkezî Devletlere yaptığı yardımın harbin cereyanı üzerinde oluşturduğu önem, Mareşal Liman von Sanders’in büyük başarısı gibi bugün de Almanya’da lâyık olduğu takdirle karşılanmamaktadır.

Türkiye dört uzun harp senesi devamınca sürekli kuvvetli düşman ordularını bağlamıştır (Kafkasya’da 300.000 Rus, Filistin’de 450.000’e yakın ve Irak’ta bazen adedi yarım milyona ulaşan İngiliz askeri). Avrupa harp sahnelerinde Türk tümenleri Alman ve Avusturyalı müttefikleriyle omuz omuza kahramanca dövüşmüşlerdir. Dünya Savaşı boyunca Türkiye, evlâtlarından 2.800.000 kişiyi silâhaltına almış ve bunlardan en az yarım milyonu şehit düşmüş veya hastalık veyahut da aldıklar yaralardan ölmüştür. Acı sona kadar Türk müttefikimiz bize, pek çok kurban vermek ve ağır ıstıraplar çekmek şartıyla sadık kalmıştır.

Merkezî Devletler için Türkiye ile olan ittifakın büyük ehemmiyeti, harbin başında İstanbul’da akıllı, tecrübeli ve kibar bir diplomat olan Alman Sefiri Baron von Wan-genheim tarafından lâyıkıyla takdir edilmişti. Biz, Alman Islah Heyeti üyeleri istisnasız olarak şahsî tecrübelerimize, Türk ordusunun zaaflarını tamamen bilmemize ve ordu ile milletin harp yorgunu olmasına dayanarak, Türkiye’nin ittifak kudret ve kabiliyetini sefirden çok aşağı takdir etmiştik. Bizim hükümlerimize fazlasıyla etki eden günlük hayatın can sıkıcı hallerinden daha uzak bulunması, büyük elçiye hükmünde faydalı olmuştu.

Türk arkadaşlarıyla sürekli temasta bulunan Alman subaylarının, bu arkadaşların siyasî düşünceleri, Türk nazırlarıyla politikacılarının İtilaf Devletleri sefaretleri ile hâlâ devam etmekte olan sıkı münasebetleri ve millet ile ordudaki ruh hâli hakkında duydukları şeyler bizde, Türkiye’nin ittifak anlaşmasıyla üstlendiği görevleri yerine getirebileceğine ve yerine getirmek isteyeceğine dair kuvvetli bir şüphe uyandırmıştı. Türk kabine azaları arasındaki kuvvetli fikir aykırılığı bizce biliniyordu. Bir gün ben şahsen, hasta olan genelkurmay başkanının vekili olarak işler hakkında her gün verilmesi alışılagelmiş olan raporu Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya arz ederken, kendisi bana bakanlar kurulunda yalnız başına kaldığını söylemişti. O, Alman Başkomutanlığı’nın arzusu üzere, Türkiye’nin derhal savaşa girmesine taraftardı.

Dâhiliye Nazırı Talat Paşa da Türkiye’nin Merkezî Devletler yanında harbe girmesini gerekli görüyorsa da işe ancak Bulgarların Merkezî Devletlere katılmasından sonra başlanmasını istiyordu. Talat’ın fikrine göre, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan tarafından bağlanmadığı müddetçe Rusya’nın vaadlerine kanarak Türkiye’yi arkadan vurması ihtimali hesaba katılmalıydı. Bahriye Nazırı Cemal Paşa ise harbe fiilen müdahalenin, Rusya için verilecek son karardan sonra olmasını istiyordu. Maliye Nazırı Cavid’e gelince, o Avrupa büyük devletleriyle harbe girmeyi doğrudan doğruya reddediyordu. Cavid ancak Yunanistan’a karşı bir harp için kazanılabilecekti.

Yetkili Türk politikacılarının bu fikirlerde olmasından dolayı Enver’in kabineden –hiçbir vakit ihtimal dışı olmayan– çekilmesi neticesinde Türkiye’nin, Merkezî Devletlerle ittifakını feshedebileceği, biz Alman subayları üzerinde endişe oluşturuyordu. Belki de doğru hüküm vermemiz mümkün olamıyordu; çünkü Türk hizmetinden ayrılıp Alman ordusunda kardeşlerimizin yanında vatanımız için çarpışmak hususunda duyduğumuz çok ateşli bir arzunun tesiri altında kalmıştık. Türkiye ile olan hizmet sözleşmemizin bu husustaki bir hükmüne dayanarak Alman Islah Heyeti başkanı, hepimizin namına İmparatora Türkiye’den geri çağrılmamız için bir dilekçe takdim etmişti.

Bu ricanın kesin bir dille reddedilmesi İmparatorun bize, siyasete önem vermeksizin kendisinin tayin ettiği vazifede kalmaya tahammül etmemiz hakkındaki açık emri, hepimizde derin bir ümitsizlik oluşturmuştu. Kardeş ve arkadaşlarımızın zaferden zafere koşarak vatan yolunda kan ve can verdikleri bu sırada Türkiye’de barışta olduğu gibi yaşamak ve çalışmakta devam etmek biz muvazzaf askerler için utanç verici bir hâldi...

LİNK

18 Ekim 2021 Pazartesi

Dersu Uzala / Vladimir Arsenyev

Dersu Uzala

Dersu Uzala

Dersu Uzala’dan…

Ertesi gün yolumuza devam ettik. Rotamız, rüzgârın devirdiği ağaçlarla dolu bölgelerden geçiyor, bu da ilerlememizi bayağı yavaşlatıyordu. Saat dört civarında, bir zirveye ulaştık. Küçük grubumuzu geride bırakarak zirvenin öbür tarafına geçtim. Gördüklerim, şüphelerimi anında dağıttı. Kubbe biçimli dağ, aradığımız yerdi.

Ekibimin yanında döndüğümde, güneş ufka doğru alçalmıştı. Çabuk hareket etmek ve su bulmak zorundaydık. Hem adamlar, hem de atlar susuzluk çekiyordu. Önce yumuşak olan iniş, gitgide dikleşti. Atlar sağrılarının üzerinde kaydılar, yükleri öne doğru kaykıldı, bağlı olmasaydılar hayvanların başının üstünden aşıp yere düşeceklerdi. Devrilmiş ağaç sayısının çokluğu düşünülünce hiç de kolay olmayan bir şekilde zikzaklar çizerek indik aşağı.

Dağın eteğindeki bölge tamamen vahşiydi. Yerinden sökülmüş ağaçlarla tıka basa dolu derin çukurlarla yosun kaplı kayalıklar, çarpıcı bir Walpurgis2 etkisi yaratıyordu. Daha ıssız ve daha düşmanca bir yer, hayatımda görmemiştim.

Dağlar ve ormanlar, bazen neşeli ve çekici görünürler, o zaman insan onlardan hiç ayrılmak istemez. Başka zamanlarda ise, can sıkıcı ve kasvetlidirler. Ne tuhaftır ki, bu izlenimler asla tek bir kişiye özgü olmaz, herkes tarafından paylaşılırlar. Durum o anda da böyleydi. Üstümüzde hasta edici, korkutucu, iğrenç bir kasvet havası vardı ve hepimiz bundan fena halde etkilenmiştik.

“Neyse,” diye mırıldandı adamlar. “Bir gecelik. Yarın daha iç açıcı bir yer buluruz.”

Orası benim de hoşuma gitmemişti ama başka seçeneğimiz yoktu. Güneş batmak üzereydi. Kayalığın dibinde bir dere çağıldıyordu. Derenin kıyısında bir yer seçip adamlarıma çadırları kurmaları için emir verdim.

Balta ve insan sesleri, ormanın ezici sessizliğini anında paramparça etti. Adamlar çalı çırpı topladılar, atların eyerlerini çözdüler. Biz yemeğimizi yedik ama yük taşıyan hayvanlarımız taşlarla ve çıplak kütüklerle dolu bu vahşi yerde aç kaldılar. Bunu ertesi gün Çinli köylülerin kulübelerine rastladığımız takdirde telâfi etmeyi düşünüyorduk.

Taygada her zaman olduğu gibi alacakaranlık erken çöktü. Gecenin gölgeleri yere inmiş ve dünyaya yerleşmişken, Batı yönünde sık ağaçların arasından soluk gökyüzü parçaları hâlâ görülebiliyordu. Ateşimizin alevleri neşeyle parlayarak, yakı-nınımızdaki çalılıklarla ağaçlan aydınlatıyordu. Kampımız yavaş yavaş sessizliğe büründü. Çay da içildikten sonra adamlar tüfekleriyle, eyerleriyle ve üstleriyle başlarıyla ilgilenmeye başladılar. Yürüyüşlerde yama ve tamir işi her zaman çok olur. İşlerini bitirdikten sonra uykuya çekildiler. Paltolarına sannmış olarak, birbirlerine yakın yatıyorlardı, hepsi derin uykudaydı. Atlar ormanda yiyecek bulamayarak, başlan önde kampa dönüp ayakta uykuya dalmışlardı. Sadece Olentyev’le ben uyanıktık. Olentyev çizmelerini onanyor, ben de günlüğüme notlar alıyordum.

Saat on civarında, koyun postu paltoma sarınıp ateşin yakınında bir yere kıvrıldım. Altında kamp kurmuş olduğumuz yaşlı köknar ağacının dalları, ateşimizden dumanla birlikte yükselen sıcakta dalgalanıyor, yıldızlarla beneklenmiş siyah gökyüzünü bir gözlerden saklıyor, bir ortaya çıkarıyordu. Ağaçlar, bitmek bilmeyen sütunlardan oluşan sıralar halinde ormanın kalbine doğru uzanıyor, gecenin karanlığıyla karışıp belirsizleşiyorlardı.

Birdenbire, atlar başlarını kaldırıp kulaklarını diktiler, sonra gevşeyip uykularına döndüler. Önce duruma dikkat etmeden konuşmayı sürdürdük. Birkaç dakika geçti. Olent-yev’e bir soru sordum, cevap alamayınca dönüp baktım. Elini gözlerini ateşin ışığına karşı perdelemek için kaldırmış olarak ayaklanmış, karanlığa bakıyordu.

“Ne oldu?” diye sordum.

“Dağın yan tarafından aşağı inen biri var,” diye fısıldadı.

Etrafımızdaki mutlak, soğuk bir sonbahar gecesi bir ormana hâkim olan cinsten sessizlik, birdenbire yukarıdan yağmur gibi yağan çakıllar yüzünden bozuldu.

Olentyev, “Ayı bu,” diye soluyarak tüfeğini kaptı...

LİNK

17 Ekim 2021 Pazar

Mahşerin Dört Atlısı / Vicente Blasco Ibañez

Mahşerin Dört Atlısı

Mahşerin Dört Atlısı

Mahşerin Dört Atlısı’ndan…

Alman çalgıları koridorları, güverteleri "Marseillaise" ile inim inim inletiyorlardı. Onun afallamış haline gülümseyen garson sonunda olayı açıklamıştı: "Bugün On Dört Temmuz." Alman gemilerinde, yük ve yolcu sağlayan tüm ulusların büyük bayramları kendi bayramlarıymış gibi kutlanırdı. Kaptanlar bu bayrak dininin ve tarihsel anının törelerini titizlikle yerine getirirlerdi. Gemilere en ufacık bir cumhuriyetin bile bayrağı çekilirdi.

Bu da bir başka eğlenceydi, yolculuğun tekdüzeliğini gidermeye yardımcı olduğu gibi, Cermen propagandasının yüksek amaçlarına hizmet ederdi. Alman gemisinde ilk olarak Fransa'nın büyük günü kutlanmaktaydı; çalgıcılar, kan ter içinde, saçı başı darmadağın, zıplayıp hoplayan bir "Marsilyalı kadın"ı kat kat dolaştırırlarken, sabah sabah toplaşan yolcular olayı yorumlamaktaydılar. "Aman ne incelik! –diyorlardı Güney Amerikalı hanımlar–. Bu Almanlar meğer göründükleri gibi kaba saba değillermiş. Bu büyük bir nezaket... çok zarif bir jest. Hem, hâlâ bunların Fransa'ya karşı vuruşacaklarını düşünen var mı acaba?.."

Gemideki bir avuç Fransız yolcu herkesin kendilerine hayranlıkla baktığını duyumsuyordu, sanki topluluğun gözünde birden devleşmişlerdi. Topu topu üç kişiydiler: Amerika'daki şubelerini ziyaretten dönen bir kuyumcu ile Paix Caddesi'nde komisyonculuk yapan iki kızcağız, gemideki en tertipli ve çekingen yolcular, gözleri neşe saçan, kalkık burunlu rahibelerdi, o sevimsiz ortamda hiç ölçüyü kaçırmamaya özen göstererek bir kenarda duruyorlardı. Gece gala verildi. Yemek salonunun dibinde, Fransız bayrağıyla İmparatorluk bayrağı gösterişli, abuk sabuk bir tiyatro perdesi oluşturuyorlardı.

Bütün Alman yolcular fraklarını giymişlerdi, damları dekoltelerinin beyazlığını sergiliyorlardı. Denizcilik görevlerine şölenlerde söylev verme ve hanımların en saygıdeğeriyle dansı açma görevini de eklemiş olan kaptan efendi, tahta levhaların birbirine sürtülmesini andıran bir dizi sözcüğü art arda sıralamaya koyuldu, arada bir uzun tereddütlerle susuyordu. Desnoyers'in Berlin'deki akrabalarıyla ilişkilerinden kalma az buçuk Almancası vardı, birkaç sözcük yakalayabildi. Kumandan ikide bir "barış" ve "dost" sözcüklerini yineliyordu. Masa komşularından biri, bir ticaret simsarı, propagandayla yaşayan kimselerin teklifli haliyle çevirmenlik önerdi.

— Kumandan, Tanrı'dan Almanya ile Fransa arasındaki barışı sürdürmesini ve iki halkın her gün daha çok dost olmalarını diliyor.

Kaptanın masasından bir başka hatip daha ayağa kalktı. Alman yolcuların en saygı gösterileniydi, Amerika'daki iş ortaklarını ziyaretten dönen zengin bir Düsseldorflu sanayici. Kendisine hiç adıyla hitap etmiyorlardı. Ticari Müsteşar unvanını taşıyordu ve yurttaşları için Herr Comerzienrath'ı, hanımı kendisine Frau Raht dedirtiyordu. "Müsteşar hanım" kodaman zevcinden çok daha gençti ve yolculuğun başından beri Desnoyers'in dikkatini çekmişti. Hanım da kendi açısından bu genç Arjantinliye bir ayrıcalık tanımış, konuşmaya başlar başlamaz unvanından vazgeçme özverisini göstermişti.

Eteklerinin dibine çökmüş bir papaz efendiye yönelen bir Versay Sarayı düşesi kibriyle, "Adım Berta," demişti. Kocası da kendisine yurttaşları gibi "müsteşar bey" dediğini duyunca itiraz etmişti. "Dostlarım beni yüzbaşı diye çağırırlar. Ben bir landstrum birliğine komuta ediyorum." Sanayicinin bu sözleri söylerkenki hali, elindeki onuru küçümseyip, yalnızca elinde olmayanı düşünmekte olan anlaşılamamış bir adamın hüznünü sezdiriyordu.

Adam söylevini veredursun, Julio ona bir dövüş köpeği havası veren ufak kafasıyla güçlü boynunu incelemekteydi. Hayalinde üniformanın yüksek yakasının bastırmasıyla kenarlarından taşan çift kat kırmızı yağı görüyordu. Briyantinli dimdik bıyıkları saldırganca ileri doğru uzanmıştı. Sesi sanki sözcüklerini sarsıyormuş gibi kesici ve kuruydu... Herhalde imparator söylevlerini böyle veriyor olmalıydı. O savaş heveslisi burjuva da içgüdüsel bir öykünmeyle sol kolunu kasıyor, elini görünmez bir kılıcın kabzasına dayıyordu...

LİNK

16 Ekim 2021 Cumartesi

Avukat / Mark Gimenez

Avukat

Avukat

Avukat’tan…

Andy güneş gözlüklerini çıkardı. Tres ona uzun bir süre yakından baktı sonra da gülümsedi.

“Dostum bu harika bir uçuştu! Bu güne kadar şahit olduğum en şahane şeydi!”

Andy elini Tres’e uzattı; bileklerini bir araya getirdiler ve yumruklarını tokuşturdular.

“Eğlendiğine sevindim. Tam bir adrenalin pompasıydı, bir daha yapacağım.”

Çocuk arkasına döndü ve birine bağırdı, “O ölmedi!” Sonra da ipini saldı ve suya parende atarak daldı. Tres, Andy’nin omzuna vurdu.

“Samson teorisi hâlâ geçerli, en azından şu anda.”

Andy kafasını toplamak için sallamayı denedi ama başı dönmüştü.

“Bisiklet nasıl?”

“Bisiklet mi? Kimin umurunda bisiklet? Kendine bak önce.”

Andy kendine baktı. Profesyonellerin giydiği koruyucu zırhı bu hafta giymediğinden vücudu düşüşteki tüm o darbelere maruz kalmıştı. Ağaçların dallarının çarptığı kollarından ve bacaklarından kan sızıyordu. Dizi ve avuçları kıpkırmızıydı bunun anlamı da bu kısımlara bir hafta boyunca et koymak gerektiğiydi. Kıyafetleri sırılsıklam ve paramparçaydı. Neyse ki bu çok büyük bir maddi yıkıma yol açmayacaktı çünkü hepsini St Vincent’te bulunan Paul Thrift Mağazası’ndan almıştı, tabii iç çamaşırı hariç. İç çamaşırını buradan almama konusunda kendi kendine söz vermişti.

Derisinden dışarı çıkan kırılmış kemikler yoktu ve tüm eklem yerleri de düzgün çalışıyordu fakat sağ omzu ya da sol dizi hareket ederken acıyordu… ama işte bu yüzden ekstrem spor deniyordu. Beyni yerindeydi ve kulaklarından kan gelmiyordu, belli ki başından yaralanmamıştı. Fakat kanaması vardı. Kan tükürdü ve yüzündeki kanı sildi ama o kadar da kötü olamazdı çünkü Tres ona hâlâ bakabiliyordu. Tres ailesinin yollamak istediği tıp fakültesi yerine hukuk fakültesine gitmişti çünkü kan görmeye dayanamıyordu.

“İyiyim.”

Bisikleti değildi ama.

Güzel bisikleti artık bahçe satışı için uygun bir parça haline gelmişti. Tekerleri ve iskeleti dağılmış halde Sculpture Şelalesi’ndeki beyaz kayanın üzerinde duruyordu. Schwinn marka bisiklet kayaya çarpmış ve çarpmanın şiddetiyle paramparça olmuştu. Bu kötü olmuştu işte, hâlâ beş aylık ödemesi vardı bisikletinin.

“Nihayet bisiklet bulundu, şimdi çay partisine yetişebilirim.”

“Andy, eğer su yerine o kayaya çarpmış olsaydın durumun o bisikletten çok daha kötü olurdu. Neden bisikletten atlamadın ki?”

“O zaman bisiklet yaşlı bayanlara çarpabilirdi.”

“Ah. Kahraman çocuk.”

Andy ayağa kalktı. Ya o ya da Tres sallanmıştı, Tres onu omuzlarından tutana kadar bunu kimin yaptığını anlamadı...

LİNK