6 Mart 2020 Cuma

Bir Kimlik Vakası / Arthur Conan Doyle

Bir Kimlik Vakası

Bir Kimlik Vakası’ndan…

Belki de başkalarının gözden kaçırdıkları şeyleri görebilmeyi öğrendiğim içindir. Aksi halde bana niye gelesiniz ki?"
"Bayan Etherege tavsiye ettiği için size geldim, beyefendi. Polis dâhil herkes öldü diye kocasından umut kesmişken onu nasıl kolaylıkla bulduğunuzu anlattı bana. Ah, Bay Holmes, umarım benim meselemi de aynı başarıyla çözersiniz. Zengin değilim, ama daktiloyla kazandıklarım dışında yılda yüz sterlinlik bir gelirim var; Bay Hosmer Angel'a ne olduğunu öğrenmek için hepsini feda edebilirim."
Parmaklarını birleştirip gözlerini tavana diken Holmes, "Niçin buraya gelirken o kadar acele ettiniz?" diye sordu.
Bayan Mary Sutherland'in ifadesiz yüzünde yine şaşkın bir bakış belirdi. "Evet, evden bir hışımla çıktım," dedi; "çünkü babam olacak Bay Windibank'in rahatlığı beni deli ediyordu. Polise gitmeyi veya size gelmeyi reddediyordu; üstelik kimseye bir zarar gelmediğini söyleyerek bir şeyler yapmaya yanaşmaması beni adeta çileden çıkarıyordu; ben de kendi başımın çaresine bakıp doğruca size geldim."
"Babanız," dedi Holmes, "üvey galiba. Soy ismi farklı olduğuna göre."
"Evet, üvey babam. Benden yalnızca beş yıl iki ay büyük olmasına rağmen ona baba dememin gülünç olduğunu biliyorum."
"Peki, anneniz sağ mı?"
"Evet, annem sağ. Babamın ölümünden çok kısa bir süre sonra evlenmesine pek sevinmedim Bay Holmes, hem de kendinden neredeyse on beş yaş genç olan biriyle. Babam Tottenham Court Yolu'nda tesisatçılık yapardı ve öldükten sonra ardında düzgün bir iş bıraktı. Annem, ustabaşı Bay Hardy'yle birlikte bir süre işi yürüttü ama Bay Windibank, dükkânı sattırdı anneme; kendisi para işlerinde çok iyi olduğu için bunun daha kârlı olacağına ikna etti annemi. Nitekim hisseler ve faizlerin karşılığında toplam 4700 sterlin kadar para aldılar. Zaten babam hayatta olsaydı bu kadarını asla kazanamazdı."
Sherlock Holmes'un böyle savruk ve önemsiz bir hikâyeye tahammül göstermemesini beklerdim, ama aksine, büyük bir dikkat ve ilgiyle dinliyordu.
"Sizin küçük kazancınız," diye sordu, "bu işten mi geliyor?"
"Yo, hayır bayım. O tamamen ayrı. Auckland'deki Ned amcamdan kaldı bana. Hisseler Yeni Zelanda borsasında yüzde 4,5 veriyor. Anapara iki bin beş yüz sterlin, ama ben sadece faizini alabiliyorum."
"Çok ilginç," dedi Holmes. "Yılda yüz sterlin gibi bir gelirle gezip tozup gününüzü gün ediyorsunuzdur tabii. Ne de olsa bekâr bir kadın yılda 60 sterlinle bile gül gibi geçinip gidebilir bence."
"Bundan daha azıyla da geçinebilirim Bay Holmes, ama takdir edersiniz ki evde kaldığım sürece onlara yük olmak istemiyorum...


5 Mart 2020 Perşembe

İhsan Oktay Anar – Hayatı, Eserleri, Sanatı / Ahmet Koçakoğlu

İhsan Oktay Anar - Hayatı, Eserleri, Sanatı

İhsan Oktay Anar – Hayatı, Eserleri, Sanatı’ndan…

Postmodernist bir tavırla kaleme alınan romanlarda “kesin ve nesnel zaman ölçüleri yerine belirsiz ve öznel zaman anlayışı yaygındır.” Görüldüğü gibi postmodern tavırla4 yazılan romanlarda ardışık zaman anlayışı tamamen yadsınmış, bunun yerine göreceli, kendi sürecini romanın asıl süreci olarak gösterme tutumu benimsenmiştir.
Yansıtmacı roman her şeyden önce olayı/hikâyeyi, kahraman ve anlam/mesajı önceleyen bir tutum içerisindedir. Modernist romanda bu unsurlar birincil konumlarını yitirseler de eserin temel yapıtaşları olma hüviyetlerini korurlar. Modernist romanda önemli olan biçimdir. Elitist olan modernist yazar, eserin özgün olabilmesi için farklı kurgu, teknik, içerik arayışı içindedir. Çünkü o ‘mükemmeliyet’i arar.
Bu da modernizmin deneysel yönünü oluşturmuştur. Modernist sanattaki özgünlük kaygısı ve elitist tavrın tersine postmodern sanat anlayışı estetik ölçütlerini popülizm ve eklektizm üzerine kurmaktadır; çünkü postmodernistlere göre tüm söylemler tekrar ve taklitten 4 Hilmi Yavuz, roman teriminin postmodernist metinleri karşılayamayacağından ötürü postmodern roman ifadesinin doğru olmadığını, bunun yerine postmodern anlatı ifadesinin daha uygun olduğunu belirtmektedir.  Bu konuda araştırmacılar ortak bir tutum sergilememektedirler. Bir terim kargaşası oluşturmamak adına biz postmodernist çerçevede yazılmış olan, kimi yazarların postmodern roman ifadesini kullandıkları türe ‘postmodernist tavırla yazılmış/kaleme alınmış roman’ ifadesini kullanacağız.
Postmodernizme göre söylenmemiş söz, yazılmamış bir konu yoktur. Öyleyse yazılan veya söylenen her şey, öncekinin tekrarı durumundadır. Artık yeni bir şey söylenemeyeceğine göre sanatçıya eskiyi taklit etmek düşmektedir.
Güçlü bir kahraman etrafında gelişen olaylar çeşitli anlatım teknikleri ile okuyucuya gerçekçi ve mantıklı bir çerçeve içerisinde sunulur. Yazar, okuyucuyu eserdeki olayların gerçekliğine ikna etme çabasını taşırken bir taraftan da elden geldiği kadar kendi varlığını hissettirmemeye çabalar. Postmodernist tavırla yazılan romanda ise olayların kurmaca olduğu okuyucuya sık sık hatırlatır. Bu hatırlatmalar ya bizatihi yazarın araya girmesiyle, ya da bir figür aracılığıyla gerçekleştirilir. Dolayısı ile postmodern romanda yazar aktif bir figür olarak karşımıza çıkabilir. Postmodern metinlerde metin kişileri de farklı bir ontolojinin insanlarıdır; onların etten kemikten çok dilden oluştukları vurgulanır.
Yaşadığımız dünyada değil, kitap sayfalarında var olurlar. Postmodern edebiyatın öncüsü Beckett, onlara sözcükten adam anlamında ‘homo logos’ der. Postmodern söylemde kimlik bunalımı yaşayan ya da kimliksizleşmiş dünya içerisinde duygu...


4 Mart 2020 Çarşamba

Baskerville’lerin Köpeği / Arthur Conan Doyle

Baskerville'lerin Köpeği

Baskerville’lerin Köpeği’nden…

Konuşurken ayağa kalkmış, odada bir aşağı bir yukarı gezip duruyordu. Derken, pencerenin kenarında durdu. Sesi öyle güven doluydu ki, gözlerimi kaldırıp şaşkınlıkla ona baktım.
"Seni, anlamıyorum, nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"
"Çok kolay köpek şimdi kapımızın önünde, boynunda da sahibinin adı yazılı olan tasması var. Sakın bir yere gitme, Watson. Meslekdaşım olduğuna göre, burada bulunman işime yarayabilir. Şimdi kaderin en dramatik anı, Watson. Merdivende gitgide yaklaşmakta olan birinin ayak seslerini duyuyorsun; iyi niyetli mi, kötü niyetli mi, belli değil. Bir bilim adamı olan Doktor James Mortimer, cinayet uzmanı Sherlock Holmes'den ne isteyebilir ki? Buyrun efendim."
Konuğumuzun karşımıza çıkması beni şaşkına çevirdi. Ben tipik bir köy doktoru bekliyordum. Uzun boylu, incecik, bir adamdı, gagaya benzeyen uzun bir burnu, altın çerçeveli gözlüğünün arkasında pırıl pırıl parıldayan, birbirine yakın gri keskin gözleri vardı. Önlüğü üstündeydi ama, çok özensiz giyinmişti, ceketinin rengi solmuş, pantolonu eskimişti. Genç olmasına rağmen, şimdiden kamburu çıkmıştı. Başı önüne eğik yürüyordu, iyi kâlpli bir insana benziyordu. İçeri girer girmez, gözleri Holmes'ün elindeki bastona takıldı, bir sevinç çığlığıyla ona doğru atıldı.
"Öyle sevindim ki," dedi. "Burada mı, yoksa Shipping Office'de mi bıraktım, diye düşünüp duruyordum. Bu bastonu dünyayı verseler kaybetmek istemem."
"Bir armağan galiba?" dedi Holmes.
"Evet efendim."
"Charing Cross Hastahanesi'nden, değil mi?"
"Evlenirken birkaç arkadaş hediye etmişti."
"Ya, çok kötü," dedi Holmes başını sallayarak.
Doktor Mortimer gözlük camlarının altında gözlerini kırpıştırarak şaşkınlıkla baktı.
"Niye kötü?"
"Vardığımız sonuçları bozdunuz. Evlenmeniz nedeniyle mi demiştiniz?"
"Evet efendim, evlenip hastahaneden ayrıldım, dolayısıyla da ihtisasımı yarıda bırakmış oldum. Kendime bir ev kurmam gerekiyordu."
"Neyse, pek o kadar da yanılmış sayılmayız," dedi Holmes. "Bakın, Doktor James Mortimer..."
"Mister deyin, Mister sadece bir M.R.C.S."
"Araştırmadan yapıyorsunuz herhalde."


3 Mart 2020 Salı

Kaos Prensi / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #10

Kaos Prensi

Kaos Prensi’nden…

Dördüncü veya beşinci tekrarda bunun bir rüya olmayabileceği geldi aklıma. Dışarıdan bir yerden çığlıklar geliyordu ve gök gürültüsünün müzik gibi dalgalarının üzerinde düzenli şimşekler çakıyordu.
Hareket etmeden önce koruyucu bir kabuk yarattım, sonra gözlerimi açtım. Sesler gerçekti. Kırık kepenkler de öyle.
Yatağın ayakucundaki yaratık da.
"Merlin, Merlin. Kalk, Merlin," dedi bana. Uzun burunlu, sivri kulaklı, bol dişli ve tırnaklı, yeşilimsi gümüş tenli, iri ve parlak gözlü bir yaratıktı ve ıslak, derimsi kanatları yanlarında katlanmıştı. Gülümsüyor muydu, yoksa acı içinde miydi, yüz ifadesinden anlayamıyordum. “Uyan, Kaos Lordu."
"Giyil," dedim, Saraylar’dan gelen yaşlı aile hizmetkarımızın ismini söyleyerek.
"Evet, Lordum." diye yanıt verdi. “Size kemikdansı oyununu öğreten kişi."
"Kahretsin."
"Eğlenceden önce iş, Lordum. Sizi çağırmak üzere gelmek için kara ipliği uzun ve korkunç bir yol boyunca izledim."
"İplikler buralara kadar uzanmıyor," dedim, “çok zorlamazsan. O zaman bile uzanmayabilir. Artık uzanıyorlar mı?"
"Artık daha kolay," diye yanıt verdi.
"O nasıl oluyor?"
"Majesteleri Swayhill, Kaos Kralı, bu gece karanlığın atalarıyla uyuyor. Törenler için sizi çağırmaya gönderildim."
"Şimdi mi?"
"Şimdi."
"Evet. Eh, tamam. Elbette. Bırak da eşyalarımı toparlayayım. Hem bu nasıl oldu?"
Çizmelerimi çektim, giysilerimin kalanını giydim, kılıç kemerimi bağladım.
"Ayrıntıları bilmiyorum. Elbette, sağlığının kötü olduğunu herkes biliyordu."
"Not bırakmak istiyorum," dedim.
Başını salladı.
"Umarım kısa bir nottur."
"Evet."
Yazı masasının üzerindeki bir parşömen parçasına şöyle yazdım, Coral, Aile işleri için çağrıldım. Seni ararım ve elinin yanına koydum.
"Tamam," dedim. “Nasıl yapıyoruz bu işi?"
"Sizi sırtımda taşıyacağım, Prens Merlin, uzun zaman önce yaptığım gibi."
Çocukluk anılarımdan bir sel aklıma dolarken başımı salladım. Gryll, çoğu iblis gibi son derece güçlüdür. Ama Çukur kenarındaki, karanlığın üzerindeki, gömü odalarındaki, mağaralardaki, hâlâ dumanları tüten savaş meydanlarındaki, tapınak yıkıntılarındaki, ölü büyücülerin odalarındaki, özel cehennemlerdeki oyunlarımızı hatırladım. İblislerle oynarken, annemin kan ve evlilik yoluyla edindiği akrabalarıyla olduğumdan daha fazla eğleniyormuş gibiydim. Hatta Kaos şeklimde onlardan birini temel almıştım.
Fazladan kütle kazanmak için odanın köşesindeki sandalyeyi soğurdu ve şeklini yetişkin cüsseme uyacak şekilde değiştirdi. Sıkı sıkı kavrayıp uzamış gövdesine tırmanırken, “Ah, Merlin!" dedi. “Bugünlerde ne tür büyüler taşıyorsunuz?"
"Onları kontrol edebiliyorum, ama özleri hakkında tam bilgiye sahip değilim," diye yanıt verdim. “Yeni edindiğim şeyler. Ne hissettin?"
"Sıcak, soğuk, tuhaf müzik," diye yanıt verdi. “Her yönden. Değişmişsin."
"Herkes değişir," dedim, o pencereye ilerlerken. “Yaşam bu."
Geniş pervaza karanlık bir iplik dayanmıştı. Uzandı ve kendini ileri fırlatırken ona dokundu.
Biz aşağı düşerek ilerleyip sonra yükselirken büyük bir esinti hissettim. Kuleler hızla geçti. Yıldızlar parlaktı, çeyrek bir ay yeni doğmuş, alçak bir bulut çizgisinin karnını aydınlatıyordu. Biz süzülürken şato ve kasaba göz...


2 Mart 2020 Pazartesi

Gölgelerin Şövalyesi / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #9

Gölgelerin Şövalyesi

Gölgelerin Şövalyesi’nden…

"Evet," diye fısıldayarak yanıt verdi.
“Şimdi git ve ateşleri söndür," diye emretti kadın. “Görevine başla."
Baş, tekrar batmaya başlarken onaylayarak sallanır gibi oldu. Bir süre sonra yalnızca pamuksu bir saç perçemi kalmıştı ve bir an sonra yer bunu da yuttu. Güç hattı yok oldu.
Boğazımı temizledim. Sesi duyunca Jasra kollarını indirip bana döndü. Hafifçe gülümsüyordu.
“Öldü mü, yaşıyor mu?" diye sordum ve ekledim, “Akademik merak."
"Aslında pek emin değilim," diye yanıt verdi. “Ama sanırım ikisinden de biraz. Hepimiz gibi."
"Kaynak’ın Gardiyanı," dedim. “İlginç bir varoluş şekli."
"Askılık olmaktan iyidir," diye yorum yaptı.
"Mutlaka öyledir."
“Herhalde, beni kurtardığın için sana minnet borçlu olduğumu düşünüyorsundur," dedi.
Omuzlarımı silktim.
“Gerçeği söylemek gerekirse, düşünecek başka şeylerim var," dedim.
“Düşmanlığın bitmesini istemiştin," dedi “ve ben de burayı geri istemiştim. Hâlâ Amber’e karşı hoş düşünceler içinde değilim, ama aramızda düşmanlık kalmadığını söylemeye hazırım."
“Bu bana yeter," dedim ona. “Ve seninle paylaşabileceğim küçük bir sadakat olayı var."
Bir süre beni kısık gözlerle süzdü, sonra gülümsedi.
"Luke için endişelenme," dedi.
"Ama endişelenmeliyim. O orospu çocuğu Dalt..."
Gülümsemeye devam etti.
"Bilmediğim bir şeyi mi biliyorsun?" diye sordum.
"Pek çok şeyi," diye yanıt verdi.
"Paylaşmak isteyebileceğin bir şey var mı?"
“Bilgi para eden bir şeydir," dedi. Yer hafifçe sarsılır, alev alev kule sallanırken, “Bilgi pazarlanabilen bir maldır," diye yorum yaptı.
“Ben oğluna yardım etmeyi öneriyorum ve sen bunu nasıl yapacağıma dair bilgiyi bana satmayı öneriyorsun, öyle mi?" diye sordum.
Kahkaha attı.
“Rinaldo’nun yardıma ihtiyacı olduğunu düşünseydim," dedi, “şu anda yanında olurdum. Sanırım, annelik erdemlerinden bile yoksun olduğumu düşünürken benden nefret etmek daha kolay."
"Hey, düşmanlığa son verdiğimizi sanıyordum," dedim.
“Bu birbirimizden nefret etmemizi içermiyor," diye yanıt verdi.
“Hadi ama hanımefendi! Beni her sene öldürmeye çalıştığın gerçeği dışında, sana karşı hiçbir garezim yok. Hoşlandığım ve saygı duyduğum birinin annesisin. Eğer başı dertteyse ona yardım etmek isterim ve seninle de iyi geçinmeyi tercih ederim."
Alevler üç metre düşer, titrer ve tekrar düşmeye devam ederken Mandor boğazını temizledi.
“Çabaların iştahını açmışsa bazı güzel mutfak büyülerim var."
Jasra neredeyse fettanca gülümsedi ve yemin edebilirim ki Mandor’a bakarak göz kırptı. Mandor o kabarık beyaz saçlarıyla çarpıcı bir görüntüye sahip olsa da, tam olarak yakışıklı denebileceğinden emin değilim. Kadınları nasıl o şekilde cezbedebildiğini hiç anlamayamadım. Üzerinde bununla ilgili büyü olup olmadığını görmek için kontrol ettim, ama yoktu. Tamamen farklı türden bir büyü olmalı.
“Güzel fikir," diye karşılık verdi kadın. “Ben ortamı hazırlarım, sen de geri kalanı halledersin."
Mandor eğildi; alevler yere kadar alçalıp orada söndü. Jasra bağırarak görünmez Gardiyan Sharu’ya başka bir emir verdi ve alevleri o şekilde tutmasını söyledi. Sonra döndü ve bizi aşağı inen merdivene götürdü,
“Daha medeni kıyılara giden bir yeraltı geçidi," diye açıkladı...


1 Mart 2020 Pazar

Kaos İmgesi / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #8

Kaos İmgesi

Kaos İmgesi’nden…

Döndüğünde eski yerine tırmanamayacağını anladı. Bir el vermeleri için Kral’ın adamlarına seslendi, ama onlar ölü Bandersnatch’i masaların arasında sürüklemekle meşguldü ve onu duymazdan geldiler.
Luke gülümseyerek yaklaştı.
"Demek o bir Bandersnatch idi," diye yorum yaptı. “Neye benzediklerini hep merak etmişimdir. Şimdi, bir Jabberwock’un buraya uğramasını ve..."
"Şışşşt!" diye uyardı Kedi. “Duvar resminin içinde bir yerde olmalı ve muhtemelen dinliyordur. Onu uyandırma! Ormanların içinden gürleyerek gelip kıçının peşine düşebilir. Isırabilen dişleri ve kavrayabilen pençeleri unutma! Başına dert açma..."
Kedi duvara doğru bir bakış fırlattı, defalarca, hızla solup geri geldi. Luke bunu görmezden gelerek yorum yaptı, “Ben yalnızca Tenniel’ın tasvirini düşünüyordum."
Kedi barın uzak ucunda maddeleşti, Şapkacı’nın içkisini başına dikti ve “Hırlamasını işitiyorum ve alevden gözlerin sola kaydığını görüyorum."
Duvar resmine baktım, alev alev gözleri gördüm ve tuhaf bir ses duydum.
"Herhangi bir şey olabilir," dedi Luke.
Kedi barın arkasındaki bir rafa geçti, gölgenin içinde pırıldayan ve kayan, tuhaf bir silahın asılı olduğu yere uzandı.
"Vorpal Kılıcı’nı eline alsan iyi olur, benim tek diyeceğim bu."
Luke güldü, ama pervane kanatlarından ve katlanmış ayışığından yapılmış gibi duran alete bakakaldı.
Sonra hırıltıyı yine duydum.
"Orada alık alık durma," dedi Kedi, Humpty’nin kadehini dikip, yine yok olarak.
Luke gülmeye devam ederek, doldurulması için kupasını uzattı. Orada alık alık durdum. Bandersnatch’i yok etmek için kullandığım büyü düşünce tarzımı garip bir şekilde değiştirmişti. Peşinden gelen kısa bir an boyunca kafamdaki her şey berraklaşır gibi olmuştu. Bunu kısa bir süre baktığım Logrus imgesine bağladım. Bu yüzden onu yine çağırdım.
İmge önümde yükseldi, süzüldü. Onu orada tuttum. Ona baktım. Zihnimin içinde soğuk bir rüzgar esmeye başlamış gibi oldu. Paramparça anı parçacıkları bir araya geldi, kendilerini asıl dokuya işlediler, anlayış kazandılar. Elbette...
Hırıltı yükseldi, Jabberwock’un uzak ağaçların arasında kayan gölgesini gördüm. Gözleri iniş ışıkları gibiydi. Isırmak ve kavramaya yarayan yığınla keskin organı vardı...
Ve hiç fark etmezdi. Çünkü neler olup bittiğini, kimin, nasıl ve neden sorumlu olduğunu anlamıştım.
İki büklüm vaziyette öne eğildim, öyle ki parmak boğumlarım sağ çizmemin ucunu süpürüyordu.
"Luke," dedim, “bir sorunumuz var."
Bardan dönüp, bana baktı.
"Sorun ne?" diye sordu.
Amber kanından gelenler muazzam çabalar gösterme becerisine sahiptir. Aynı zamanda korkunç dayaklar yemeye dayanabiliriz. Bu yüzden, bizim aramızda, bu tür şeyler bir dereceye kadar kendi kendilerini sadeleştirirler. Bu yüzden, bu tür şeylerle ilgilenecekse, insanın yapması gerekeni yapması zorunludur...
Yumruğumu sahip olduğum tüm güçle yerden kaldırdım ve Luke’un çenesinin yan tarafına öyle bir indirdim ki dönerek havalandı ve masanın üzerine yayılarak düştü, masa yıkıldı, Luke kayarak servis alanını boydan boya aştı ve sonunda sessiz, Victoria çağından fırlamış gibi görünen bir beyefendinin ayaklarının dibine yığıldı. Adam fırçasını bırakmış, Luke kayarak ona doğru gelirken çabucak yana adım atmıştı. Sol elimle kupamı kaldırdım ve içindekileri bir dağa çarpmış gibi hisseden sağ yumruğuma boşalttım. Ben bunu yaparken ışıklar soldu ve bir anlık mutlak sessizlik oldu...


29 Şubat 2020 Cumartesi

Amber Kanı / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #7

Amber Kanı

Amber Kanı’ndan…

Keskin ucu parçalandıktan sonra kabzayı fırlatıp attım. En zayıf nokta olduğunu düşündüğüm mavi denizden duvara karşı hiçbir işe yaramamıştı. Ayaklarımın dibinde birkaç küçük kıymık yatıyordu. Onları aldım ve birbirine sürttüm. Çıkış yolum bu değildi. Tek çıkış noktası, geldiğim yol gibi görünüyordu ve işe yaramıyordu.
Odama, yani mağaraların uyku tulumumu koyduğum kısmına döndüm. Ağır, kahverengi bir şey olan tulumun üzerine oturdum, bir şarap şişesinin tıpasını açıp içtim. Duvarı yontarken terlemiştim.
O sırada Frakir bileğimde kıpırdandı, biraz çözüldü, sol avucuma kaydı ve hâlâ elimde duran iki mavi parçaya dolandı. Çevrelerinde düğüm oldu, sonra sarktı ve sarkaç gibi sallanmaya başladı. Şişeyi bir kenara bırakıp izledim. Çizdiği yay, ev dediğim tünel doğrultusunda uzanıyordu. Belki bir tam dakika boyunca sallandı. Sonra yukarı çekildi, elimin sırtına gelince durdu. Parçaları orta parmağımın dibine bıraktı ve bileğimdeki normal saklanma yerine döndü.
Bakakaldım. Titreşen gaz lambasını kaldırdım ve taşları inceledim. Renkleri...
Evet.
Derinin üzerindeyken, bir süre önce Yeni Çizgi Moteli’nden aldığım, Luke’un yüzüğündeki taşa benziyorlardı. Tesadüf mü? Yoksa bir bağlantı mı vardı? Boğma ipim bana ne anlatmaya çalışıyordu? Ve bunlara benzer başka bir taşı nerede görmüştüm?
Luke’un anahtarlığı. Üzerinde, bir metal parçasına kakılmış mavi bir taş vardı... Peki bir diğerini nerede görmüştüm?
İçinde tutsak olduğum mağaralar, Koz Kartlarını ve Logrus büyüsünü engelleme gücüne sahipti. Luke bu duvarların taşlarından parçaları yanında taşımışsa, muhtemelen özel bir sebebi vardı. Başka ne özelliğe sahip olabilirlerdi?
Belki bir saat boyunca taşların doğası hakkında bir şeyler öğrenmeye çalıştım, ama Logrus dürtüklemelerime direndiler.
Sonunda sıkılarak onları cebime attım, biraz ekmek peynir yedim ve bir yudum daha şarap içtim.
Sonra ayağa kalktım ve bir tur daha atarak tuzaklarımı denetledim. Burada, bir ay gibi gelen bir süredir tutsaktım. Bütün bu tünelleri, koridorları, odacıkları adımlamış, bir çıkış yolu aramıştım. Hiçbiri çıkış yolu değildi. İçlerinde çılgınca koştuğum ve soğuk duvarlarında parmak boğumlarımı kan içinde bıraktığım anlar olmuştu. Yavaş yavaş yürüdüğüm, çatlakları ve çizikleri araştırdığım zamanlar olmuştu. Girişi tıkayan kayayı defalarca yerinden oynatmaya çalışmıştım ama faydası olmamıştı. Yerine bir kamayla kıstırılmıştı ve kıpırdatamıyordum. Şimdilik buradayım gibi görünüyordu.
Tuzaklarım...
Hepsi son denetlediğimde bıraktığım gibiydi. Doğanın kayıtsızca çevrede saçılı halde bıraktığı kayalar; yükseğe kaldırılmış, depodaki sandıklardan aldığım, gölgelerin maskelediği pakel sicimlerinden birine dikkatsizce basan biri olursa yerlerinden kurtulmaya hazır kayalar.
Biri mi?
Luke, elbette. Başka kim olabilir? Beni tutsak eden oydu.
Ve geri dönerse -hayır, geri döndüğü zaman- bubi tuzakları bekliyor olacaktı. Silahlıydı. Onu girişin altında bekleşeni, tepedeki konumunda avantajlı olacaktı. Hayır, olmaz. Orada olmayacaktım. Peşimden gelmesini sağlayacaktım ve sonra...
Biraz huzursuzlanarak odama döndüm.
Ellerimi başımın arkasında kenetleyerek uzandım ve planlarımı gözden geçirdim. Kayalar bir adamı öldürebilirdi, ama ben Luke’un ölmesini istemiyordum. Son zamanlara kadar -Caine Amcam’ı öldürdüğünü ve Amber’deki akrabalarımın geri kalanını yok etmeye kararlı göründüğünü öğrenene kadar- Luke’u iyi bir dost olarak görmeme rağmen bunun duygusallıkla ilgisi yoktu. Caine, Luke’un babasını öldürmüştü -Brand amcamı- diğerlerinden herhangi birinin memnunlukla öldüreceği bir adamı. Evet, Luke -ya da artık bildiğim ismiyle, Rinaldo- kuzenimdi ve aile içi kan davalarımızdan birine karışmak için sebebi vardı. Yine de, herkesi öldürmeye niyetlenmesi bana biraz aşırı gelmişti...


28 Şubat 2020 Cuma

Kıyametin Koz Kartları – Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #6

Kıyametin Koz Kartları

Kıyametin Koz Kartları’ndan…

Kahve fincanımı ve sürahiyi yıkadım, rafa koydum. Sonra çantamı aldım ve oradan ayrıldım. Bay Mulligan yerinde yoktu ya da uyuyordu, bu yüzden anahtarımı posta kutusuna atıp yakındaki lokantada kahvaltı etmek için sokağa çıktım.
Trafik azdı ve tüm araçlar iyi huyluydu. Yavaş yavaş, dinleyerek, bakarak yürüdüm. Hoş bir sabahtı, güzel bir gün vaat ediyordu. İşleri çabuk halletmeyi umuyordum, böylece günün tadını çıkarabilecektim.
Lokantaya rahatsız edilmeden ulaştım. Pencerenin yanında bir masaya oturdum. Tam garson siparişimi almaya geldiğinde tanıdık birinin sokakta yürümekte olduğunu gördüm -eski bir sınıf arkadaşım ve daha sonra iş arkadaşım- Lucas Raynard, bir seksen boyunda, kızıl saçlı, sanatkarca kırılmış burnuna rağmen ya da belki bu yüzden yakışıklı, sesi ve tavırları mesleğine, yani satıcılığa uygun.
Pencereye vurdum, beni gördü, el salladı, döndü ve içeri girdi.
"Merle, haklıymışım," dedi masaya gelince. Omzumu kısaca kavradı, karşıma oturdu ve menüyü elimden aldı. “Seni evinde bulamadım ve burada olabileceğini tahmin ettim."
Gözlerini indirdi ve menüyü okumaya başladı.
"Neden?" diye sordum.
"Eğer biraz daha düşünmek istiyorsanız daha sonra geleyim," dedi garson.
"Hayır," diye yanıtladı Luke ve muazzam bir sipariş verdi.
Ben de kendiminkini ekledim. Sonra: “Çünkü alışkanlıklarına bağlı birisin."
"Alışkanlık mı?" diye yanıt verdim. “Artık burada neredeyse hiç yemiyorum."
"Biliyorum," diye yanıt verdi, “ama üzerinde baskı varken genellikle buraya gelirdin. Örneğin, sınavlardan önce ya da seni rahatsız eden bir şey varsa."
"Hm," dedim. Daha önce fark etmemiştim, ama böyle bir şey vardı gerçekten. Üzerine tekboynuz resmi basılmış kültablasını çevirdim, kapının yanında perde görevi yapan vitraylı camda resmin daha büyük bir kopyası vardı. “Neden bilmiyorum," dedim sonunda. “Dahası, beni rahatsız eden bir şey olduğunu nereden çıkarıyorsun?"
"Birkaç kaza yüzünden 30 Nisan hakkında paranoyak olmuştun."
"Birkaçtan daha fazla. Sana hepsinden bahsetmedim."
"Demek hâlâ inanıyorsun."
"Evet."
Omuzlarını silkti. Garson geldi ve kahve fincanlarımızı doldurdu.
"Tamam," dedi sonunda. “Bugün oldu mu?"
"Hayır."
"Çok kötü. Umarım düşüncelerini köreltmez."
Bir yudum kahve aldım.
"Sorun değil," dedim.
"Güzel." İçini çekti ve gerindi. “Dinle, şehre daha dün geldim..."
"İyi bir gezi miydi?"
"Yeni bir satış rekoru kırdım."
"Harika."
"Her neyse... Otele gittiğimde senin ayrıldığını öğrendim."
"Evet. Yaklaşık bir ay önce istifa ettim."
"Miller sana ulaşmaya çalışıyor. Ama telefonun kapandığından arayamıyor. Birkaç kez uğramış bile, ama sen dışarıdaymışsın."
"Çok kötü."
"Geri dönmeni istiyor."
"Orada işim bitti."
"Teklifini duyana kadar bekle, olmaz mı? Brady yukarıya şutlanıyor ve sen Tasarım’ın yeni yöneticisi oluyorsun. Üstelik yüzde yirmi zam alıyorsun. Sana bunu söylememi istedi."
Hafifçe güldüm.
"Aslında kulağa o kadar kötü gelmiyor. Ama dediğim gibi, orada işim bitti."...


27 Şubat 2020 Perşembe

Kaos Sarayları / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #5

Kaos Sarayları

Kaos Sarayları’ndan…

Atımı Kolvir’in zirvesine sürdüm ve mezarıma geldiğimde indim. İçeri girdim ve tabutu açtım. Boştu. Güzel. Şüphe duymaya başlamıştım. Kendimi önümde uzanmış görmeyi ummuştum. Bu işaretlere ve sezgilere rağmen bir şekilde yanlış gölgeye geldiğimin kanıtı olacaktı.
Dışarıya çıktım ve Yıldız’ın burnunu okşadım. Güneş parlıyordu ve rüzgar soğuktu. Aniden denize gitme arzusu hissettim. Bunun yerine banka oturdum ve pipomu çıkardım.
Konuşmuştuk. Kahverengi divanın üzerinde bacaklarını altına alan Dara gülümsemiş, Benedict ile cehennem kadını Lintra’nın soyundan geldiğini tekrarlamış, Kaos Sarayları’nda büyüdüğünü anlatmıştı. Zamanın kendisinin tuhaf dağılım sorunları sunduğu, Öklid’den bihaber bir alemdi.
"Tanıştığımız zaman bana anlattıkların yalandı," dedim. "Şimdi neden sana inanayım?"
Gülümsedi ve tırnaklarını inceledi.
"O zaman sana yalan söylemek zorundaydım," diye açıkladı, “senden istediğimi almak için."
"Peki, o ne?"
"Aile, Desen, Koz Kartları ve Amber hakkında bilgi. Güvenini kazanmak için. Çocuğunu doğurmak için."
"Gerçeği anlatsan daha iyi olmaz mıydı?"
"Pek değil. Ben düşman tarafından geliyorum. Bu şeyleri istememin sebepleri senin onaylayacağın türden değildi."
"Kılıçtaki ustalığın...? O zaman seni Benedict’in eğittiğini söylemiştin."
"Kaosun Yüksek Lordlarından biri olan Dük Borel’den öğrendim."
"...ya görünüşün," dedim. “Desen’i yürürken birkaç kez değişti. Nasıl? Ve neden?"
"Soyları Kaos’a dayanan herkes şekil değiştirebilir," diye yanıt verdi.
Dworkin’in benim kılığıma büründüğü geceki performansını düşündüm.
Benedict başını salladı.
"Babam Ganelon görünüşü ile bizi kandırdı."
"Oberon Kaos’un oğullarından biridir," dedi Dara, “asi bir babanın asi oğlu. Ve hâlâ gücü var."
"O zaman biz neden yapamıyoruz?" diye sordu Random.
Omuzlarını silkti.
"Hiç denediniz mi? Belki yapabiliyorsunuzdur. Diğer yandan, sizin nesliniz ile birlikte ölmüş de olabilir. Bilmiyorum. Ama benim, gergin anlarımda tercih ettiğim bazı şekiller var. Bunun kural olduğu, zaman zaman diğer şeklin hâkim olduğu bir yerde büyüdüm. Benim için bir refleks. Sizin o gün tanık olduğunuz da bu."
"Dara," dedim, “istediğini söylediğin şeyleri neden istedin? Aile, Desen, Koz Kartları, Amber hakkında bilgi. Bir de oğul?"
"Tamam." İçini çekti. Artık Brand’in planlarını biliyorsunuz Amber’in yok edilmesi ve yeniden inşa edilmesi, değil mi?"
"Evet."
"Bu bizim onayımız ve işbirliğimizle planlandı."
"Martin’in öldürülmesi de mi?" diye sordu Random.
"Hayır," dedi. “Kimi kullanmayı planladığını bilmiyorduk."
"Bilseniz bu sizi durdurur muydu?"
"Varsayımsal bir soru soruyorsun," dedi. “Kendin yanıt ver. Martin hâlâ hayatta olduğu için memnunum. Bu konuda söyleyebileceğim tek şey bu."
"Tamam," dedi Random. “Ya Brand?"
"Dworkin’den öğrendiği yöntemleri kullanarak önderlerimizle iletişim kurdu. Hırslıydı. Bilgiye ve güce ihtiyacı vardı. Bir anlaşma önerdi...


26 Şubat 2020 Çarşamba

Oberon’un Eli / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #4

Oberon'un Eli

Oberon’un Eli’nden…

"Koz Kartına benziyor," dedi Random.
"Evet."
Kartı kurtardım, yırtık kısımlarını düzledim. Karşımdaki adam yarı tanıdıktı elbette, bu aynı zamanda yarı yabancı olduğu anlamına geliyordu. Açık renk, düz saçlar, biraz keskin hatlar, hafif bir gülümseme, biraz ince yapılı.
Başımı salladım.
"Onu tanımıyorum," dedim.
"Bir de ben bakayım."
Random kartı aldı, kaşlarını çatarak baktı.
"Hayır," dedi bir süre sonra. “Ben de tanımıyorum. Sanki tanımam gerekir gibi, ama... Hayır."
O anda atlar şikayetlerini daha kuvvetle yinelediler. Ve rahatsızlıklarının sebebini öğrenmek için biraz dönmemiz yeterli oldu, çünkü o şey mağaradan çıkmak için o ânı seçmişti.
"Lanet olsun," dedi Random.
Onunla aynı fikirdeydim.
Ganelon boğazını temizledi, kılıcını çıkardı.
"Ne olduğunu bilen var mı?" diye sordu sessizce.
İlk izlenimim, yaratığın yılansı olduğuydu, hem hareketlerinden, hem de bir uzantıdan çok ince bedeninin devamı gibi görünen uzun, kalın kuyruğu yüzünden. Ama dört adet iki eklemli bacağın üzerinde ilerliyordu; iri, kötücül görünüşlü pençeleri vardı. Dar kafası gagalıydı ve yürürken bir o yana, bir bu yana sallanıyor, bize bir solgun mavi gözünü, sonra diğerini gösteriyordu. Geniş, mor ve derimsi kanatları yanlarında toplanmıştı. Ne kılları, ne de tüyleri vardı, ama göğsünde, omuzlarında, sırtında ve kuyruğu boyunca pullu bölgeler vardı. Gaga süngüsünden kıvrılan kuyrukucuna kadar, yaklaşık üç metre görünüyordu. Hareket ederken küçük bir şıngırtı çıkarıyordu ve boğazında bir şeyin parladığını gördüm.
"Bildiğim en yakın şey," dedi Random, “hanedan armamızdaki grifon. Ama bu kel ve mor."
"Bizim ulusal kuşumuz olmadığı kesin," diye ekledim,
Grayswandir’i çekip ucunu yaratığın başı ile aynı hizaya getirerek.
Yaratık kırmızı, çatal dilini fırlattı. Kanatlarını birkaç santimetre kaldırdı, sonra yine indirdi. Başı sağa sallanınca kuyruğu sola sallanıyordu, sonra sola ve sağa, sonra sağa ve sola ilerledikçe neredeyse hipnotize edici, akıcı bir etki yaratıyordu.
Ama bizden çok atlarla ilgileniyor gibiydi, çünkü rotası bizim yanımızdan atlarımızın titreyerek, ayaklarını vurarak bekledikleri yere uzanıyordu. Araya girmek üzere hareket ettim.
O anda, şahlandı.
Kanatlarını açtı, kaldırdı, aniden rüzgar yakalamış gevşek yelkenler gibi yayıldı. Arka ayaklarının üzerinde duruyordu ve tepemize dikilmişti, daha önce kapladığı alanın dört katını kaplıyormuş gibi görünüyordu. Ve sonra korkunç bir çığlık attı, kulaklarımı çınlatan bir av ya da meydan okuma çığlığı. Bununla beraber o kanatlarını vurdu ve sıçradı, bir süre havada kaldı.
Atlar fırlayıp kaçtılar. Hayvan ulaşamayacağımız mesafedeydi. Ancak o zaman o parlak çakmanın ve şıngırtının ne anlama geldiğini fark ettim. Hayvan mağaraya uzanan uzun bir zincirle bağlanmıştı. Zincirinin kesin uzunluğu o anda akademik bir meraktan daha acil bir sorun oluşturuyordu.
Hayvan tıslayarak, kanat çırparak ve düşerek ötemize geçerken döndüm. Kısa süren atılmasında gerçekten uçmasına yetecek kadar hız kazanamamıştı. Yıldız ile Ateşejderi’nin ovalin uzak ucuna gerilediklerini gördüm. Diğer yandan Random’ın atı Iago, Desen’e doğru fırlamıştı.
Hayvan yine yere dokundu, Iago’yu kovalayacakmış gibi döndü, bizi bir kez daha incelermiş gibi göründü ve yerinde dondu. Bu sefer çok daha yakındı, dört metreden az. Başını eğdi, bize sağ gözünü gösterdi, sonra gagasını açtı ve yumuşak bir gaklama çıkardı...