19 Şubat 2022 Cumartesi

Postmodernizm / Jameson & Lyotard & Habermas

 

PostmodernizmPostmodernizm

Postmodernizm’den…

Oysa, Lyotard’ın belirttiği gibi, her şeyin, bütün dil oyunlarının, enformasyona indirgenmesi mümkün değil; enformasyon da, dil oyunlarından sadece biri... Dilin bir "iletişim aracı" değil, birbirine benzemeyen bir takım adalar topluluğu olduğunu ve bir bütünlüğe (saydamlığa) sahip olmadığını söylüyor Lyotard. Çeşitli deyiş-düzeylerini birbirleriyle karşılaştırabileceğimiz bir üst-dil de yok. İletişim ideolojisinin ulaşmaya çalıştığı ise, bu farklılıkları düzleştirip tekilleştirmek, dile ‘verimlilik’ ilkesini uygulamak. Lyotard da, buna karşı, söylem türleri arasındaki ayrılığı sonuna dek savunan, çatışmalara karşı duyarlılığı ve tanıklığı geliştirmeye yönelik bir tavır öneriyor.

Diğer bir büyük değişiklik de, modern bilimin başvurduğu kendini meşrulaştırma yollarının -temel olarak, iki meşruluk anlatısının olduğunu söylüyor Lyotard-, inandırıcılıklarını yitirmeleri.

Bu meşruluk anlatılarından ilki, siyasal, devlete dayalı bir meşruluk anlatısı. Kasaca "eşitlik üst-anlatısı" olarak da anılan, doğrudan Aydınlanma söyleminin ürünü bir anlatı bu. Bilimsel etkinliği meşrulaştırmak için, bilimin insanlık ya da halk adına yapıldığını, insanlar arasında eşitliği sağlayacağını öne süren, pek yabancısı olmadığımız bir anlatı...

İkinci meşruluk anlatısı ise, daha felsefi. Halk, insanlık vs. yerine "spekülatif tin"i bilginin öznesi sayan bir anlatı. Daha çok Almanya kökenli bu anlatıya göre, bilimsel etkinliğin, üniversitenin temelinde, "bilim olarak bilim"i arama çabası, "evrensel bir tin tarihi" yatmakta...

Bu modern üst-anlatılara karşı, Nietzsche ya da Wittgenstein gibi düşünürlerde bulduğumuz ve giderek daha çok kişinin paylaştığı kuşkuculuktan ayrı olarak, bu meşruluk dayanaklarının pratikte inandırıcılıklarını, etkilerini yitirmeleri sözkonusu. Bilimin kendi başına pek de eşitliği sağlayamadığı görülüyor her şeyden önce. Eğitim alanında da, aydınlanmış, vatandaşlık bilincine sahip insanlar yetiştirmek, savaşları önlemek gibi ‘soylu amaçlar’ giderek gözden düşüyorlar. İdeallerin yerini, iyi bir meslek ya da beceri edinme özlemi alıyor.

Bir yandan da, modern meşruluk anlatılarının kopmaz bir parçası olan ansiklopedilerin her şeyi yerli yerine oturtan bütüncül anlatılarında da, küçümsenmeyecek gedikler açılıyor. Üniversitelerde, ‘feodal’ disiplin ayrımları yavaş yavaş ortadan kalkıyorlar. Daha genelde, örneğin cahillikten suçluluk duyan ya da utananlar, pek çıkmıyor artık. İlk bakışta ‘Amerikanlaşma’ olarak da adlandırılabilecek bu değişme, Lyotard’a göre, modernliğin ‘evrensel uygarlık tasarımı’nın bunalıma girmesi, Voltaire ya da Sartre’da bulabileceğimiz ‘eşitlik ufku’nun kaybolması anlamına geliyor.

İnsanlık, ulus, halk, prolaterya vs. gibi tinsel bir değeri vücuda getiren bir özne ile kendini özdeşleştirerek ya da böyle bir varlıktan yola çıkarak düşünen ve hareket eden "aydın"ın ölümü de, bu bunalımın bir parçası. Artık ‘intellect’, kişisel aydınları gereksiz, hattâ imkansız kılacak ‘yeni sorumluluklar’ katında.

Evrensellik, tümellik, bütünsellik fikri kadar, özne ideolojisi de büyük bir darbe yiyor böylece. (E. Morin’e göre ise, aydının değil, ama -bir daha geri gelmemek üzere- aydının iktidarının sonu bu.) Adorno’nun "Hegelci anlamda deneyim (tin’in tarih içinde kendini gerçekleştirmesi), Auschwitz ile bitti" deyişi gibi, artık modernlik projesinin de, Nazizm ve Stalinizm ile tasviye edildiği ve yıkıntılar üzerine pek bir şey inşa edilemeyeceği, yaygın olarak paylaşılan bir görüş. Özellikle Auschwitz’de (kraldan sonra) bir halk’ın öldürülmesini Lyotard, 1792’de beri modern tarihin meşruluk kaynağı olarak sunulan halk idesinin sonu olarak görüyor.

Ama bu saptama -çağımızın, Aydınlanma evrenselliği ile göbek bağının kesilmesi-, (Neo-ekspresyonistlerin uzlaşmacı, dengeleyiciliğe kapalı tavrında görüldüğü gibi), eskiden yabancılaşma ifadesi sayılan şeyleri olumlamaya da yol açabiliyor. Lyotard ise olumlamadan ve tekrardan uzak, farklı bir postmodernizm olabileceği görüşünde....

LİNK

18 Şubat 2022 Cuma

Fütürist Manifestolar Kitabı / F.T. Marinetti

 

Fütürist Manifestolar KitabıFütürist Manifestolar Kitabı

Fütürist Manifestolar Kitabı’ndan…

Dile getirdiğimiz isyan çığlığı, ideallerimizi Fütürist şairlerinkilere ortak ediyor. Bu idealler bir takım estetik klikler tarafından icat edilmediler. Onlar bugün yaşayan her yaratıcı sanatçının damarlarında fokurdayan şiddetli bir arzunun ifadesidir.

Tüm gücümüzle geçmişin o fanatik, hissiyatsız ve kendini beğenmiş inancıyla savaşacağız, öyle bir inanç ki müzelerin kötücül varlığından cesaret alıyor. Biz eski tuvallerin ve eski heykellerin iradesiz tapınmalarına karşı isyan ediyoruz, pis ve kurtlanmış ve zamanla mahvolmuş olan her şeye karşı duruyoruz. Genç, yeni ve hayat dolu olan her şeye karşı alışılagelmiş olan küçümsemeyi adaletsiz ve hatta suç unsuru olarak addediyoruz.

Yoldaşlar, şu anda sizlere bilimdeki muzaffer gelişmelerin insanlık için önüne geçilmez değişiklikler yarattığını söylüyoruz, bu değişiklikler ki geleceğimizin parlak ihtişamına güvenen biz özgür modernler ile geçmiş geleneğinin o uysal köleleri arasında devasa uçurumlar açmakta.

On altıncı yüzyıldan bugüne, eski Romalıların zaferlerini sonsuzca sömüren sanatçıların hata dolu tembellikleri midemizi bulandırıyor.

Diğer ülkelerin gözünde, İtalya hala bir ölüler ülkesi, heykelleriyle bembeyaz devasa bir Pompeii. Ama İtalya yeniden doğmaktadır. Siyasi canlanmayı kültürel bir canlanma takip edecek. Cahil köylülerin ikamet ettiği topraklarda, okullar kurulacak; güneşin altında hiçbir şey yapmadan yaşamanın tek geçerli meslek olduğu topraklarda, milyonlarca makine çoktan gürüldemeye başladı bile; geleneksel estetiğin üstün olana hükmettiği topraklarda, yeni sanatsal ilham kaynakları doğuyor ve dünyayı ışıltısıyla büyülüyor.

Yaşayan sanat hayatını çevrelendiği öğelerden alır. Atalarımız sanatsal ilhamlarını ruhlarını besleyen dini bir atmosferden alıyorlardı; aynı şekilde bizler de günümüz yaşantısının somut mucizeleriyle soluk almalıyız-dünyayı sarmalayan hızlı ulaşım yollarına ait demir ağlar, kıtalararası hatlar, zırhlılar, göklerimizde iz bırakan o muhteşem uçuşlar, denizaltı gemilerimizin esaslı cesareti ve bilinmeyeni fethetmek için girişilen kasıcı mücadele. Büyük şehirlerimizin o hareketli hayatına ve gece yaşantısının heyecan verici yeni psikolojisine nasıl kayıtsız kalabiliriz; ehlikeyiflerin ateşli figürlerine, absenta içenlere?

Ayrıca estetik ifadenin bu çok önemli dirilişinde kendi payımıza düşeni de yapacağız: gelenek, akademizm ve hepsinin üstünde mide bulandırıcı akli tembellik ile tuzağa düşürülmüş oldukları halde sahte bir modernite duvarı arkasında saklanmakta direten tüm sanatçı ve kurumlara savaş ilan ediyoruz.

İsyankâr bir kalabalıkla Roma’daki acınası haldeki kla-sisizmin mide bulandırıcı yeniden çiçek açışı için destek dolu alkışlarından dolayı gençliği de şiddetle kınıyoruz; Floransa’da uğruna gösteri yaptıkları hermafrodit arka-izmin nevrotik gelişiminden dolayı da; Milano’da satın aldıkları o 1948 yapımı yarı kör, yaya işler için de; dünyanın onlardan ibaret olduğunu zannettikleri Tori-no’daki o emekliye ayrılmış devlet memurlarının işleri için de; Venedik’te taptıkları bir grup fosilleşmiş simyacının kabuk bağlamış çöplük türlüsü yüzünden de... Tüm yapaylığın ve banalliğin-İtalya’nın dört bir yanındaki büyük saygı gören sanatçılarımızın çoğunun işlerini en derin küçümsememize değer hale getiren tüm o baştan savma ve basit tecimselliğin karşısına dikileceğiz...

LİNK

17 Şubat 2022 Perşembe

Gallia Savaşı / Gaius Julius Caesar

 

Gallia SavaşıGallia Savaşı

Gallia Savaşı’ndan…

Aynı gün içerisinde keşif birlikleri düşmanın ordugâhtan sekiz mil kadar uzaktaki bir dağın eteğinde bulunduğunu haber verdiler. Dağ konusunda bilgi edinmek, rahatça çıkılabilecek bir yer olup olmadığını öğrenmek üzere birkaç adam gönderdi. Bunlar geri geldiklerinde zirveye çıkmanın kolay olduğunu söylediler. Caesar, komutanlarından Titus Labienus'a üçüncü nöbet sırasında iki lejyon ve yolu iyi bilen kılavuzlarla dağın en yüksek tepesine çıkmasını emretti. Labienus'a planını açıkladı. Kendisiyse dördüncü nöbet sırasında harekete geçerek düşmanın geçtiği yoldan süratle ilerledi. Atlıların tamamını kendisinden önce gönderdi. Savaş sanatındaki büyük ustalığıyla ün kazanan ve Lucius Sulla ile Marcus Crassus'un ordusunda görev yapmış olan Publius Considius'u keşif birlikleriyle beraber ileriye gönderdi.

Labienus şafak sökerken dağın doruğunu işgal etmeye başlamıştı. Caesar ise düşmanın ordugâhına bir buçuk millik bir uzaklıktaydı. Daha sonradan esirlerden öğrendiğine göre kendisinin ve Labienus'un yaklaştığı anlaşılmamıştı. Bu sırada Considius gelerek Labienus'un işgal etmek üzere olduğu dağın düşman tarafından ele geçirildiğini söyledi. Galler'in silahlarından ve bayraklarından bunu anlamıştı. Caesar, birliklerini en yakındaki tepeye çekti. Savaş saflarını düzenledi. Labienus, Caesar'dan, kendi birliklerini düşman ordugâhının yakınında görünceye kadar çarpışmaya girmemek için emir almıştı. Böylece dört bir yandan düşmana karşı saldırıya geçilecekti.

Bu nedenle zirveyi ele geçirince asıl birlikleri beklediler ve çarpışmaktan çekindiler. Sonunda Caesar keşif birliklerinden dağın kendi birlikleri tarafından ele geçirildiğini öğrendi. Helvetler ordugâhlarının yerini değiştirmişlerdi. Considius da korkuya kapılarak görmemiş olduğu bir şeyi görmüş gibi anlatmıştı. O gün düşmanı her zamanki mesafeden izlemeye devam etti. Ordugâhını düşmanınkinden üç mil uzakta kurdu.

Caesar, bir sonraki gün orduya tahıl dağıtmak için iki günden fazla kalmadığını ve Haeduların en büyük ve en zengin kasabası olan Bibracte'ye onsekiz millik bir uzaklıkta olduklarını görerek tahıl sağlanması işinin çözümünü bulmaya karar verdi. Helvetlerin üzerine doğru ilerlerken yolunu değiştirerek çabucak Bibracte'ye gitti. Bu değişiklik Lucius Aemilius ismindeki Gallialı atlı birliği komutanından kaçan asker kaçakları tarafından düşmana haber verildi. Helvetler Romalıların kendilerinden kaçtıklarını sandılar. Çünkü bir gün önce en yüksek yerleri ele geçirmelerine rağmen savaşa girişmemişlerdi. Belki de ordunun iaşe yollarını kesebileceklerini zannettiler. Hangi nedenle olursa olsun planlarını değiştirdiler. Yollarından ayrılarak artçı birliklerimizi izlemeye başladılar ve onlara zarar verdiler.

Caesar Helvetlerin yaptıklarını görünce birliklerini yakındaki bir tepeye çekti. Düşmanın saldırısını durdurmak üzere atlılarını gönderdi. Bu sırada kendisi eski askerlerden oluşturulmuş olan dört lejyonu dağın ortasında üç sıralı bir saf şeklinde ilerletti öte yandan Yakın Gallia'dan toplamış olduğu iki lejyonun ve bütün yardımcı birliklerin dağın tepesinde beklemelerini emretti. 

Bu şekilde dağın her kısmı kendi adamlarıyla dolacaktı. Ayrıca bütün ağırlıkların aynı yerde toplanmasını ve en yüksek yerde saf tutmuş olan askerler tarafından koruma altına alınmasını da emretti. Helvetler bütün arabalarıyla geldiler. Ağırlıkları bir yerde topladılar. Askerleri yoğun ve kalabalık bir saf halinde süvarimizi geri püskürttü. Daha sonra bir kütle{11} oluşturarak ilk hatlarımıza karşı ilerlemeye başladılar...

LİNK

16 Şubat 2022 Çarşamba

Hayalet Gemi / Diana Carey

 

Hayalet GemiHayalet Gemi

Hayalet Gemi’den…

Gecenin bu geç saatinde gemi sakindi, ancak hala bir bölümden diğerine gitmekte olan bazı kişiler vardı. Yanından geçtiği kimse onu gördüğüne şaşırmış görünmüyordu genç yaşına rağmen yetişkinlerin çoğu kadar uzun boyluydu ve çizgili öğrenci üniforması mürettebatla olan ilişkisini vurguluyordu. Zaten çalışkan, tedbirli bir öğrenci olarak tanınmış olması da geriye kalan şüpheleri gidermeye yeterliydi.

Dnnys kararlaştırdıkları yerde, 21.Güvertedeki boş bir mürettebat salonunda bekliyordu. “Gelmeyeceksin sandım.”

“Biraz geciktirildim,” dedi Wesley

Diğer çocuğun yüzünde bilen bir gülümseme belirdi. “Ben de neredeyse yakalanıyordum. Fakat Thomas’ın  geçen seferki kırbaçlarından sonra kimse yolcu bölgesinden ayrılmaya cesaret edebileceğime inanmaz herhalde. Evet, nereden başlıyoruz, Bay Crusher?”

“Mühendislik,”  dedi Wesley. Buluşma zamanını beklerken yatakta yattığı süre içinde rotalarını kafasında çizmişti. “Seni bazı yasak olmayan bölgelere sokabilirim ancak davranışlarına çok dikkat etmelisin, çünkü farkedileceksin.”

“Kim, ben mi?” dedi Dnnys gözlerini saf saf açarak. Sonra pamuklu dokumadan soluk mavi pantolon ve kırmızı siyah kareli yün gömleğinden ibaret olan geleneksel Çiftçi kıyafetine baktı.

“Sana giymen için birşeyler getirebilirdim, ama fazla bir şey farketmezdi,” dedi Wesley, Çiftçi çocuğun karışık kahverengi şaçlarını işaret ederek. “Saçlarını da kesmemiz gerekirdi.”

Dnnys omuzlarını silkti. “Köprüyü ziyaret edebilir miyiz?”

“İmkansız,” dedi Wesley anlayışla. “Kaptan çocukların köprüye girmesini yasakladı. Bir keresinde ben Asteğmen olmadan önce sadece köprüye asansörden baktığım için bana bağırmıştı.” Durdu. “Övünmek istememiştim, Asteğmen olduğum için yani.”

“Övünmedin,” dedi Dnnys. “Fazla değil hiç değilse. Eğer ben bir yıldız gemisinin köprüsünde çalışıyor olsaydım bir horoz gibi öterdim.” Salonun çıkışına doğru yürümeye başladı. “Haydi, artık başlayalım. Ortadan kaybolduğum fark edilmeden önce fazla zamanım yok.”

Wesley onu izledi. “Bunu yapmak istediğinden emin misin? Başın büyük belaya girebilir.”

“Başım şu ya da bu şekilde mutlaka belaya giriyor zaten,” diye içini çekti Dnnys. “Alıştım artık.”

Wesley omuz silkti ve Dnnys hiç bir gerileme belirtisi göstermediği için mühendislik bölümünün girişine giden yolu göstererek ilerlemeye başladı. Gece mürettebatı Wesley Crusher’ın girişine engel olmaya kalkışmadı. Refakatindeki kişiye ise daha kuşkulu bir bakış atmakla yetindiler ve işlerine geri döndüler.

“Aslında merkez şaftı daha ilginçtir,” diye özür diledi Wesley kontrol panelleriyle dolu bir odada yürürlerken...

LİNK

15 Şubat 2022 Salı

Picasso İle Yaşamak / Françoise Gilot, Carlton Lake

 

Picasso İle YaşamakPicasso İle Yaşamak

Picasso İle Yaşamak’tan…

Picasso ve arkadaşları restorandan ayrıldığında biz hala oturuyorduk. Serin bir akşamdı, kalın bir oduncu ceketi giymiş, başına da bere takmıştı. Dora Maar omuzlarında vatka bulunan kürk bir ceket ve İşgal sırasında kızların çok giydiği modelde ayakkabılar giyiyordu. Bu ayakkabıların deri olanı işgal sırasında hemen her şey gibi az bulunuyordu. Dora’nın giydiği ayakkabı tahta tabanlı ve yüksek topukluydu. Yüksek topukları, vatkalı omuzları ve öne eğik duruşuyla; kalçasına kadar gelen oduncu ceketi giyen Bask bereli adamdan yirmi santim uzun, gösterişli bir Amazon’a benziyordu.

Sonraki Pazartesi sabahı saat sabah on birde Geneviève ile Grands-Augustins Caddesi 7 Numara’da bulunan arnavut kaldırım taşlı avlunun köşesine saklanmış karanlık ve dar merdivenlerden tırmanarak, Picasso’nun evinin kapısını çaldık. Kısa bir süre bekledikten sonra kapı 8–10 santim açıldı ve Picasso’nun sekreteri Jaime Sabartés’nin uzun, ince burnu göründü. Onu daha önce hiç görmemiştik ama kim olduğunu biliyorduk. Picasso’nun yaptığı resimlerinin reprodüksiyonlarını görmüştük ve Cuny bizi Sabartés’nin karşılayacağını söylemişti. Bize şüpheyle baktı ve “Randevunuz var mı?” diye sordu. Randevumuz olduğunu söyledim. Bizi içeri aldı. Kalın camlı gözlüklerinin arkasından kaygıyla bize bakıyordu.

Pek çok kuşun – üveyikler ve hasır kafeslerin içinde çok sayıda egzotik türler – ve bitkilerin bulunduğu bir bekleme odasına girdik. Bitkiler pek güzel sayılmazdı. Otellerdeki kapı görevlilerinin yanındaki bakır kaplarda bulunan dikenli, yeşil bitkilerdi. Ancak burada sunumları daha güzel yapılmıştı ve açık duran yüksek pencerenin önünde oldukça hoş bir görüntü oluşturmuşlardı. Bu bitkilerden birini, Nazilerin Picasso eserlerine getirdiği yasağa rağmen bir ay önce d’Astorg Caddesi’ndeki Louise Leiris Galerisi’nin kuytuda kalan kameriyesine asılı duran yeni bir Dora Maar portresinde görmüştüm. Pembe ve gri renklerinin hâkim olduğu mükemmel bir portreydi. Resmin geri planında şimdi gördüğüm büyük antika pencerenin bölmeleri gibi bölmeleri olan bir çerçeve, kafeste kuşlar ve dikenli bitkilerden biri vardı.

Sabartés’yi takip ederek ikinci bir odaya geçtik. Bu çok uzun bir odaydı. Odada XIII. Louis döneminin izlerini taşıyan çok sayıda eski divan, sandalyeler ve üzerlerine bırakılmış gitarlar, mandolinler ve Picasso’nun Kübist dönemde resimlerinde kullandığını düşündüğüm diğer müzik aletleri bulunuyordu. Picasso daha sonraları bana müzik aletlerini resimleri yapmadan önce değil, sonra aldığını ve aletleri Kübist günlerinin anısına bu odada tuttuğunu söyledi. Odada her şey oldukça orantılıydı ama her şeyden altı ya da yedi tane vardı. Karşımızda duran uzun masa ve sağ duvara dayalı, birbiri ardına duran iki uzun marangoz masası kitaplar, dergiler, gazeteler, fotoğraflar, şapkalar ve her türlü düzensizce yayılmış eşyayla kaplıydı. Masalardan birinin üstünde ortasında su gibi görünen bir sıvıyla dolu, üzeri kapalı küçük bir boşluk olan, insan başı büyüklüğünde bir parça işlenmemiş ametist kristal duruyordu. Masanın altındaki rafta çok sayıda katlanmış erkek takım elbiseleri ve üç, dört çift eski ayakkabı gördüm.

Odanın ortasındaki uzun masanın yanından geçerken Sabartés’nin diğer odaya açılan kapının yanında yerde duran mat, kahverengi bir nesnenin yanından dolandığını fark ettim. Yakına geldiğimde bu nesnenin bronz bir kafatası heykeli olduğunu gördüm...

LİNK

14 Şubat 2022 Pazartesi

Pısırıklar Çağı / Frederik Pohl

 

Pısırıklar ÇağıPısırıklar Çağı

Pısırıklar Çağı’ndan…

Forrester'ın uyandığı yatak, oval, yaylı ve tatlı bir ılıklık içindeydi. Onu neşeli, teskin edici, hafif bir mırıltı uyandırmış, kıpırdamaya başladığında mırıltı durmuş, bu sefer de yatağın yüzeyi adalelerine hafif bir masaj yapmaya başlamıştı. Uzaktan, bir çigan üçlüsünü andırır canlı bir müzik duyuluyordu. Forrester gerindi, esnedi, dilini dişlerinin arasında şöyle bir gezdirdi ve oturdu.

Yatak, "Günaydın, Adam Forrester," dedi. "Saat sekiz elli ve dokuz yetmiş beşte bir randevunuz var. Sizi arayanları sıralamamı ister miydiniz?"

Forrester hemen, "Şimdi olmaz," dedi. Hara ona konuşan yataktan söz etmişti. Bu onu şaşırtmadı. Bu sadece bir kolaylıktı, bir tehlike değil. Bu sevecen dünyanın bir başka konforuydu, o kadar.

Yanarak öldüğünde otuz yedi yaşında olan ve kendisini hâlâ bu yaşta gören Forrester bir sigara yaktı, durumunu dikkatlice irdeledi ve bunun, daha evvel bu dünyanın tarihinde otuz yedi yaşındaki hiç kimsenin erişemediği bir durum olduğu kararına vardı. Bunu başarmıştı. Hayat, sağlık, iyi dostlar ve çeyrek milyon dolar.

Kuşkusuz düşündüğü kadar eşsiz değildi. Fakat öldüğü ve şimdi yeniden hayata döndüğü gerçeğini tam olarak kabullenemediği gibi, bu durumda daha milyonlarca kişinin de bulunduğunu hiç anlayamıyordu ve kendini eşsiz hissediyordu. Kendini çok iyi hissediyordu.

"Şimdi sizin için bir mesaj daha aldım Adam Forrester," dedi yatak.

"Dursun," dedi Forrester. "Kahvemi içtikten sonra."

"Size bir fincan kahve göndermemi mi istersiniz Adam Forrester?"

"Sen ihtiyar bir sütçü beygirisin, biliyor musun? Ne istediğimi ve ne zaman istediğimi ben söyleyeceğim."

Kendi kendine bile daha söylememiş olmasına rağmen Forrester'ın asıl istediği, bir an için bağımsızlık hissinin tadını çıkartmaktı. Bu bir kurtuluş gibiydi. Askerde, temel eğitimin ilk haftasında fark ettiği gibi, engelleri aşmanın bir zor yolu, bir de kolay yolu vardı ki, bu kolay yol da hiç karar vermemeye, hiç inisiyatif almamaya ve sadece her denileni yapmaya dayanıyordu; büyükler için, pek de iyi organize edilmemiş uzunca bir yaz kampından pek bir farkı kalmıyordu o zaman askerliğin.

Burası hakikaten muhteşemdi. Ama prensip gene de aynıydı. Hiçbir yükümlülükle uğraşmak zorunda değildi. Hiçbir yükümlülüğü yoktu. Çocukların okul sorunlarıyla uğraşmayacaktı, çünkü çocukları yoktu; Karısının ihtiyaçları için yeterli parası olup olmadığını da düşünmeyecekti, çünkü karısı da yoktu. Canı isterse şimdi yatağa uzanabilir, örtüyü kafasına çekip uyuyabilirdi. Kimse onu durdurmaz, bundan hiç kimse incinmezdi. Canı öyle isterse sarhoş olana kadar içebilir, bir kızı baştan çıkartmaya çalışabilir, şiir yazabilirdi.

Bütün borçları asırlarca önce ödenmiş veya affedilmişti. Verdiği her sözden kurtulmuş veya kurtulma aşamasından bile çoktan geçmişti. 1962'deki o hafta sonu hakkında Dorothy'ye söylediği yalanın onu artık rahatsız etmesi gerekmiyordu. Gerçek şimdi ortaya çıksa bile aldıracak kimse kalmamıştı ki, zaten gerçeğin odaya çıkması da tamamen olanaksızdı...

LİNK

13 Şubat 2022 Pazar

Heechee İle Buluşma / Frederik Pohl

 

Heechee İle BuluşmaHeechee İle Buluşma

Heechee İle Buluşma’dan…

HENÜZ enginleştirilmediğim günlerde, otuz yıldan uzun bir süredir ihtiyaç hissetmediğim, bir daha hiç yapmayacağımı düşündüğüm bir şeyi yaptım. Karım Essie’yi şehre, yatırımlarını denetlemeye gönderdim. Evdeki bütün iletişim sistemlerine “Rahatsız Etmeyiniz” komutunu verdim. Bilgi erişim sistemim ve (arkadaşım) Albert Einstein’ı çağırdım ve kaşlarını çatıp piposunun ağzım çiğnemesine neden olan emirler verdim ona. Ve nihayet, evde çıt çıkmadığı, Albert’in istemeye istemeye de olsa kendini kapattığı ve benim de çalışma odamdaki divana uzanmış yan odadan gelen Mozart’ı dinleyip havalandırma sistemindeki mimoza kokusunu içime çekerek loş bir ışıkta yattığım o anda, yıllardır ağzıma almadığım o ismi söyledim, “Sigfrid von Shrink, seninle konuşmak istiyorum.”

Bir an için gelmeyeceğini sandım. Derken barın yanındaki köşede bir ışık bulutu belirdi; bir şimşek çaktı ve işte Sigfrid orada oturuyordu.

Otuz yıl onu hiç değiştirmemişti. Sigmund Freud’un resimlerinde gördüklerinize benzer, kalın bir kumaştan koyu renkli bir takım elbise giymişti. Hiçbir belirgin özelliği olmayan o yaşlı yüzünde bir tek yeni kırışık bile yoktu ve gözleri hâlâ eskisi gibi pırıl pırıldı. Sanki not almaya pek ihtiyacı varmış gibi, bir elinde not defteri, ötekinde de kalemini tutuyordu! Kibar bir sesle, “Günaydın Rob,” dedi, “seni iyi gördüm.”

“Hep bana güven vermekle başlardın,” dedim; o da hafifçe gülümsedi.

Sigfrid von Shrink diye biri yok aslında. O yalnızca bir psi-kanalitik bilgisayar programı. Fiziksel bir varlığı yok; benim gördüğüm bir hologramdan ibaret; duyduğum da elektronik bir konuşma. Bir adı bile yoktu aslında; Sigfrid von Shrink adını ben takmıştım ona yıllar önce, çünkü elimi ayağımı bağlayan sorunlarımı adı bile olmayan bir makineye anlatamazdım. “Sanırım,” dedi duraklayarak, “beni çağırmanın nedeni bir şeylerin seni huzursuz ediyor olması.”

“Doğru.”

Sabırlı bir merakla beni süzüyordu; tıpkı eskisi gibi. Artık hizmetimde çok daha iyi programlar vardı -aslında bu tek bir programdı; Albert Einstein o kadar iyiydi ki başka programlarla uğraşmama gerek kalmıyordu- ama Sigfrid de hâlâ iyi sayılırdı. Sabırla konuşmamı bekledi. Kafamın içinde kaynayan şeylerin sözcüklere dökülmesinin zaman aldığını biliyordu, bu yüzden de beni zorlamıyordu.

Gelgeldim bu süreyi boşa geçirmeme de fırsat tanımıyordu. “Şu anda seni neyin huzursuz ettiğini söyleyebilir misin?” “Birçok şey. Farklı şeyler.”

“Birini anlat,” dedi sabırla, ben de omuz silktim.

“Sorunlar bitmek bilmiyor Sigfrid. Olan biten onca iyi şeye rağmen neden hâlâ insanların -kahretsin. Yine başladım değil mi?”

Bana göz kırptı. “Neye?” diye sordu.

“Beni huzursuz eden herhangi bir şeyden söz etmeye; asıl sorundan kaçmaya..”

“Bu iyi bir gözlem oldu, Robin. Şimdi, bana asıl sorunu anlatmayı denemek ister misin?”

“İstiyorum. Hem de o kadar çok istiyorum ki neredeyse hırsımdan ağlayacağım. Uzun zamandır yapmamıştım bunu.” “Uzun zamandır benimle konuşmaya ihtiyacın olmamıştı,” dedi, ben de başımla onayladım...

LİNK

12 Şubat 2022 Cumartesi

Benito Cereno / Herman Melville

 

Benito CerenoBenito Cereno

Benito Cereno’dan…

Aynı gün, ay ve yıl, Sayın Yargıç Doktor Juan Martinez de Rozas, bu Hükümdarlığın Yüce Mahkeme Kurulu Üyesi ve Personel ve Yönetim Hukuku Uzmanı, San Dominick gemisinin kaptanı Don Benito Cereno’ya, mahkemede hazır bulunmasını emretmiş, ki o da sedyesinde, kendisine Tanrı ve Kutsal Haç üstüne, sorulan her soru ve bildiği her şey hakkında gerçeği anlatacağına yemin ettiren Rahip Infalez eşliğinde gelmiş; ve kendi isteğiyle, olayların başlangıcıyla ilgili olarak sorgulandığında, son yılın Mayıs ayının yirmisinde, Callao’ya bağlı Valparaiso limanından gemisine yüklenen ülkede üretilen ürünlerin yanısıra, otuz sandık hırdavat ve madeni eşyayla Mendoza kentinden Don Alexandro Aranda’ya ait her iki cinsten yüz altmış siyahiyle yola çıktığını; gemide yolcu olarak bulunanların dışında gemi tayfası olarak otuz altı kişi bulunduğunu söylemiş; ve Zencilerle ilgili olarak aşağıdaki bilgileri vermiştir:

(Asıl belgede, bunu, Aranda’nın önce kaybolup daha sonra bulunan bazı kayıtlarından, ayrıca tanığın anımsadıklarına dayalı ve burada yalnızca bazı bölümlerinden alıntılar verilen yazılı ifadesine göre derlenmiş, elli adamla ilgili adlar, betimlemeler ve yaşlarla ilgili bir liste izliyordu.)

- On sekiz on dokuz yaşlarında Jose adında biri; efendisi Don Alexandro’nun hizmetine bakan bu adam, dört beş yıldır onun hizmetinde olduğundan İspanyolcası iyi; Francesco adında bir melez, kamarot, iyi bir kişiliği ve güzel bir sesi var, Valparaiso kilisesinde ilahiler söylemiş, Buenos Aires’in yerlisi, otuzbeş yaşlarında.

Dago adında, uzun yıllar mezar kazıcı olarak İspanyolların arasında bulunmuş, açıkgöz bir Zenci, kırk altı yaşında. Afrika doğumlu, altmış yetmiş yaşlarında dört yaşlı Zenci; ancak sağlıkları yerinde, zanaatları kalafatçılık  olan bu adamların adları şöyle: Birincinin adı Muri ve öldürülmüş (Diamelo adındaki oğlu gibi); ikincisi Nacta; üçüncüsü Yola, diğer ikisi gibi öldürülmüş; dördüncüsü Ghofan; ve yaşları otuz - kırk beş arasında olan altı yetişkin Zenci, hepsi de eğitimsiz - Matiluqui, Yan, Lecbe, Mapenda, Yambaio, Akim adlı ve bunlardan dördü öldürülmüş olan Aşantilerin arasında doğup büyümüşler; Atufal adında, Afrika’dayken bir kabile reisi olduğu varsayılan güçlü bir Zenci, sahibi onun çok değerli olduğu kanısında. Ve bir süre İspanyolların arasında bulunmuş, otuz yaşlarında, Senegalli, Babo adında ufak tefek bir Zenci; ötekilerin adlarını anımsayamadığını, ancak Don Alexandro’nun belgelerinin bulunacağından hâlâ umutlu olduğunu, o zaman bunların tümünü değerlendireceğini ve mahkemeye bildireceğini; ve bunların dışında otuz dokuz kadın ve her yaştan çocuklar olduğunu belirtti.

(Sıraya göre düzenlenmiş isim listesi burada bitiyor ve yeminli ifade sürüyor.)

Bu tür seferlerde alışılmış olduğu üzere Zencilerin tümünün güvertede uyuduklarını ve hiç kimsenin prangalı ya da zincirli olmadığını, çünkü sahipleri, arkadaşı Aranda’nın kendisine onların uysal olduklarını söylediğini; yedinci gün limandan ayrıldıktan sonra, sabah saat üçte, nöbette olan iki görevli - ki, bunlar lostromoydu, - marangoz Juan Robles, dümenci Bautista Gayete ve yamağı - dışında İspanyolların hepsi uykudayken, Zencilerin ansızın ayaklanarak, lostromo marangozu ağır yaralayıp ve bazılarını baltalar ve sivri uçlu demirlerle, diğerlerini bağladıktan sonra canlı canlı denize atmak suretiyle, güvertede uyumakta olan on sekiz adamı peşpeşe öldürdüklerini; güvertedeki İspanyollardan canlı olarak bağlayıp bıraktıkları yedi kişiyi gemiyi kullanmaları için sağ bıraktıklarını düşündüğünü, ve bunun dışında, saklanmış üç dört kişinin sağ kaldığını söyledi...

LİNK

11 Şubat 2022 Cuma

Moby Dick / Herman Melville

 

Moby DickMoby Dick

Moby Dick’ten…

Ne olur yani, yaşlı kaptanın biri, «al şu süpürgeyi de güverteyi temizle,» derse bana? Çok mu ağır bir hakarettir bu? Kaç dirhem gelir İncil’in terazisinde? Cebrail’in gözünden mi düşerim, adamı saydım, dediğini hemen yaptım diye? Köle olmayan var mı bu dünyada, sorarım size? Velhasıl, yaşlı kaptanlar bana istedikleri kadar cart curt etsinler, beni istedikleri kadar itip kaksınlar, bunda bir kötülük görmem. Bilirim ki, herkesin başına gelir bu - ister fizik açıdan olsun, ister metafizik açıdan. Dünyanın düzeni bu. Tüm insanlar böyle itilir kakılır. Herkes birbirinin sırtını sıvazlayıp, alınyazısına katlanmalı.

Şu da var, gemiye tayfa olarak bindim mi, zahmetime karşılık para verirler bana. Yolcuların ise bir tek metelik aldıklarını şimdiye dek duymuşluğum yok. Tam tersine, yolcular para vermek zorundadır. Para vermekle para almak arasında da dünyanın farkı var. Para vermek, meyva bahçesindeki iki hırsızın, yani Adem ile Havva’nın başımıza açtıkları dertlerin en büyüğüdür belki de. Şaşılacak şey doğrusu: Paranın yeryüzündeki tüm kötülüklerin başı olduğunu, paralı bir insanın hiç bir zaman cennete gidemeyeceğini biliriz. Gene de, bize verilen paraları el etek öpüp alıveririz. Ah, nasıl da can atarız cehennemlik olmaya!

Son olarak şunu da söyleyeyim. Gemiye tayfa olarak binerken, sağlığımı da düşünürüm, insan elini kolunu işletir, baş kasara güvertesinde temiz hava alır. Çünkü (Pythagoras’ın kurallarına aykırı düşünmeye kalkmazsanız), bu dünyada baştan esen rüzgârlar, kıçtan esen rüzgârlardan çok daha süreklidir. Böyle olunca da, kıç güvertedeki amiralin aldığı hava, İkinci elden bir havadır. Neden derseniz, bu havayı daha önceden baş güvertedeki tayfa alıp vermiştir. Amiral ise, ilk soluk alanın kendi olduğunu sanır; ama hiç de öyle değildir. Bunu birçok başka işde de görürüz: Baştakiler, hiç farkında olmadan, buyrukları altındaki basit insanların ardından gelir.

Peki ama, birçok ticaret gemisinde deniz havası aldıktan sonra, nereden aklıma esti de balina avına gitmeye kalktım diye sorarsanız, bunun karşılığını en iyi kader tanrıçalarının gözle görünmez hafiyesi verir; çünkü o, beni durmadan gözetler, peşimden gelir, ve bilinmez değişik yollardan her yaptığıma karışır. Kuşkusuz, benim bu balina seferine gitmem, kaderin çok önceden hazırladığı görkemli programın bir bölümüydü. Bu balina seferi, çok daha uzun ve büyük iki temsil arasında yer alan kısa bir varyete numarasıydı. Bana kalırsa, programın o kısmı aşağı yukarı şöyleydi:

      BİRLEŞİK AMERİKA CUMHURBAŞKANLIĞI İÇİN ÇEKİŞMELİ BÜYÜK SEÇİM

       Ishmael adında birinin balina seferi

AFGANİSTAN’DA KANLI BİR SAVAŞ

Neden bu tiyatro yönetmeni hatunlar bana balina avında entipüften bir rol verdiler de; kimine büyük tragedyalarda görkemli roller, kimine kibar komedyalarda kısa ve kolay roller, kimine de kaba soytarılık oyunlarında keyifli roller dağıtırlar? Orasını pek bilmem doğrusu. Bununla beraber, o zaman olup bitenler şimdi aklıma geliyor da, çeşitli kılıklara bürünen bir sürü kurnazlıklarla kandırılıp, gizliden gizliye dürtüklemelerle, bu rolü oynamaya nasıl sürüklendiğimi sezinler gibi oluyorum. Üstelik öylesine aldandım ki, bu işe hiç kimse karışmadan, sırt kendi isteğimle, kendi kafamla düşüne taşına girdiğimi sanıyordum.

Beni sürükleyen şeylerin en başta geleni, kafama takılan o dayanılmaz büyük balina hayali oldu. O korkunç, o gizemli canavardı tüm merakımı uyandıran. Sonra o vahşi denizler, balinanın bir ada gibi koca gövdesini gezdirdiği uzak denizler; onun yarattığı baş edilmez, akla hayale sığmaz tehlikeler; görülecek, duyulacak binbir hârika, Patagonia’nın büyülü manzaraları - tüm bunlar beni baştan çıkardı. Bunlar bir başkasını belki de böyle çekmezdi; ama ben hep uzak şeylerin özlemiyle yanar tutuşurum. Yasak denizlere açılmaya, vahşi kıyılara çıkmaya can atarım, iyi şeylerin ne olduğunu bilirim ama, kötü şeyleri de çabucak kavrarım; ve hemen anlaşıveririm onlarla - bırakırlarsa, elbette. Çünkü insanın, çevresindeki tüm komşularla dostluk etmesi iyi bir şeydir...

LİNK

10 Şubat 2022 Perşembe

Ah Avrupa / Hans Magnus Enzensberger

 

Ah AvrupaAh Avrupa

Ah Avrupa’dan…

Seçimden bir gece önce Kraliyet meclisinde üyesi bulunan tüm partilerin yöneticileri bir televizyon programında tartışmaya katılıyorlar. Bu tartışma o derece terbiyeli, düzgün ve ölçülü geçiyor ki —zaten başka türlüsü de beklenemez— seyircinin bir kısmının uykusu bile geliyor. İlk andan itibaren reislerin reisinin kim olduğunu anlıyor insan; hiç de görevde olan başbakan değil, biçim açısından bakıldığında muhalefette bulunan partinin başkanı.

Olof Palme sanki ev sahibi, reis, şampiyon; bu rolü de kişisel karizması ve konuşma yeteneğiyle oynamıyor. (Ülke liderliği için gereken doğuştan gelme ağırlık onda yoktu, kişiler üzerinde saygı ya da çekinme oluşturabilmek için fazla aydın, fazla hareketli, fazla burjuvaydı.) Yani duruma egemen olması sadece mevkiinin ona verdiği güçten kaynaklanıyordu. Son sözü o söyledi, çünkü iktidarda olup olmamaya bağlı olmaksızın İsveç toplumunu ideolojik, ahlâki ve siyasal açıdan yöneten grubun temsilcisiydi.

Bu güç o derece büyüktü ki, karşıtlarının her türlü davranışını belirliyordu. Bu güce karşı muhalefet yapan, muhalifliği için bir çeşit özür diliyordu, çoğu kez de eğlendirici biçimde özür diliyordu, farkına bile varmadan. Öteki partilerin adlarından başlıyordu bir kere bu iş. Tutucular sanki tutucu olduklarından utanç duyarcasına kendilerine "Ilımlı Birleştirme Partisi" diyorlar, Liberaller herhalde liberalliklerini kuşkulu buluyor olmalılar ki kendilerine folklorik bir lakap bulmuşlar: Eski Köylü Partisi; hiçbir anlama gelmeyecek derecede tarafsız bir adın arkasına sığınmışlar.

Siyasal gücün banka kasalarında yerleşmiş olduğuna inanmak, kaba Marksizm'e dayanan eski bir hatadır. İnsanların kafalarından neyin geçtiği, hangi yazılmamış kanunlara inandıkları, hangi dili konuştukları da aynı derecede ağırlıklı sanılır. İsveç burjuvazisinin kendi dili kalmamıştır, kendi öz bilinci ve siyasal kültürü de yoktur. Borgerskapet sözcüğü bile şaibeli, daha çok savunmaya dayalı bir çağrışım yapar. Bu yüzden "burjuva hükümetlerinin", 1976'dan beri başka bir etiket altında ve küçük bazı farklarla sosyal demokrat politikayı sürdürmekten başka bir şey yapmamalarına şaşmamak gerekir: Vergi yükümlülüğünü artırdılar, kamu harcamalarını çoğalttılar ve devlet payını yükselttiler.

Böyle bir toplumda zenginlerin neşesinin pek yerinde olduğu söylenemez. Evet, yalnız vergiler olsa iyi! Dürüst vatandaşlar olarak gönülsüz de olsa vergileri zamanında ödemek istiyorlar. Onları üzen, bu ağır kaderlerinin yarattığı duruma kimsenin anlayışla bakmaması. Kapılarını özür dileyen bir tavırla açıyorlar. Sadece bir rastlantı sonucu, neredeyse kazara bu paraya sahip oldular, bu villayı satın aldılar.

Zaten zenginliklerinde de ısrarlı değiller. Tam tersine, yük oluyor bu onlara, dikkati çekiyor, yanlış anlaşılmalara neden oluyor. Herkes onları kendini beğenmiş ya da spekülatör zannedebilir, bu da son derece üzücü bir durum. Yani tek kelimeyle kendilerini fazlalık, küçümsenen, dışarda bırakılan kişiler olarak görüyorlar; çekingen bir protesto girişiminde bulunduklarında ise, bu protesto son derece çaresiz ve cılız kalıyor. (Seçim günü Grand Hotel Saltsjöbaden'in önünde duran gece mavisi Jaguar marka arabanın ön camındaki çıkartmayı her zaman gülerek anımsayacağım, üzerinde "Halk işçi fonlarına karşı," yazılıydı.)

Bu arada konukların sayısı azalmıştı. Ekrandaki oy yüzdelerini gösteren tablolara kimse bakmıyordu...

LİNK