20 Şubat 2020 Perşembe

Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret / Aldous Huxley

Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret

Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret’ten…

Dediğim gibi, Cesur Yeni Dünya’ya giden en kısa ve en geniş yol, nüfus aşırılığı ve insan sayısının hızlı artışı arasından geçiyor –bugün iki milyar sekiz yüz milyon, yüzyılın sonunda beş buçuk milyar olacak, insanlığın çoğu anarşiyle totaliter denetim arasında bir seçim yapma zorunluluğuyla karşı karşıya kalacak. Ama eldeki kaynaklar üzerinde rakamların artan baskısı, bizi totaliterizme doğru iten tek güç değil.
Özgürlüğün bu kör biyolojik düşmanı, tam da o kadar övündüğümüz teknolojik ilerlemelerin ürettiği son derece kuvvetli güçlerle ittifak içindedir. Haklı olarak övündüğümüz eklenebilir; çünkü bu ilerlemeler, dehanın ve ısrarlı sıkı çalışmanın, mantığın, hayal gücünün ve riyazetin meyveleridir –tek sözcükle, kişinin hayranlıktan başka bir his duyamayacağı, ahlaksal ve zihinsel erdemlerin meyveleri. Ama eşyanın tabiatı öyledir ki, bu dünyada kimse hiçbir şeyi bedelini ödemeden alamaz.
Bu şaşırtıcı ve hayranlık verici ilerlemelerin de bedelinin ödenmesi gerekiyor. Aslında, geçen yılın çamaşır makinesi gibi, hâlâ bu bedeli ödüyoruz –ve her bir taksit bir öncekinden daha yüksek. Birçok tarihçi, birçok sosyolog ve psikolog Batılı insanın teknolojik ilerleme için ödemesi gereken ve ödemeye devam edeceği bedel hakkında uzun uzadıya ve derin kaygıyla yazdı. Örneğin, politik ve ekonomik iktidarın gitgide merkezileşip yoğunlaştığı toplumlarda demokrasinin gelişmesinin çok zor beklenebileceğine değiniyorlar.
Ama teknolojinin ilerlemesi, tam da iktidarın böyle bir merkezileşmesi ve yoğunlaşmasına götüregeldi ve hâlâ götürmektedir. Toplu üretim daha verimli hale getirildikçe, gitgide daha karmaşık ve pahalı olmaya yönelmektedir –dolayısıyla da kısıtlı araçları olan girişimci için daha erişilmez olmaya. Ayrıca, toplu üretim, toplu dağıtım olmadan işleyemez, ancak en büyük üreticilerin tatmin edici biçimde çözebileceği sorunlar doğurur. Toplu üretim ve toplu dağıtımın dünyasında Küçük Adam, eldeki yetersiz sermaye stokuyla, büyük bir dezavantaja sahiptir.
Büyük Adam’la rekabet içinde parasını ve sonunda da bağımsız üretici olarak varlığını kaybeder. Büyük Adam onu yutar. Küçük Adamlar ortadan kalktıkça, gitgide daha çok ekonomik güç, gitgide daha az insan tarafından kullanılır olur.
Bir diktatörlükte, ilerleyen teknoloji ve bunun sonucunda Küçük İş’in yok olmasıyla olanaklı kılınan Büyük İş, Devlet tarafından kontrol edilir –yani küçük bir grup parti yöneticisi ve asker, polis ve onların emirlerini yerine getiren memurlar tarafından. Amerika Birleşik Devletleri gibi kapitalist bir demokraside ise, Profesör C. Wright Mills’in “İktidar Seçkinleri” dediği öbek tarafından kontrol edilir. Bu “İktidar Seçkinleri”  


Arthur C.Clarke

Arthur Charles Clarke (16 Aralık 1917, Minehead - 19 Mart 2008, Kolombo), İngiliz Şövalyelik Nişanı'na yani "Sir" ünvanına sahip İngiliz mucit ve bilimkurgu yazarıdır. Mysterious World adlı İngiliz televizyon serisinin yapımcılığını ve sunuculuğunu da yapmıştır. Clarke, Robert A. Heinlein ve Isaac Asimov'la birlikte, bilimkurgunun "üç büyük yazar"ından biri olarak kabul edilmektedir.

1941-1946 yılları arasında Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde radar eğitmeni ve teknisyeni olarak çalışmıştır. 1945 yılında teklif ettiği "uydu iletişim sistemi" önerisinden dolayı 1963'te Franklin Institute Stuart Ballantine'den altın madalya kazandı. Bugün cep telefonlarımız için kullandığımız uydu sistemleri Clarke'ın buluşudur yani. 1947-1950 yılları arasında ve daha sonra tekrar 1953'te "British Interplanetary Society" (İngiliz Gezegenlerarası Topluluğu) başkanlığı yapmıştır.

Clarke dalışa olan merakından dolayı 1956 yılında Sri Lanka'ya yerleşti ve ölümüne dek orada yaşadı. 1998 yılında İngiliz Krallığı tarafından şövalye ilan edildi ve 2005 yılında Sri Lanka'nın en yüksek sivil onuru Sri Lankabhimanya ile onurlandırıldı.

Arthur C.Clarke Kitapları:

1- Kara Güneş / Against the Fall of Night (1948, 1953) The City and the Stars'ın özgün versiyonu.
2- Prelude to Space (1951)
3- Şafak Projesi Phobos / The Sands of Mars (1951)
4- Islands in the Sky (1952)
5- Son Nesil / Çocukluğun Sonu / Childhood's End (1953)
6- Earthlight (1955)
7- Şehir ve Yıldızlar / The City and the Stars (1956)
8- The Deep Range (1957)
9- Susuz Deniz / A Fall of Moondust (1961)
10- Dolphin Island - A Story of the People of the Sea (1963)
11- Glide Path (1963)
12- 2001: Bir Uzay Macerası / 2001: A Space Odyssey (1968)
13- Rama ile Buluşma / Rendezous with Rama (1973)
14- Imperial Earth (1976)
15- The Fountains of Paradise (1979)
16- 2010: Uzay Efsanesi 2 / 2010: Odyssey Two (1982)
17- The Songs of Distant Earth (1986)
18- 2061: Uzay Efsanesi 3 / 2061: Odyssey Three (1987)
19- Cradle (1988)
20- Rama Dönüyor / Rama II (1989)
21- Beyond the Fall of Night (1990)
22- The Ghost from the Grand Banks (1990)
23- Rama Bahçesi / The Garden of Rama (1991)
24- Rama'nın Sırrı / Rama Revealed (1993)
25- The Hammer of God (1993)
26- Richter 10 (1996)
27- 3001: Son Efsane / 3001: The Final Odyssey (1997)
28- Tetik / The Trigger (1999)
29- The Light of Other Days (2000)
30- Time's Eye (2003)
31- Sunstorm (2005)
32- Firstborn (2007)
33- The Last Theorem (2008)

19 Şubat 2020 Çarşamba

Glenn Meade

Son yıllarda yazdığı polisiyelerle tanınan ve adından söz ettiren Glenn Meade, 1958 Finglas, Dublin doğumludur. Profesyonel anlamda yazmaya 80'li yılların başında tiyatro oyunu yazarı olarak başlamıştır. Oyunları Dublin'de bulunan Strand Theatre'da sergilenmiştir. Daha sonraları Aer Lingus için pilot eğitmenliği yapmış, ardından The Irish Times ve Irish Independent gazetelerinde çalışmıştır. Gazetecilik serüveniyle birlikte yazma tutkusu daha fazla körüklenmiş ve 90'lı yılların başında yazmaya başladığı ilk romanı Brandenburg 1994 yılında yayınlanmıştır. Türün eleştirmenleri tarafından oldukça başarılı bulunan bu polisiye romanın ardından Meade, hiç hız kesmeden yazmaya devam etmiş ve en iyi romanlarını ortaya çıkarmıştır.

Glenn Meade Kitapları:

1- Brandenburg
2- Kar Kurdu (Snow Wolf)
3- Sakkara'nın Kumları (The Sands of Sakkara)
4- 8.Gün (Resurrection Day)
5- Buz Kapanı (Web of Deceit)
6- Şeytanın Müridi (The Devil's Disciple)
7- İkinci Mesih (The Second Messiah)
8- Seconds to Disaster (Ray Rohan ile birlikte yazmıştır, Türkçe'ye çevrilmedi)
9- Romanov Komplosu (Romanov Conspiracy)
10- Son Tanık (The Last Witness)
11- Huzursuz Hayaletler (Unquiet Ghosts)

Bir Masum Menekşe / Kathryn Kramer

Bir Masum Menekşe

Bir Masum Menekşe’den…

Kralına ne olacağını öğrenmek zorundaydı. Adamların olabildiğince yakınına sokularak nasıl bir komplo kurulduğunu öğrenip sonra da Richard’ı uyarmayı umdu.
“Bir krala benzemek mi? Sanırım,” dedi karanlıktaki adam ve güldü. “Gloucesterlı Richard’m tahta çıkacağı kimin aklına gelirdi ki? Edvvard'ın iki oğlu Edward ile Richard’dan bahsetmeden bile, taht sırasındaki ağabeyi, Clarence Dükü George varken Richard’ın tacı taktığını göreceğini düşünen çok az kişi vardı.”
“Yine de taktı, dostum. George vatan haini ilan edildikten sonra bir fıçı şarap içinde boğuldu, oğlu ise tahttan sonsuza dek men edildi. Sonra da Edward’ın ölümü ve iki prensin de, babalarının Elizabeth’le evlenmeden önce başka bir kadına sadakat yemini etme aptallığının evliliğini geçersiz kılmış olması yüzünden gayrimeşru ilan edilmeleri. Burada ölü bir ağabey, orada bir piç ve taç avcuna düşüverdi işte. Öyleyse neden benimkine de düşmesin ki? Hem bunun en güzel yanı, Richard’m benim yoluma çıkabilecek herkesi ortadan kaldırarak bana yardım etmiş olması.” “Kendisi hariç herkesi ortadan kaldırdı.” Sesi iğneleyiciydi. “Bunu da senin yardımınla halledeceğim. Birlikte, Richard her şeyi yapabilecek, hatta ağabeyinin oğullarını öldürtebilecek kadar aşağılık bir canavar gibi görünene kadar bu topraklara huzursuzluk tohumlan ekeceğiz.”
Böyle büyük bir haksızlık karşısında Madrigal’ın neredeyse soluğu kesildi. Richard nazik bir adamdı, o asla ağabeyine zarar vermezdi. Yeğenlerini piç ilan etmesi İngiltere’nin iyiliği içindi. Geçmişte o kadar çok kan dökülmüş, taç uğruna o kadar çok savaş yapılmıştı ki. Edvvard’ın evliliğinin geçersiz olduğu bir kez söylendikten sonra Lancasterlılarla Yorklular arasında yine savaş olacaktı. Richard, kan dökülmesini engellemek ve tacın Edward’ın her fır-şatta Richard’m hakkından gelmeye çalışan kraliçesinin ailesi olan Woodvillelerin eline düşmesini önlemek için tahtı ele geçirmişti. Prensler ise güvenli bir şekilde Londra Kulesi’ne yerleştirilmişlerdi ama bu onların kendi güvenliği içindi. Richard kendi yeğenlerini asla öldürmezdi. Bu iki adam dünyadaki herhangi birinin böyle bir şeye inanabileceğini nasıl düşünebilirlerdi ki?
Diğer adam Madrigal’ın düşüncelerinin sesi oldu. “Hiç kimse Richard’m kendi yeğenlerini öldüreceğine inanmaz. Neden öldürsün ki? Onları zaten gayrimeşru ilan etti bile. Ölümleri ona kazançtan çok kayıp getirir. Hatta her hapşırdıklarında hasta olabileceklerinden ya da ateşlenebileceklerinden korktuğunu söyleyecek kadar ileri bile gidebilirim.”
Dükün sesi daha da alçalıp bir fısıltıya dönüştü, Madrigal da onu duyabilmek için daha yakma gitmeye cesaret etmek zorunda kaldı.
“Peki ya prensler kuleden kaybolurlarsa, o zaman ne olur? Richard’m gözetimindeler. Eğer onlann öldüğü söylentisi çıkarsa suçlu bulunur.” 


18 Şubat 2020 Salı

Düzenbaz / James Patterson

Düzenbaz

Düzenbaz’dan…

Uçuş öncesi hazırlıklar beni rahatlatıyor. Kafamı daha ağır şeylerle kurcalamamı engelliyor. Kanatlarda buz olmayacak, bu ağustos sıcağında olanaksız. Yeterince yağ var, dış aydınlatmalar açık. Uçuş planımı bile bildirdim. Böylelikle beklenmedik bir hava güçleri destekçim olmaz en azından. Bu çevrede özel uçuş kurallarını pek önemseyen olmaz. İş ki salağın teki uçuşunu bildirmeyi unutsun da ülkenin en iyi havacısı hedef eğitimi yapmak için onu kullansın.
Bagaj kapağı kapalı... Kontrol paneli ve yüksekli-kölçerin kabloları tamam... VOR antenleri iyi durumda. VOR antenlerinin -ki havada gideceğimiz rotayı belirlerler- alet destekli uçuşta önemi çok büyüktür. Bir istasyonla iki ya da daha çok sayıda iletişime geçtiğimde kendimi haritada konumlandırabileceğim üçgeni belirleyebilirim. Ancak antenler hatasız çalışıyorlarsa...
Kennedy’nin en sevdiği şiirlerden birinin adı şöyleydi: Ölümle Randevum Var. Eşinden sık sık bu şiiri okumasını istermiş.
Kokpite çıkıp başka bir kontrol listesiyle ilgilenmeye başlıyorum. Kemer: Bağlı. Frenler: Tamam. Karışım: Tam zengin. Carb sıcaklığı: Soğuk. Yakıtı hazır edelim. Vanasını sekizde bir inç kadar açıyorum. Ana kumanda paneli ve antenler: Çalışıyor. Camı açıp bağırıyorum: “Tamam!” Basıyorum ve çalışıyor. Uçak ileri doğru hareket ediyor. Ölümle randevum var Birtakım iddialı barikatlarda Hışırtılı gölgeleriyle ilkbahar gelince Sardunyaların kokusu havayı kaplayınca Bir de altıncı kattan kaldırıma düşen sardunyalar var. Serbest düşüşle yere doğru süzülen bir kan damlasının aldığı yuvarlak biçim...
Telsizde bir cızırtı, çılgınca viyaklama sesleri. Sağımda bana az önce gülümseyen pilot deli gibi bağırarak bir şeyleri işaret ediyor. Tuhaf bir uğultu duyuyorum. Tıpkı seninle Eastern Market’te yürürken duyduğumuz metronun sesi gibi. Kiraz kokulu bahar rüzgârının...
Hayır!
Frenlere asılıyorum. Ön taraftaki pervanem, bir Piper *
Mirage’ın kanadını sıyırıp geçiyor. Aman Tanrım! Ben, uyan, kendine gel!
Kokpite girdiğinde unutmaman gereken üç şey: Uçağı uçur. Uçağı uçur. Uçağı uçur.
Soluk al, Ben.
Kalbim boğazımdan aşağıya, kendi yerine dönüyor. Titreyen ellerimle bir kez daha havalanmak için bildirimde bulunuyorum.
Ölümle randevum var.
Dane County Bölge Havaalanindan buraya, the Partridge Cenaze 


17 Şubat 2020 Pazartesi

Şeker Portakalı / Jose Mauro de Vasconcelos

Şeker Portakalı

Şeker Portakalı’ndan…

Belki çocuklarını çok özlediğinden bu kadar ağır hareket edebiliyor, diye düşündüm.
Ve çocukları hiç onu görmeye gelmiyorlardı. Masanın çevresini dolandım, bütün gücümle boynunu kollarımla sıktım. Beyaz saçlarının hafiften başıma süründüğünü duydum.
Bu, at için değil. Yapacağım şey başka. Okuyacağım! dedim.
Okuma biliyor musun Zeze? Bu da ne demek oluyor?
Kim öğretti sana okumayı?
Hiç kimse.
Bana palavra atıyorsun.
Yanından uzaklaştım ve kapının eşiğinden, Cuma günü bana küçük atımı getirin, dedim. O zaman göreceksiniz okuma bilip bilmediğimi!
Parayı ödemediğimiz için Elektrik Şirketi evin elektriğini kestiğinden, akşam hava kararıp da, Jandira gaz lambasını yaktığında, yıldız'ı görmek için ayaklarımın ucunda yükseldim. Kağıt üzerine yapılmış bir yıldızdı bu. Altında da evi kem gözlerden korumak için bir dua vardı.
Jandira, beni havaya kaldır, şu duayı okumak istiyorum, dedim.
Bu kadar palavracı olma, Zeze. Çok işim var.
Hadi, kaldır; göreceksin okuma bilip bilmediğimi.
Dikkat et, Zeze! Bu yaptığın oyunsa görürsün gününü.
Beni kollarına aldı ve kapı çizgisinin üstüne kaldırdı.
Hadi, oku! Görelim bakalım.
Ve okudum: Tanrı'dan evi kutsayıp korumasını, kötü ruhları uzaklaştırmasını dileyen duayı okudum. Jandira beni yere bıraktı.
Ağzı açık kalmıştı. Zeze, duayı ezberledin sen. Benimle alay ediyorsun.
Yemin ederim ki hayır, Jandira. Her şeyi okuyabiliyorum.
İnsan okuma öğrenmeden okuyamaz. Edmundo Dayı mı öğretti,
Dindinha mı?
Hiç kimse.
Bir gazete yaprağı kapıp uzattı, okudum. Yanlışsız okudum.


16 Şubat 2020 Pazar

Görme Biçimleri / John Berger

Görme Biçimleri

Görme Biçimleri’nden…

Bu önemli görüş şudur: Erkek ve Kadın Yöneticiler karşılarında duran Hals’a, ününü yitirmiş, vakıf yardımıyla yaşayan yoksul, yaşlı ressama bakmaktadırlar: Hals onları herşeye karşın nesnel olmaya (yani bir yoksulun bakışından kurtulmaya) çalışan yoksul bir adamın gözleriyle inceler. Resimlerdeki dram budur aslında. ‘Unutulmaz çelişki’nin dramı.
Bulandırmanın eleştiride kullanılan sözcüklerle hiçbir ilişkisi yoktur. Bulandırma, açıklanmasa kendiliğinden apaçık olacak şeyleri açıklamaya kalkışmaktır. Hals sermayeciliğin yarattığı yeni tipleri, yeni yüz ifadelerini resme geçiren ilk portreciydi. İki yüz yıl sonra Balzac’ın edebiyatta yaptığını resimde yaptı Hals. Gene de bu resimler üstüne yazılan o yetkili yapıtın yazarı sanatçının başarısını şöyle özetliyor:
Hals’ın öbür insanların bilincinde olmamızı zenginleştiren ve yaşamın canlı güçlerini bize yakından göstermesini sağlayan yüce itkilerin gittikçe artan gücünden duyduğumuz korkuyu büyüten kişisel görüşüne olan şaşmaz bağlılığı.
Asıl budur, bulandırma.
Geçmişi bulandırmaktan kaçınmak için (geçmiş aynı ölçüde, sahte Marksçı bulandırmaya da uğrayabilir) öncelikle, şimdi’yle geçmiş arasındaki özel ilişkiyi resimsel imgelere bakarak inceleyelim. Şimdi’yi gereken açıklıkla görebilirsek geçmiş üzerine sorulması gereken soruları da sorabiliriz.
Bugün biz geçmişin sanatını hiç kimsenin görmediği bir biçimde görüyoruz. Aslında bambaşka bir biçimde algılıyoruz.
Bu değişiklik; perspektif geleneği denen şeyin aracılığıyla gösterilebilir. Yalnız Avrupa sanatına özgü olan Yenidendoğuş’un başlarında yerleşen perspektif geleneğinde her şey bakan kişinin görüş açısına göre düzenlenir. Bu, tıpkı deniz fenerinden çıkan ışınlara benzer; ama dışarı doğru çıkan ışınlar yerine burada görünen şeyler sanki içeri doğru ilerler. Geleneklere uyularak bu görünüşlere gerçek denmiştir. Perspektif bir tek gözü, görünen nesneler dünyasının merkezi yapar. Her şey sonsuzluktaki kayma noktası gibi gözün üstünde toplanır. Görünenler dünyası seyirciye göre bir zamanlar evrenin Tanrı ya göre düzenlendiği biçimde düzenlenmiştir.
Perspektif geleneğine göre görsel karşılıklılık diye birşey yoktur. Tanrı nın, başkalarıyla olan ilişkilerine göre durumunu ayarlaması gerekmez; Tanrı’nın kendisi durumdur. Perspektifin içinde yatan çelişki perspektifin tüm gerçeklik imgelerini bir tek seyircinin göreceği biçimde dizmesidir. Bu seyirci, Tanrı’nın tersine, bir anda ancak bir tek yerde bulunabilir.


15 Şubat 2020 Cumartesi

Işık Tanrısı / Roger Zelazny

Işık Tanrısı

Işık Tanrısı’ndan…

Meşalelerden değil, Yama'nın üreteçlerinden doğan ışık doldurmuştu büyük salonu. Bir yükseltinin üzerine kumlu olan yatağın üç yanı paravanlarla kapatılmıştı. Makinelerin çoğu da paravanlar ve örtülerle perdelenmiş durumdaydı. Safran renkli ehram giymiş ve araç gerecin bakımıyla görevli keşişler, büyük salonda sessizce gidip geliyorlardı. Usta sanatkâr, Yama, yatağın yanında durmaktaydı.
Onlar yaklaşırken sıkı disiplinli, soğukkanlı keşişlerden birkaçı kısa nidalar kaçırdı ağızlarından. O zaman Tak dönüp yanındaki kadına baktı ve nefesi kesilmiş halde birkaç adım geri çekildi.
Biraz önce konuştuğu şişman ve tıknaz kadıncağız değildi artık yanındaki. Maymun, hakkında "Tanrıça uzayı derinliklerinden zirvelerine dek doldurdu. Işıltısıyla kovuyor karanlığı," yazılan ölümsüz Gece'yle bir kez daha yan yanaydı.
Bir an için baktı ve gözlerini kapadı. Kadın, o uzak geçmişteki suretinden izler taşıyordu hâlâ.
"Tanrıça..." diye başladı söze.
"Uyuyana bak," diye uyardı kadın. "Kıpırdıyor."
Yatağın başucuna ilerlediler.
Uçsuz bucaksız koridorlarda duvar resimleriyle betimlenecek, tapınakların duvarlarına oyulacak ve sayısız sarayın tavanına sureti boyanacak uyanışı başlamıştı Mahasamatman, Kalkin, Manjusri, Siddhartha, Tathagatha, İblis Tutan, Mitreya, Aydınlanmış Olan, Buddha ve Sam adlarıyla tanınan kişinin. Gece Tanrıçası vardı solunda; sağında Ölüm duruyordu; maymun Tak, hayvanla tanrısalın birlikteliğine yapılmış ebedi bir yorum gibi çömelmişti yatağın ucuna.
Orta boy ve yaşta, hafifçe esmer bir vücuda bulunmuştu; yüz hatları muntazam ve sıradandı; gözlerini açtığında koyu renkte oldukları görüldü.
"Selam sana, Işık Tanrısı!" Bu sözleri söyleyen Ratri'ydi.
Gözlerini kırpıştırdı. Bakışlarını odaklayamıyordu bir türlü. Salonun hiçbir yerinde en ufak bir hareket yoktu.
"Selam sana, Mahasamatman... Buddha!" dedi Yama.
Gözler dosdoğru ileri bakıyordu, görmeksizin.


14 Şubat 2020 Cuma

Yeniçeriler / Reşad Ekrem Koçu

Yeniçeriler

Yeniçeriler’den…

Esir kafileleri arasından “pençik oğlanı" olarak seçilmek, evvela muhakkak ki sekiz-on sekiz yaş arasında vücut yapısı sıhhatli ve endam tenasübü ile yüz çizgileri letafetine sahip oğlanlar için bir saadetti.
Bu kıymette bir oğlancık, küçük delikanlı pençik oğlanı seçilmediği takdirde eğer yolunu bulup kaçamazsa esir, köle kalacaktı, ilk sahibinin elinde veya satılacağı başka ellerin mutlak tahakkümü altında hürriyetinden mahrum, dolayısıyla zelil yaşayacaktı. Yahut bu zilleti duymaması için insanlığının şeref idraki nasırlaşacaktı.
Halbuki pençik oğlanı seçilince, hana (padişaha) mutlak sadakatle bağlanmak şartıyla evvela hürriyetine kavuşuyordu.
Yiyecek, içecek, giyecek düşünmeyecekti. Bir kışlası olacaktı. Günlük hayatı asker disiplininin programı içinde geçecekti. Bir asker ocağının ağır işlerine katlanacaktı, vücudu bu ağır işlerle tavlanacaktı, fakat bu disiplin ne kadar sert, bu işler ne kadar ağır olursa olsun esaret değildi. Üstelik boğaz tokluğuna da değildi. Her ihtiyacı temin edildiği halde padişah kendisine gündelik para verecekti. Basit bir nefer olarak gireceği asker ocağında sadakat, hizmet, liyakat, fedakârlık karşılığı zabitliğe, hatta kumandanlığa yükselecekti. Uzak da görünse, o basit neferin istikbali parlaktı.
Gılzete düştüğümü zannetmiyorum; hür insanın hakları arasında nefis lezzetini tatmak da vardır. Yeniçeri, bu asker ocağından emekliye ayrılıncaya kadar evlenmekten men edilecekti, fakat, ileride anlatacağız, eli yaman silah tutan bu zinde erkeklerin kadın ihtiyacı dalıi düşünülecekti.
Esir oğlanlar için pençik oğlanı seçilmek, esarette kalma karşısında büyük saadet olmakla beraber, onu yeniçeri hayatının disiplinine intibak ettirmek, onu bütün hüviyetiyle yeniçeri yapmak kolay iş değildi.
Sekiz-on sekiz yaş arasındaki bu oğlanlara evvela Türkçe öğretilecekti.
Bu arada karakterleri işlenecekti; disiplinli ve meşakkatli asker hayatı için acemilikleri törpülenecekti.
Yeniçeriler, daima padişahın yanında, en kıdemsiz neferi dahil, verilecek emre hazır, bu emrin mutlaka yerine getirilmesi yolunda ölümü göze almış bir kıtai muntazıra olacaktı. Bunun içindir ki pençik oğlanının yeniçeri olmasından evvel, geçireceği talim ve terbiye devresi için Gelibolu'da bir “Acemi Oğlanlar Asker Ocağı” kuruldu. Pençik oğlanları evvela “acemi oğlanı”, sonra “yeniçeri” oldular.
Yeniçeri Ocağı’nın ve yeniçerinin yetiştiği Acemi Oğlanlar Ocağı’nın kendi kuruluş devrinden kalmış vesikalar yoktur. En eski Âli Osman tarihleri dahi çok sonraları kaleme alınmış eserlerdir. Bunların arasında Derviş Ahmed Âşıkî pençik oğlanlarından bahsederken şöylece anlatıyor:
“...Hayli oğlanlar toplandı. Hana (Sultan I. Murad’a) getirdiler. 




13 Şubat 2020 Perşembe

Kızlarağasının Piçi / Reşad Ekrem Koçu

Kızlarağasının Piçi

Kızlarağasının Piçi’nden…

Sultan İbrahim yirmi dört yaşındaydı. Osmanoğulları'ndan kendisinden başka erkek kalmamıştı. İbrahim'in de hiç çocuğu olmuyordu. Başta Kösem Maıpeyker Sultan olmak üzere bütün devlet ricalini bir telaş aldı. Sultan İbrahim’den “döl almayı" 4 kendilerine en mukaddes bir vazife biliyorlardı. Ömrünü dar ve kasvetli bir saray odasında her an bir ölüm korkusuyla geçirmiş olan İbrahim’in koynuna her gece bir başka cariye veriliyordu.
Beyaz tenli ve kumral saçlı dilberler, ak gerdanlı, püskürme benli afetler, sarışın, esmer, buğday renkli güzeller, bin bir cilve ve işveyle İbrahim’i gaşyediyorlardı. Fakat heyhat... Hiçbir gelen yoktu. Padişahın çocuğu olmuyordu. Osmanoğulları inkıraza mahkûmdu !
İşte Kızlarağası Sünbül Ağa misilsiz bir Gürcü dilberi olan Zafire'yi padişaha takdim etmek üzere 450 kuruşa satın almıştı. Lakin kız zannıyla alınan bu cariye, biraz sonra, bir erkek çocuk dünyaya getirdi.
Çocuk o kadar güzeldi ki kızlarağası yavrucuğu evlat edindi. Zarif ve nükteci İstanbul halkı da, çocuğa derhal bir ad koydu:
 “Kızlarağasının Piçi !”
Sünbül Ağa ise Zafire’nin oğluna “Osman” adını vermişti.
Osman dünyaya geldikten pek az sonra, bir ramazan gecesi, “verâi perdei gaypten” de Sultan İbrahim’e bir şehzade gelmişti. Yer yerinden oynadı. Haseki Turhan Sultan’ın doğurduğu şehzade şerefine, üç gün üç gece donanmalar yapıldı. 
Sünbül Ağa, Zafire’yi saraya sütnine olarak takdim etti. Turhan Sultan, narin ve kumral bir Ukrayna güzeliydi. Alnından başlayarak gözlerinin altına doğru serpilen bir çil, güzel yüzüne, latif bir gölge gibi dökülüyordu. Zafire ise, beyaz tenli ve kapkara gözlü esrarengiz bir güzeldi. İbrahim güzel sütnineye ve bilhassa çok güzel olan küçük Osman’a derhal büyük bir teveccüh göstermişti. Bu hal, narin ve hassas genç Turhan Sultan’ı, muhteşem ve mağrur Kösem Valde’yi müteessir ediyordu.
Sarayın altın yaldızlı kameriyelerinde, İbrahim, yanına Zafire’yi alır, küçük Osman'ı da dizine oturtarak severdi. O zaman Turhan Haseki istikbalin Avcı Sultan Mehmed'i olacak olan şehzadesini bağrına basar, kırılmış gururuyla, haremin içine girerek gözden kaybolurdu. Sütninenin bu izzet ve itibarı, onu saraya takdim etmiş olan Sünbül Ağa'nın gözden düşmesini intaç etti. Zafire’yi takdim eden kızlarağasına karşı Kösem Sultan ile Turhan Sultan büyük bir nefret beslemeye başlamışlardı ve Sünbül Ağa bunun farkına varıyordu. Nihayet, sonbahara doğru zuhur eden bir vaka bu maceracaya bir hatime çekti:
Bir gün, İbrahim, Revan Odası'nın önündeki mermer havuz kenarına oturmuş, Kızlarağasının Piçi’ni kucağında oynatıyordu